Benjamin çoğu zaman Frankfurt Okulu’nun en ilgi çekici düşünürü gibi görünmektedir. Onun yaşamı, yaşamını sonlandırışı, yaşama bağlanışı, 19. yüzyılın Paris’inde Baudeleaire’i düşünüşü, yazılarının başına gelen kazalar, kendi tercihleri yüzünden yaşamak zorunda kaldığı yoksulluğu ya da parasızlığı, her şeye rağmen vazgeçmediği yazma ve okuma serüveni, doçentlik tezinin reddedilişi, Avrupa’dan kopmadan yaşadığı zorunlu gezgin hayatı, sevgililerine ve karısına rüyalarda bile ulaşma isteği, iyi bir baba olma çabasını bir türlü gerçekleştirememesi, tartışmaları ve yazışmalarındaki kırılgan ama emin ve inatçı duruşu… daha bir çok yanıyla Walter Benjamin, yirminci yüzyılın Kafka gibi bir diğer trajik kahramanı olmayı hak etmiştir. (Bütün insanlar olmasa da insan 20. yüzyılda trajik bir kahramandır ama bazıları daha trajiktir.)

Jay Parini romanının kahramını bu trajik gerçek kişi, Benjamin olarak seçmiş. Şüphesiz roman biçiminin içinde bazı abartılar ve başka edebi sanat oyunları yapılarak kurgu, Benjamin’in biyografisi olmaktan uzaklaştırılmış. Burada başarılı olunmuş çünkü Benjamin’deki mistik yönelimler, “rüya”, “aura” ve “hale” gibi vurgularla daha belirginleştirilmiş. Bu haliyle de roman, Benjamin adlı bir karakterin, Benjamin adlı gerçek bir kişiye benzer hayatı üzerinden gelişmiş. Romandaki karakter olan Benjamin iç konuşmalar içinde bazen yitip gidiyor, gerçi sadece Benjamin değil; Asja Lacis, Dora Benjamin, Lisa Fittko, Gerhard Scholem… ve diğer roman kahramanları da bol bol böylesi bir monologu kendi iç dünyalarında yaşıyorlar. Parini Benjamin’in yalnızlığını ve yalnızlığında yarattığı bir başka dünyayı duyurmak için böylesi bir tututmu sık sık kullanıyor olabilir.

Benjamin Nazilerin Fransa’ya girmesi üzerine kaçmak zorunda kaldığı Port-Bou’ya giderken genç yol arkadaşı Jose’ye şöyle diyor:

Jose’yi kendine doğru çekti, eli çocuğun ensesindeydi. “Dünya her zaman umutsuzluk içinde olan karanlık bir yer, ama sen ve ben Jose, bizim az da olsa bir şansımız, küçük bir fırsatımız var. Eğer gerçekten çok uğraşırsak iyiliği hayal edebiliriz ve zararın her bir parçasını telafi etmenin yollarını düşünebiliriz!” (s. 276)

Benjamin aslında “çok uğraşırsak iyiliği hayal edebiliriz” dediğinde bir Kabala geleneğini içselleştiriyordu:

“İnsanoğluna düşen titkum olam’dı, bozulanı düzeltme vefası, bir onarım işiydi” (s. 219).

Yani dünyada kötülükler egemendi, bu egemenliğe karşı dünyada varolacak olanlara ancak onlarla mücadele etmek düşecekti. Bu bağlamda romanda görülen Benjamin yaşamını oluştururken sanki (tamamen) “mesiyanik” bir inançla hareket ediyormuş gibi. Aslında bunun böyle olması yazarın, Parini’nin tercihi, yoksa Benjamin böyle düşünüşten etkilenen ama böyle bir düşünüşle kendini oluşturmayan biri. Eğer öyle olsaydı, Scholem’in dediklerine daha ciddi kulak asmak zorunda kalırdı. Yahudi örgütlenmeleri içinde kendine yer isteyebilirdi.

“[y]azarları, insanlığın özgürlüğünün koşullarını yaratmaktan sorumlu köleler olarak niteliyordu yazısında. Benjamin’e göre yazar daima bir tür Yahudi, bir yabancı olacaktı. Bizim kurtuluşumuz ise bu adama bağlıydı” (ss. 105-106).

Romanda sürekli bu monologlar ve yazarın betimlemeleri nedeniyle Benjamin; ölüm, intihar ve modernizmin yarattığı yıkım karşısında kendini savunmak için ikircikli, ağlamaklı, sınırlılık içinde susmayı bilen, katlanan birisi olarak kendini varediyor. Gerçek bu mu, romanın buna hakkı var mı?

“Bazen, sorun doğrudan dilin ontolojik durumundan kaynaklanıyormuş gibi geliyordu; dil gerçek değildi. Sözcükler ve şeyler nadir durumlarda uyuşuyorlardı, çoğu zaman ise tatminkar olmuyorlardı. Tarih söz gelimi, sözümona daha gerçek bir şey olarak görülen tarih de kusurlu bir dizi sözcükten ibaret değil miydi? Benjamin bir düşünür olmanın, bir insan olmanın getirdiği sınırlılıklarla boğuşurken o günlerde başına sıkça geldiği üzere kendini ağlarken buldu” (s. 146).

Parini romanında Benjamin’i sadece başkalarına bağımlı olmaktan kurtulmak için yaptığı mücadelede onun bu kırılgan gerçekliği nedeniyle yine başkalarının itki ve yönlendirmelerine muhtaç gösteriyor. Onlara, onlar her kim olursa olsun, Benjamin’in ihtiyacı daha çok varmış gibi gösteriliyor. Parini modernizmin en önemli ve belki en son trajik kahramanına haksızlık etmiyor mu? Benjamin toplama kampındaki arkadaşları olmasa yitip gidecekmiş gibi duruyor sayfaların arasında. Hans Fittko, toplama kampının üyelerine, en çok da Benjamin’e şöyle sesleniyor:

“‘Burada geçen vaktimizi en iyi şekilde değerlendirmeliyiz, Herr Stein bu konuda haklı’ dedi, sonra İspanyol iç savaşı sırasında kral yanlılarının kamplardaki o insanlık dışı şartlarda bile, hapiste kaldıkları süreyi nasıl şiir tartışmaları ve felsefi dersler sayesinde iyi değerlendirdiklerini anlattı” (s. 92).

Benjamin sadece başkalarıyla bağımlılık ilişkisi kuran biri değildi. Gerçekte, yaşamın “geçmişin kendi saflığı içinde kavranması gerektiğini”, geçmişin birikintilerinin önemsenmesi ve hatırlanmasının modern insanı daha çok “iyileştirilmiş” dünyaya doğru harekete geçireceğini, dolayısıyla tek tek bütün olayların hatırlanmasının insanı kendi öznelliğine ve genel olarak insanlık’a bağlayacağını düşünen biriydi. Genç dostu Heinle ve nişanlısı’nın intiharını, Dora, Adorno, Asja, Jula, Scholem, Brecht… ile olan ilişkilerini boş bir nostalji ve geleceği düşleyememenin yarattığı bir buruklukla dile getirmiyordu. Üstüne üstlük Brecht için düşünceleri hiç de Parini’nin çizdiği şekilde gelişmiş olmamalı.

“Brecht, kendisine para, seks ve ün getirmeyen herkese korkunç davranırdı. İnsana rahatsızlık veren bir adamdı. Küçük bir çocuk gibiydi, tek istediği pohpohlanmaktı, övülmekti… Benjamin Brecht’in bir sahtekar olduğunu ama bir çok yönden dahi bir sahtekar olduğunu, bu sahtekarlığın onun dehasının bir yönü olduğunu düşünüyordu” (s. 152).

Benjamin romanında Parini, Asja’ya sorduruyor: “Her konuda düşünüp doruyorsun Walter. Hiç aklına gereğinden fazla düşünüyor olabileceğin geldi mi?” Gerçekten de Asja Lacis haklı. Parini Benjamin düşünmek dışında ne yapar, örneğin sevişebilir mi, kitap çantasını taşıyabilir mi, yürüyüş yapabilir mi, mücadele edebilir mi, gerçek ilişkiler kurabilir mi, kısaca neyi yapabilir? Okur onun gerçekten bu kadar ilginç kişiliğinden onun becerebildiği bir şeyi çıkarıp alabilir mi? Yani romandaki kahraman olarak  gerçek kişi olması açısından yoksa sizin öznel Benjamin bakışınız bağlamında değil.

Parini nihayet, Madame Ruiz; Port-Bou’da Benjamin’in kaldığı pansiyonun sahibesi aracılığıyla Benjamin’e merhamet dolu bakabiliyor;

“Onu görünce acıdım… Dr. Benjamin, tıpkı bir zamanlar kocamla birlikte güney İtalya’da Paestum yakınlarında gördüğümüz eski Roma yapıları gibi dökülüyordu, hayatın yok edemediği bir kalıntı gibi. Bir zamanlar var olan ve asla geri getirlemeyecek ihtişamın ısrarı. [B]u resmiyeti, kendine hakim oluşu oldukça hoşuma gitmişti. Karşımda gayet iyi eğitilmiş ve kaliteli bir adam duruyordu. Şartların bükemediği bir adam” (ss. 310-317).

Madame Ruiz bile, kendi koşulları içinde, Benjamin’i yanlış bir yönelimle de olsa, Parini’den ve romandaki diğer kişilerden daha gerçekçi gözle görebilmiş.

Parini eğer, mistik bir Benjamin portresi çizmemiş olsaydı o zaman, Benjamin’i daha iyi anlatabilirdi. Belki Jose’yi şaşkına çevirecek bir sözü söylemekten onu alıkoyabilirdi.

“Bu eser (Pasajlar Projesi, b.e.) benden daha önemli. Yaşamımdan bile daha önemli” (s. 344).

Parini, romanını yazarken Scholem’in Benjamin’in düşünüşüne katkısını çok önemsemiş olacak ki romanı onun sözleriyle bitirmeden, son bir kez onun ölümünden, Hitler’i, Karl Marx’ı, Asja Lacis’i, Dora’yı, Tarih meleğini, zamanı sorumlu tutuyor. Mesih’ten ve Zebur’dan sızan ışığın aydınlattığı yerde Scholem’in yardımıyla bitiriyor.

“O sözlerde gerçek vardı ve gerçek, öldürelemeyen tek şeydir. Çoğu zaman şeklini değiştirecek kimsenin bakmayı akıl edemeyeceği yerlede saklamak zorunda olsak bile” (s. 359).

Parini’nin romanını okumak, Benjamin’in görüşleri ile ilgilenen herkes için ilginç bir deneyim olacak; Brecht, Frankfurt Okulu, Arendt’in kuzeni olmak, 20. yüzyılın ilk yarısındaki çalkantılı Avrupa coprafyası, Scholem, üniversitelerin durumu, aydın kimliğine sahip çıkma, aşklar arasında gidip gelme, bir türlü bitmeyen kitap projesi ve romanın olanakları ölçüsünde sergilenen diğer temalar. Hoş bir serüven olarak bu kurguda bir araya getirilmiş. Bir çok yönüyle gerçeklikten kopmuş ama yine de Benjamin meraklıları için sürükleyici.

Yorum Yap