Yaşadığımız yüzyıl bazı yeni kavramsal çerçevelerin yeniden oluşturulmaya çalışıldığı bir yüzyıl. Özellikle postmodernlerin moderniteye yaptıkları eleştirilerin gerçekte bir sabun köpüğü olup olamayacağının anlaşılacağı bir yüzyıl. İşte bu yüzden, yeniden tarih bilgilerinin ve başkalarının deneyimlerinin gözden geçirilmesinin şimdimizi daha anlamlı yaşayabilmemiz için gerekli olduğuna her zamankinden daha fazla inanıldığı bir yüzyıl. Bu çalışmada belirtilen bu bağlamdan dolayı, Baudelaire ve Paris ekseninde gelişen bir modernlik deneyimi anlaşılmaya çalışılacaktır. 

I.

Baudelaire modern şiirin kurucularından olarak bilinen ondokuzuncu yüzyılın Paris doğumlu en büyük şairlerindendir(1). Onun yüzyılı büyük çalkantıların, krizlerin, savaşların, devrimlerin, salgın hastalıkların, toplumsal yeniden yapılanmaların yüzyılıdır. Elbette başka yüzyıllar da benzer altüst oluşlar içerir ancak yine de ondokuzuncu yüzyılın diğer yüzyıllara göre göreceli olarak daha çalkantılı olduğu kabul edilir(2). Paris ise böylesi bir yüzyılın bütün karakteristikliklerini barındıran bir merkezdir(3). Baudelaire’i ya da ondokuzuncu yüzyılın yazınını anlamak, belki de Paris’te olup bitenleri anlamayı gerektirir.

“Atlardan ve arabalardan ne kadar çok korktuğumu bilirsiniz dostum. Az önce telaşla bulvardan geçiyordum, önüme koskoca bir çamur yığını çıktı ve ölüm her yandan dolu dizgin üstüme geliyordu, aylam ansızın başımdan düşüp balçığa gömüldü. Cesaret edip alamadım, kemiklerim kırılacağına nişanlarımdan olayım, her şeyin bir hayırlısı var dedim. Şimdi de, böyle, gerçek kimliğimden uzak, canımın istediği gibi dolaşıp bayağı şeyler yapabiliyor, sade ölümlüler gibi kendimi zevk ve eğlenceye kaptırıyorum. Ve gördüğünüz gibi sonunda size benzedim!(4)”

Baudelaire’in “Paris Tabloları” şiirleriyle, “Paris Sıkıntısı” adlı düzyazı şiirlerine bakıldığında ondokuzuncu yüzyılda Paris ve kentin insanlarının bazı görünümleri elde edilir: Paris’te en önce göze çarpan sokakların ve bulvarların yazın tozu, kışın çamuru bir de at arabaları. At arabaları hem yolu meşgul eder hem de yolcuları taşırken aceleyle hareket ederek ortalığı katıp karıştırırdı. İnsan, trafiğin yoğunluğunun artmaya başladığı bu kente taşradan geldiğinde, içindeki o dinginlik ve huzuru hemencecik kaybeder, kafası karışır ve kendisini genelde büyük bir çaresizliğin içine düşmüş gibi yorgun ve bitkin hissederdi. Kasabayı ve orada yaşadıkları neyse onu büyük bir özlemle anmaya başlardı.

Kentler giderek daha fazla, yeni toplumsal ilişki biçimlerinin örgütlendiği yerler olur, bu anlamıyla sürekli olarak yeniden yapılanmalar dolayısıyla devinir ve bu devinim herkesi etkileyecek bir enerjiye dönüşürdü. İnsanlar özellikle iş saatlerinde sanki aceleleri varmış gibi bir yerlere koşuştururdu. Bu koşuşturmadan uzak kalmayı becerebilenler de o meşhur Paris pasajlarında zaman öldürürdü, ama yine de bunların çoğunluk olduğu söylenemezdi.

İnsanlar yalnızca kendilerini değil, aynı zamanda geleneklerini de bu kentin arapsaçına dönmüş bulvarlarında yitirirdi(5). Zaman İngilizlerin dediği gibi para, para da zaman olmuştu. Artık zaman gerçekten de köylünün algıladığı gibi bir ekin dönencesini ifade edemezdi, kentli fiziksel olarak ölçülen zamanı satılacak bir metaya çoktan dönüştürmekteydi. Kentte yavaş yavaş “şehir lokalleri”, “hemşeri kulüpleri” ortaya çıkmaya başlamıştı. Bu yerler kırsal alandan gelenlerin hâlâ üzerlerinde taşıdıkları bazı görenekleri kaybederken sığınabilecekleri bir yerdi. Çünkü kent çetin ceviz bir ev sahibesi gibi önce kendi gerekliliklerini yeni katılımcılarına aktarırdı, hatta çoğu zaman onlara kentin çeperinde bir yerlerde yaşam hakkı verirdi. Geceleri sokakları yosmalar, evsizler, dilenciler, çöpçüler, bekçiler ve seyrek yakılmış sokak lambalarının altında dolaşan insanlar doldururdu. Dostoyevski’nin dediği gibi taşralı şok içine girerdi: “Tanrım, ne büyük bir kentti!.. Ne gürültülü kentti… Tanrım nasılda karnı aç!.. İşte yine bir sokak –geniş mi geniş… İnsan mutlaka ezilirdi burada: Kaldırımlarda bağıra çağıra, oraya buraya koşuşturan insanlar… Hızla geçen kupa arabaları… Işık ışık…Bu da nesi? Ne geniş pencere!(6)”     

Baudelaire’in Paris’i gerçekten budur, hatta daha fazla olumsuzluklarla sarılıdır. Onun tanıkları ve kanıtları bütün ondokuzuncu yüzyıl edebiyatçılarının tanıklıklarıyla benzeşir. Sadece Balzac gibi Parisli olanlarla değil, başka kentli yazarlarla da, özellikle büyük romancı Dostoyevski ile de. İşte yeniden iki örnek Balzac ve Dostoyevski’den:

“Simsiyah suların etrafa yayıldığı karanlık rutubetli, çamurlu sokaklar, iş bitiricilerin tartışıp durduğu bakir, korkutucu alanlar. Ama bir de güneşli havalarda mimari çizgilerin yapraklara karıştığı bulvarlar(7).”“Bodrumda bir oğlan çocuğu görüyorum, küçücük bir çocuk, altı yaşlarında, belki daha da küçük… Bu çocuk sabahleyin, nemli soğuk bir odada uyandı. Üzerinde ince uzun bir gömlek vardı ve tir tir titriyordu. Köşede bir sandığın üzerine oturmuştu. Sıkıntıdan ne yapacağını bilemiyor, ağzından bıraktığı buğunun yükselişini izleyerek, kendince eğleniyordu. Ne zamandır bir şey yememişti, korkunç açtı(8).”

“Paris” bir kent olmaktan ziyade, Baudelaire özelinde, bir çok anlamın yüklenicisi konumundadır. Kitleler, toplumsal kişilikler, mimari, kentsel yerleşim, üretim ilişkileri. Hepsinden öte olmakta olanın tarihsel bozuşumu/çözülüşü ve kaygının yarattığı insani varoluşsal sorunların merkezi olarak “Paris” vardır. 

Baudelaire kalabalıklar karşısında, yani sürekli devinim içinde koşuşturup zamanı nakde çevirmeye çalışan o insanlar karşısında büyük iç sıkıntısına düşer. Çünkü boş zaman Aristoteles’in de dediği gibi hayret ve zenginlikle birleşince ilk ilkelerin biliminin araştırılmasının olanaklarını açar, en azından bunun deneyimle böyle olduğu tespit edilir. Baudelaire caddelerde durmadan koşuşturan bu insanlardan, sürekli artan ve hızla yıkıcılaşan motivasyonun kendisinden, onun yarattığı duyarsızlıktan rahatsızdır. “Paris Sıkıntısı”nda kalabalıklar arasından seçilmiş bir yığın portre vardır. Ancak o bu portrelerinde kesinlikle bir betimleme yapmaz, bu tutumu şaşırtıcı derecede çağdaşlarından farklıdır, o daha çok insani durumları çağlardır söylene gelen geleneksel, dinsel, ahlaki kavramların içinde yargılar. Gerektiğinde hiç çekinmeden ağır ithamlarda bulunur. Kalabalıklara öyle sert eleştiriler getirir ki en çok da o kalabalıkların parçası olup yine de kendini kalabalıklardan ayrı sanan burjuvalara, kendince palazlanmış yeni yetme grupçuklara paylarına düşeni esirgemeden verir.  

Halkın bayağı ve yüzeysel görüsünü şöyle belirlemekten çekinmez: “‘-Oy! zavallı köpeğim, önüne bir çıkın dışkı  koysaydım zevkle koklar, belki de yalayıp yutardın. Yazık ki sen de, bu hazin yaşantımın iğrenç yoldaşı olan sen de, tıpkı halka benziyorsun, önlerine güzel kokular korsan öfkelenip kızarlar, özenle seçilmiş çöplük isterler(9).” Bir başka yerde Baudelaire vıcık vıcık bir sululuğun, yoldan geçen eşeğe yaptığı reveransı ve bu reveransa aradığı onayı bulan bir kentli züppeyi açıkça suçlar: “Bu bitirim şakacıyı elbette görmedi eşşek, dört nal işine koştu. / Bana gelince, bu bir numara hödüğe karşı korkunç bir öfke uyandı içimde, Fransız zihniyetinin dört dörtlük örneğiydi(10).”    

Baudelaire’i anlamak için şu yıkılan ve geniş bulvarlara kavuşan Paris’e, büyüsü bozulmuş dünyanın göstergelerinden birinin kentsel oluşumuna biraz daha yakından bakalım. Paris 1789, 1794, 1799, 1830, 1848, 1871 devrimlerine sokaklarına kurdurduğu barikatlarla katkıda bulundu. Gerçi son devrim sayılmazsa diğerleri dar sokaklarda cereyan eden irili ufaklı onlarca çatışmaya sahne oldu. Ayrıca Baudelaire 1848’de Blanquist’lerle barikatlarda idi. Paris Valisi Baron Haussmann imparatorunda desteğini alarak 1853-1869 yılları arasında büyük bir bayındırlık hizmeti başlattı.  Her şeye ve büyük muhalefetlere rağmen kentin varoşları ile merkezi arasında büyük bulvarlar açtı, böylelikle kentsel ve kırsal/yoksul tabakalar arasındaki gerilimi hem düşürdü, hem de varoşların kentlilik kimliği içinde asimilasyonlarını kolaylaştırmayı amaçladı. Yeni işçi evleri, birbirinin benzeri mimari mekanlar, sokaklar yaptı. 

“Haussmann’ın kenti, belli çıkarlar ve amaçlar doğrultusunda, her tür etkinliğin yapıla bildiği, modern teknolojinin en iyisi ile donanmış çok sayıda bağımsız mekandan oluşan hücrelerin bir araya getirilmesiydi. Sokakları, meydanları ve yer altı kanallarını kollara ayırma sistemi bir hizmet strüktürüydü. Bu strüktür mekanları özgür kılıyor ve sistemin çelişkilerini, ekonomik çelişkilerden başlayarak bir bütün olarak özümsüyordu. Amaç, bu çelişkileri hizmet verilen mekanlardan uzak tutmaktı. Bu kamu yapılarında çöküşün derecesi, özel mülkiyetin kapalı kapılarının ardında bir yerlerde biriken refah, zenginlik ve güzelliğin refakatçisi olarak kabul ediliyordu(11).”

Baudelaire “Paris Tabloları”nı 1861 yılında “Kötülük Çiçekleri”nin ikinci baskısına ilk kez koymuştur. “Paris Sıkıntısı”nı ise onun ölümünden iki yıl sonra, yayıncısı 1869’da yayınlamıştır. Yani Haussmannlaşma sürecini Baudelaire yaşamış, kentsel devinimin enerjisini kendi dehasına katmayı çok iyi bilmiştir.  Bundandır ki o şiirlerine olmasa da Paris odaklı yazılarına bu süreci doğrudan katmakta hiçbir sakınca görmemiştir.

II.

Baudelaire’e göre kalabalıkların ve modernleşen kentsel hayatın içinde göreneksel kalıplar, ritüeller, mekanlar yeni gelişen durumlar karşısında eriyip gitmektedir. Bu yüzden Paris kalabalıklarının yaşadığı deneyimler bir bakıma “aylanın yitirilişi”dir. Yani Berman’ın dediği şey bir kez daha burada anlam kazanıyor. Bizim dışımızdakilerin modernlik deneyimlerini bilmek belki kendi bulunduğumuz konumu aydınlatmak için yararlı olacaktır. 

“Eğer Venedik Ortaçağ pratiğinin en yüce ürünüyse, kentsel topluluğun kuruluş ve düzenlenmesi bakımından, Utopiada belki geç Ortaçağ düşüncesinin en bütünlüklü örneğidir. Ancak kim Venedik’i, Amaroute’un sıkıcı sistematik şekliyle ve yeknesaklığıyla değişir? Ve yine kim Amaroute’un sivil terbiyesini ve ılımlılığını Venedik’in zengin ticaretinin ve şenlikli sanatının altında yatan gizli tiranlıkla, şüphe ve nefretle, tecavüzler ve cinayetlerle değişir(12)?”

Baudelaire’in “Paris Sıkıntısı” adlı çalışması gerçek anlamda bir tanıklıktır. Bu tanıklık modernizmin kendini inşa ederken yarattığı ikilemlerle doludur. Sadece mimari ve şehir planlamasının değişmesi anlamında yaşanılan çatışkılar değildir söz konusu olan. Büyük çoğunlukla kalabalıklardır ve onun içinde hâlâ masum kalan şok geçirmiş insanlardır. “Paris Tabloları” da bu anlamda yoksullaşmış ve yoksun bırakılmış insanların başkaldırısını ve bu insanların kendilerini toplumda, yeni kurulan şehirde var etmenin direnç noktalarını işaret eder. Ancak bu işaret sıradan bir gösterme değildir, katılma içerir. Öznenin de yaşanılan sürece katıldığı kolayca tespit edilir.

“İşte kıyacının can dostu, güzel akşam;

Kurt adımlarıyla gelen bir yardakçı; tam

Geniş bir yataklık gök, usulca kapanan,

Bir yırtıcıya dönüyor sabırsız insan(13).”

Baudelaire’in “Akşam Karanlığı”nda kimler yoktur ki, Hegel’in o meşhur sözüne (“Minerva’nın baykuşu gece çıkar”a) nispet baykuş da katılmıştır karanlığın labirentlerine. O karanlıkta olanları görmekle kalmaz artık, şehrin dehlizlerinde kendi yaşamını sıradan bir tarzda deneyimler ve günün ilk ışıkları belirmeden göğe, evine çekilir, belki de sızmıştır gecenin esrikleştiren altüst oluşundan. Baudelaire’in bu şiirindeki akşam, gecenin sabırsızlığını dillendiren önsel bir karanlıktır. Kimler akşamla birlikte dökülür, geceyle birlikte çığırından çıkarsa Baudelaire bir bir sayar, onları ölümsüz tanımların içine yerleştirir. Karanlıkta inatçı bilgin zihnini dinlendirir, kol işçisi bedenini. Şiirin daha girişi, emeğe bir aylağın gıpta etmesinden doğan bir selamla başlar. Ardından işadamlarının o şatafatlı gece eğlencelerine ve toplantılarına nazireyle şiir bir dize daha ilerler. Hemen kent varlığını bir rüzgarın acı ıslığı gibi duyurur, ışıklar yanar, sokakların bedeni evlerin arasına döşenmiş izler olarak belirginleşir, yosmalar dökülür ardından; uzak güneyli yakın kuzeyli yosmalar. Artık sahne kurulmuştur, temsil(ci)lerin kendi egemenliğini karanlığın efendilerine, entrikacılarına bırakmamak için yalanları başlar, fakat bu faydasızdır, çünkü temsilin kendisi de onun sözleri de karanlığın dilini kavramaktan uzaktır. Yardakçılar yeni efendilerine yağ yakarlar, bu zorunludur çünkü yaşamak kaygısı, yeni toplumun içinde iyi bir yer edinmek kaygısı için son şans kapıyı o karanlıkta çalmış olabilir. Ayrıca öyle yapmasa başka türlü yapsa ne kazanacaktır “ıslık çalan bir mutfak”tan başka.

Baudelaire’e göre, gece karanlık koyuldukça ağırlaşır, eğer o da gecenin bir vaktine kadar uygun bir yere sığınmazsa o ağırlıktan hakkını alır: hatta “genel çukura” yollanmış bile olabilir. Hastaneler, mezarlıklar sevdiklerinin yanında “mis gibi çorba”lar içemeden gidenlerle doludur. 

“Birçokları daha bilmedi nedir tadı

Sıcak bir yuvanın, onlar hiç yaşamadı(14)!”

Elbette devrimciler, aşıklar, bilgeler  en iyi bilir, yaşamın tam ortasındayken atıl düşmenin acısını. Onların soylu ruhu dopdoludur, yaşamın zenginleştirici madenleriyle. Ama öyle büyük bir zenginliktir ki bu, eğer yeniden yaşama yerleşemezse insanı yıkımlardan yıkımlara sürükler. Baudelaire bilir ki hatıralar hafızaya yerleşmiş bütün parçalar gibi dirildikçe başlar can çekişme, duyarlılıklar artar ve büyük şölen sofraları doyurmaz olur, tam aksine yemek vitrinlerine yapışmış aç insanların nefesleri ancak doyurur böylesine yaşamın dışına düşmüş insanları. 

Şiir, böylesine bir sesle yoluna devam ettiğinde şiir olmaktan daha çok başka bir şeye dönüşür, o daha çok esrik oluşları değil, yaşama sıkışmış anların fotoğrafını değil, tüm zamanların insanlarını yakalayan belli bir zaman ve mekanın çığlığına dönüşür. O çığlığın yarattığı yankı devrimcilerin, aşıkların, bilgelerin yüreklerinde küçük farklılıklarla da olsa yankılanır. Baudelaire “Yoksulların Gözleri”nde şöyle diyor: “Anlaşmak ne zormuş meleğim, düşünceler ne kadar değişikmiş birbirini sevenler arasında bile(15).” Berman, Baudelaire’in “Yitik Ayla”sını şöyle yorumluyor:

“İroniler ironileri doğuruyor. Baudelaire’in şairi değişen trafiğin ‘devingen kaosu’ ile boğuşmaya dalar ve sadece hayatını kurtarabilmek için değil saygınlığını gösterebilmek için de çabalar. Ama eylem tarzı yenilgiye mahkumdur, çünkü zaten istikrarsız olan bir bütünlüğe öngörülemez bir değişken eklemektir.(…) Bu formülasyon Baudelaire’in ironisinin ötesine, bizzat devingen kaosun dışına uzanabilir bir yol önerir gibidir. Ya modern trafiğin dehşete düşürdüğü modern insan kalabalıkları ona birlikte karşı koymayı öğrenirlerse(16)?”

III.

Şimdiye kadar Baudelaire’in çalışmalarının sağladığı birkaç yorumdan Paris’in, kent hayatının ve bu kent hayatının içinde görünen bazı portrelerin kaba bir görünüşü elde edilmeye çalışıldı. Baudelaire ruhunu kalabalıkların ritminde yitirmeyen ama o ritmi bir şekilde farklı gözle deneyimleyen bir “görü”nün sahibi olarak yaşamının gerçek anlamını bu paçavralara sarılı yaşamlara yaptığı gözlemlerden hareketle zengin bir şekilde oluşturmaya çalışır. “Paris Tabloları”ndan alınacak birkaç dizeyle ya da şiirle bile tek başına bu tutum görülebilir. 

“Kızıl Saçlı Dilenci Kıza”da Baudelaire her zaman ki “şahin bakışıyla” kitlelerin arasına karışır, onların arasından şiirin o günkü konukluğuna ebedi ve edebi bir konuk seçer, bu kez “dilenci bir kızdır” seçilmiş olan, bu  Hz.İsa vari bir tanrısallığın seçimini yansıtır. Kızcağız beyaz tenini, çillerini ve güzelliğini örtemeyen yırtık elbiselerle sahneye dalar, “ön sıralardan bakan”lar için bu çiller kızcağızın hastalıklı, sıska, genç bedenini tatlı kılan güzelliklerdir. Hatta onda tahta ayakkabılarına rağmen öyle bir güzellik vardır ki o romanlara konu olan asil duyguların taşıyıcıları, görkemli, zarif kraliçelerden bile daha zengindir. 

“Bu kısa paçavra değil, sana bir

Atlas saray elbisesi gerekir,

Uzun etekli hışırtılarla

Dökülsün topuklarına(17);”

Baudelaire’in bu kızıl saçlı kızcağızına yakışan altın bir hançerdir, yırtık pırtık bir çorap yerine; ona yakışan günahlardan arınmak çabasına sahte inançlarla ulaşmak değildir, ancak ve ancak  şövalyelere, ustalara yakışan dizelerin dökülmesine neden olacak o güzelliği açığa kavuştururken oluşturduğu işve ve nazın inceliğidir. Bu inceliktir “erkek ortaçağı”n dizlerini secdeyle tanıştıran ve ona onulmaz işler için “amin” dedirten. 

Baudelaire okuyucusunu her zaman tedirgin etmeyi başarır, onu kalabalıklar arasında yitirmez. Bu şiirinde de kızıl saçlı dilenci kıza yaptığı serenatı içtenlikle dile dökerken hem okuyucusuna hem de sevgili kızıl saçlısına yalan söylememek için yapılmayanı yapar, itiraf eder, der ki; sen bütün saydıklarıma belki de daha fazlasına layıksın, ama ne yazık ki senin kıyıda köşede dilendiğin, başıboş dolaştığın, vitrinlerde gözlerini ve rüyalarını yitirdiğin bir gerçek. Ayrıca buna rağmen sana hakkın olmayanı bu kızcağıza hediye ederek kabalık etmez ve verebileceğinin en iyisini verir; onun  toplum dışılığını sürdürmesine engel olmaz ve onu sisteme katılmak konusunda teşvik etmez.  

“Yürü, böyle yalın, süssüz, takısız,

Yürü, incisiz, elmassız, kokusuz,

Tek süsü çıplaklığı olan meleğim,

Ey benim güzelliğim(18)!”

İşte Baudelaire’e bu noktadan bakınca, ancak “gerçek bir resim” ortaya çıkar. O “resim”de herkes hak ettiği kadar görünür, şair ve değişimin tetikleyicisi “iblis” bu durumda temsili deneyimleyen kahraman olarak kah göğe kah kalabalıklara karışarak yolculukla, balkonla, şarapla, sevgiliyle, albatrosla yani herhangi bir şeyle yalnızlığını, acısını, doyumsuzluğunu, anlık sevinçlerini, umutlarını sahneler. Baudelaire’in “Modern Hayatın Ressamı” adlı çalışması “dandy-gösterişçi-”den ve kalabalıkların prensi olan “flaneur-aylak-”dan söz açar. Bu gösterişçi ve aylak tiplemesinin yanında bir de “bohem” olan vardır. Bunlar sisteme katılmamak ya da belirgin bir üretimde bulunmamakla benzeşen tipler Baudelaire’e göre gerçek yaşamı yakalama olanağına daha çok yakındırlar. Gerçi bu tespit problemli görünmektedir. Evet belki sefaletin katlanmasına katılmazlar ama, yine de bunlar topluma karşı sorumluluklarını yerine getirmeyerek bu sefaletin sürmesine bir başka şekilde izleyici olurlar.

Baudelaire’de gerçek bir düşün insanının fütursuz açıklığı vardır. Çağdaşı Marx, Baudelaire’den birkaç adım ileri gider ve politik olanın alanında bu söylenenlerin bir yansımasını ondan daha fütursuzca ifade eder. Baudelaire “Komünist Manifesto”nun çağrısını duyabilmiş olsaydı (duyduğu hakkında bir bilgiye sahip değiliz)! Ancak Baudelaire’in yine de barikatlara çıkıp kahrolsun “general Aupick” diye bağırdığını ve barikatlarda savaştığını, hayatının belki en politik tutumunu alıp orada bitirdiği de hatırlanmalıdır. Marx bir yandan burjuvaziye övgüler dizer, diğer yandan sınıf çelişkilerinin yarattığı daha da keskinleşen ayrıma dikkat çeker ve bir yandan da kaybedilen önyargılardan bahseder.

“Bütün sabit donmuş ilişkiler, beraberlerinde getirdikleri eski ve saygıdeğer önyargılar ve görüşler ile birlikte tasfiye oluyorlar, bütün yeni oluşmuş olanlar kemikleşmeden eskiyorlar. Yerleşmiş olan ne varsa eriyip gidiyor, kutsal olan ne varsa lanetleniyor, ve insan, kendi gerçek yaşam koşullarına ve hemcinsiyle olan ilişkilerine nihayet ayık kafa ile bakmak zorunda kalıyor… modern sanayiin gelişmesi, burjuvazinin ayaklarının altından bizzat ürünleri ona dayanarak ürettiği ve mülk edindiği temeli çeker alır(19)…”

Marx bu yeni çağın özünü okurken elbette gerçeklik bağlarını Baudelaire’e göre daha sağlam atar, çünkü politika ile uğraşmaktadır. Ancak yine de ortak olan şey her ikisinin de kitlelerle ve onların yaşamları ile derdi olmasıdır. Her ikisi de gelişmekte olanın “büyüsü bozulmuş bir dünya” olduğunu görür. Bu dünyanın ve yeni egemen güçlerin, toplumun tüm ortaklıklarını tehdit altına aldıklarını paylaşırlar. Ancak her ikisinde geçmişe methiyeler düzmez. Baudelaire durumu kavrar ve tepkisini sistemle ilgisini keserek geliştirir, Marx daha çok toplumsal koşulları dönüştürmeye yönelir. Baudelaire’in şiirlerinde Paris’in eski günleri aranmaz, ama çünkü o bu çabaya değer vermez. Yine de yaşanılan değişimi etraflıca anlatır ki kaybolan ile yeni gelişen arasındaki ince çizgilerin belirlenmesi daha kolay olsun.

Baudelaire şiirlerinde iblis gerçekte değişimin nedeni oluyor, o değişim beraberinde yıkımlarda getirdiğinden şiirdeki karamsarlık havası oluşturuyor. Ancak bunun onun şiirlerini zayıflattığını söylenemez. Tekrar “kızıl saçlı kız”cağıza dönülürse şunlar söylenebilir. Bütün kalabalıklar gibi onunda özel bir mülkiyeti, adı yoktur ve o ancak  “son bakışta aşık” olunan düşkün ama soylu bir tutumun sahibidir. Bugün geçmiş yüzyılların çağdaşlarının hâlâ hayranlık uyandırıyor olması, onların bu kalabalıkların duygudaşlığını yaşamalarından ve çağlarına tanıklık etmelerinden dolayıdır. 

Belki de yitirmiş olduğumuz ve yenilmiş olduğumuz şey asla sahip olmadığımız ve kaybetmemiş olduğumuz şeydir ve bu acı bir yanılsamadır. O zaman yüzleşmek gerekir her şeyle, doğru bulunacaksa ancak o zaman var olacaktır. Baudelaire okuyucusunu yüzleşmeye davet ettikten sonra şöyle der:

“İç sıkıntısıdır bu!- sahte yaşlar gözünde,

Darağaçları düşler tüttürüp çubuğunu.

-İki yüzlü okur, -benzerim, -kardeşim, onu,

Bu kibar canavarı iyi tanırsın sen de(20)!”

Bu yazının orijinaline şuradan bakabilirsiniz:

“Baudelaire’in Paris’i”, Edebiyat ve Eleştiri, Sayı: 75, Mayıs-Haziran 2004:3.

DİPNOT

  1. Baudelaire 9.4.1821- 31.09.1867 tarihleri arasında yaşamıştır.
  2. Bkz. Eric Hobsbawm, Sermaye Çağı, Dost Yayınları: Ankara Eric Hobsbawm, Devrim Çağı, Dost Yayınları: Ankara Eric Hobsbawm, İmparatorluklar Çağı, Dost Yayınları: Ankara
  3. Victor Hugo ve Honore de Balzac geniş kitlelerin adını kullanarak roman yazan ilk yazarlardır. “Sefiller” sadece yoksulluğun, Paris’in dar sokaklarının değil tanık olduğu devrimin de betimlemesini yapar. Balzac’ın “Köylüler”i de bu bağlamda değerlendirilebilir. O da köylülerin günlük kaygılarının yanısıra toplumsal durumunda betimlemesini yapar. Elbette büyük Fransız tarihçisi J. Michelet en parlak tarihsel yazımlarını bu hengameler üzerine vermiştir, “Fransız Devrimi Tarihi-1847”.
  4.  Charles Baudelaire(2001), Yitik Ayla (“Paris Sıkıntısı” içinde), Çev. Erdoğan Alkan, Cumhuriyet: İstanbul,  s.133
  5. Bkz. Walter Benjamin (1973), Charles Baudelaire: A Lyric Poet in the Era of High Capitalism, (tr. Henri Zohn), NLB: Londra
  6. Fyodor Dostoyevski, İsa’nın Noel Ağacı (“Bir Yazarın Günlüğü” içinde), Çev. Kayhan Yükseler, Kitap-lık: İstanbul, S.51, Ocak-Şubat 2002, s.71-72
  7. Balzac Kılavuzu, Haz. Esra Özdoğan, Kitap-lık: İstanbul, S.49, Eylül-Ekim 2001, s.149 
  8. Dostoyevski(2002), a.g.e., s.71
  9. Baudelaire(2001), a.g.e., s.37
  10.  Baudelaire(2001), a.g.e., s.29
  11.  Leonardo Benevole (1995), Avrupa Tarihinde Kentler, Çev. Nur Nirven, Afa Yay: İstanbul,  s.207
  12. Lewis Mumford(1987), “Utopia karşısında Venedik” (Çev.F.Karaören), Defter Dergisi S.1, İstanbul:Metis, s.48
  13.  Charles Baudelaire(1996), Akşam Karanlığı (Kötülük Çiçekleri içinde), Çev.Sait Maden, İstanbul: Çekirdek,  s.179
  14. Baudelaire(1996), a.g.e., s.181
  15. Baudelaire(2001), a.g.e., s.87
  16. Marshall Berman(1999), Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor, Çev.Ü.Altuğ-B.Peker, İstanbul:İletişim,  s.221-222
  17. Charles Baudelaire(2000), Kızıl Saçlı Dilenci Kıza (Kötülük Çiçekleri içinde), Çev. Erdoğan Alkan, İstanbul: Varlık, s.151
  18. Baudelaire(2000), a.g.e., s.153
  19. K.Marx-F.Engels(1991), Komünist Manifesto ve Komünizmin İlkeleri, Çev.Muzaffer Erdost, Ankara:Sol, s.114-125
  20. Baudelaire(2000), a.g.e., s.15

KAYNAKÇA

Charles Baudelaire(2000), Kötülük Çiçekleri, (Çev.Erdoğan Alkan), Varlık:İstanbul

Charles Baudelaire(1996), Kötülük Çiçekleri, (Çev.Sait Maden), Çekirdek:İstanbul

Charles Baudelaire(2001), Paris Sıkıntısı, (Çev. Erdoğan Alkan), Cumhuriyet: İstanbul  

Charles Baudelaire(1997), Gülmenin Özü, (Çev. İrfan Yalçın), İris: İstanbul

Charles Baudelaire(1994), Yapma Cennetler, (Çev.Yakup Şahan), Telos:İstanbul

Charles Baudelaire(2003), Modern Hayatın Ressamı, (Çev.Ali Berktay), İletişim:İstanbul

Walter Benjamin(1973), Charles Baudelaire:A Lyric Poet in the Era of High Capitalism, (tr.Henri Zohn), NLB:Londra

J.Paul Sartre(1964), Baudelaire, (Çev. Bertan Onaran), De:İstanbul 

Marshall Berman(1999), Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor, (Çev.Ü.Altuğ-B.Peker), İstanbul:İletişim

George Bataille(1997), Edebiyat ve Kötülük, (Çev.Ayşegül Sönmezay), Ayrıntı:İstanbul

Afşar Timuçin(2003), Ölesiye Sevmek, Bulut:İstanbul

Lewis Mumford(1987), “Utopia karşısında Venedik” (Çev.F.Karaören), Defter Dergisi S.1, İstanbul:Metis

Leonardo Benevole(1995), Avrupa Tarihinde Kentler, Çev. Nur Nirven, Afa Yay.: İstanbul

Fyodor Dostoyevski, İsa’nın Noel Ağacı, (Çev.Kayhan Yükseler), Kitap-lık Dergisi(2002),YKY: İstanbul, sayı:51

Balzac Kılavuzu, Haz. Esra Özdoğan, Kitap-lık Dergisi(2001), YKY : İstanbul, sayı:49 

-K.Marx-F.Engels(1991), Komünist Manifesto ve Komünizmin İlkeleri, Çev.Muzaffer Erdost, Ankara:Sol  

 

 

Yorum Yap