Bir konuşmasına Uluğ Nutku “kim buyurur, kim çağırır?” diye sorarak başlıyor ve bu sorusuna hemen bir cevap bulmaya kalkışmadan bazı dilsel problemlere dikkat çekerek, dinleyicisini uyarıyor: “Söz diziminde buyruk ve çağrı, anlamın yorumlanabilirliği dayanağında birbirini kısmen içerebiliyor, örtüşebiliyor” diyor(1). Yani, çoğu zaman bir buyruk havasında olmayan ya da öyle algılanmayan bir dilsel ifade, biraz dikkatli olarak gözden geçirildiğinde çağrı niteliğini yitirebiliyor. Bugün bilişim teknolojilerinin egemen güçlerin propaganda araçları olmaktan öteye gidemediğinin herkes tarafından bilindiği bir dünyada yaşanılıyor. Televizyonların, radyoların, gazetelerin, internet sitelerinin, dergilerin, çeşitli türden ilan ve promosyonların, sergi salonlarının, bilboardların… v.b. iletişim olanaklarının büyük bir çoğunluğu geniş halk kitlelerinin bireylerinin ruhunu umutsuz, içine kapanık, monoton ve duyarsız… hallere sokuyor. Büyük bir çoğunluk yaşamın anlamının neler olduğu konusunda ciddi bir fikir yürütemiyor. Çünkü kendilerini çoğu zaman dinleyecek doğru düzgün bir zamanları olamıyor, olan zamanları da tümüyle bu bilişim gereçleri ile işgal ediliyor. İnsani bir varolma dayanağı işte bu hengamenin içinde bireylerin kendi edilginliklerinden dolayı gelişemiyor. Böyle olunca da “çağrı” ve “buyruk” aynı şekilde algılanıyor, hatta artık tüm buyruklar çağrıymış gibi görünüyor!

“Çağrı” ile “buyruk”un karışması elbette bir tehlike, çünkü çağrı bir davettir, davetin kendisi de davet edilen tarafından “dikkate alınabilecek” nitelikler taşır. Çoğunlukla da “gönül rızası” ve “meşruluk” içerir. Buyruğun kendisi muhatabının onamasına ihtiyaç duymaksızın kendini gerçekleştirmek ister, bu anlamıyla da buyruk “zora dayalı onama”dır. Eğer buyruk etkin ve yaygın bir şekilde toplumsal hayat içinde yer ediniyorsa o zaman bu zora dayalı onamanın, her ne kadar bazen bu fark edilemeyecek kadar inceltilmiş ideolojik söylemlerle gerçekleşse de, toplumsal hayatı yaraladığından çok kolayca söz edilebilir. Her yönüyle dışsal bir belirleyiciliği bireylere yüklemleyen bu tutum doğal olarak ahlakla ilgili bazı edimlerin deneyimlenmesini olanaksız kılar. 

İşte bugün “çağrı” ve “buyruk” arasında bir ayrım çizemeyen birey, ne ahlaki olarak ne de toplumsal hayatın düzenlenmesi bakımından politik olarak gerçek insani dayanaklarla kendi yaşamına anlam verebilmektedir. Bu konuyu somut örneklerle açıklamak gerekirse, hemen iki örnek verilebilir. K.Marx ve F.Engels Komünist Manifesto’da “Bütün ülkelerin işçileri birleşiniz!” diyordu. Gerçekte bu sözler çağrı mıydı yoksa buyruk muydu? Yoksa hemen hemen bütün büyük şehirlerde rastladığımız bilboardlarda ya da gazetelerin “pazar ekleri”nde okuduğumuz satırlardaki şu tarzda bir sözdizimi miydi? “Farkınızı fark etmek ve fark ettirmek için X giyin, hemen fark edin ve fark edilin.”

Çağrı ve buyruk arasındaki farkı netleştirmek için belki de bazı farklı disiplinlerin tarihinden yardım alınabilir. Çünkü tarihin vereceği dersler, çağrı ve buyruğun dilsel bir örtüşmeyle karışmış olmasını engelleyecek veriler sunabilir. Eğer ondokuzuncu yüzyılın karanlık yüzünü, yirminci yüzyılın emperyalist politikalarını, sürmekte olan neo-liberal uygulamaları düşünürsek, elbette –sadece bugün için A.B.D., İngiltere, Kıta Avrupası ve birkaç gelişmiş ülke dışında- ileri ölçüde sanayileşmemiş ve finansman gücünü oturtamamış ülkelerin yurttaşları için şunu söyleyebiliriz: her türlü güvenlikten yoksun bir hayatları vardı, var olmaya da devam ediyor, eğer çağrılara değil de buyruklara kulak asmayı sürdürürlerse bu olağanüstü durum varolmaya devam edecektir. Charles Dickens İngiltere’yi, Jack London ABD’yi, Honore de Balzac ve Victor Hugo Fransa’yı ve daha bir çok yazar dünden bugüne yazdığı eserlerde yeni çağın başlaması ile alt üst olan toplumsal yapıları roman sanatının sınırlarında anlatıyorlar. Bu anlatımlarda sefalet içinde yaşamı sürdürme ya da yaşamda kalma dışında ciddi kaygıları büyük ölçüde olmayan kitleleri okuyucularına tanıtıyorlar. Engels “İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu”nda buna benzer betimlemeler ile işçi sınıfının cinayete nasıl kurban edildiğini anlatıyor: “Bu koşulların sürmesine izin verdiği zaman toplumun o yaptığı bir bireyin yaptığı gibi ve aynı kesinlikte cinayettir; örtülü, kasıtlı cinayettir; hiçbir kimsenin kendini savunamadığı bir cinayettir; kimse katili görmediği için, mağdurun ölümü doğal göründüğü için cinayet gibi olmayan cinayettir; çünkü suç bir şey yapmaktan çok yapmamanın sonucudur. Ama cinayettir.”(F.Engels1997, 153) Evet yaşanılan dünyanın, bugün hâlâ aynı tarihsel gerçeklik içinde ama farklılaşan deneyimlerle benzer bir cinayete ev sahipliği yaptığı söylenebilir. Bunu söylemek olanı dile getirmektir. Olanı dile getirmek; egemen güçlerin bireylere “düşünmek”, “dinlenmek”, “karar vermek” vs.. üzerine koyduğu engeli aşmak için bireyin, kendine soluk alma fırsatı vermesi anlamına gelir. Bu tutumun kendisi, her gün “farklılığını keşfetmek için” herhangi bir tüketim nesnesine arzuyla sarılarak, o tüketim nesnesi üzerinden kendini tanımlamaya kalkışma çabalarına ara vermesi demektir. Kendini birey olmaktan kişi olmaya yöneltmesi demektir. “Katili belli olmayan” cinayetin hem mağduru hem de seyircisi olmaktan vazgeçmesi demektir, çünkü hiçbir kimse özgürlüğünü yaşamayı ölmeye, şeyleşmiş bir halde yaşamaya tercih etmez.

Buyruk ve çağrının arasındaki ayrımları daha yakından tanımak ve tartışmak için, aykırı bir örnek olarak, Oscar Wilde’ın “Sosyalizm ve İnsan Ruhu” adlı çalışmasını incelemek yararlı olabilir. Çünkü bu metin her şeyden önce hem bir edebiyat adamının hem de Viktorya dönemi İngiltere’sinin (1837-1901) “dandi” kişilikli bir yazarının metnidir. “İngiliz Edebiyatı Tarihi” adlı çalışmasında Rickett, “çok parlak” bir yazar olarak görmediği Wilde için şöyle diyor: “Sanat sanat içindir teorisini Wilde’dan daha çok ironik ve saygısızca destekleyen kimse yoktur.”( A.C.Rickett 1918, 565) Wilde’ın tüm yaptığı yazarlık adına bu görünüyor! Benzer görüşler birçok edebiyat tarihi çalışmasında da yineleniyor(2). Wilde, Hobsbawn’un “İmparatorluklar Çağı” adlı esrinde belirttiği gibi bir “geçiş dönemi” yazarıdır. Fakat yine de çağdaşları gibi o da her ne kadar geniş kitlelerin sefaletine benzer bir yaşamı sürdürmese de toplumsal hayatın alt üst oluşuna insani bir duyarlılıkla yaklaşır. Wilde’ı çok iyi tanımayan bir okuyucu belki de bu yaklaşımın beraberinde getirebileceği istek ve önerileri birçok açıdan kayda değer bulmayacaktır. Çünkü Wilde iflah olmaz bir ahlak karşıtı ve ironik bir söylemin yazarıdır,ünü daha çok yazarlığından değil kişiliğinden kaynaklanır. Oysa istek ve öneri ciddi bir iştir. Yani buyurmak da çağrı yapmak da yaşamı gerçek yanları ile görebildiğini iddia edenlerin bir kaygısını ifade eden tutumdur.

Marshall Berman’da benzer bir savı; “ironinin ciddi bir iş olduğunu” Marx’ın, Nietzche’nin, Kierkegard’ın daha birçok modernistin çalışmalarına bakarak vurguluyor.  Onların hepsinin bir şekilde yüzyılları ile duygudaşlık taşıdıklarını bunun da çok önemli olduğunu savlıyor.(M.Berman1999, 15-45) İroni ancak geleceğin, kendisini bugünün içinde görmenin bir yansıması olduğunda ciddi bir tavra dönüşebilir. Bu noktada Wilde elbette tartışmalı bir yaşam sürmüş olsa da görünen odur ki söz konusu eseri konu bağlamında değerlendirilebilir. Mina Urgan’ın da Wilde’a ilişkin saptamalarında böylesi bir tutumun öne çıktığı göze çarpıyor. Urgan’a göre, Wilde zekası, yaşama biçimi, kendini sunuşu ile üne kavuşmuş, bu ününe yakışacak biçimde ciddi yapıtlar ortaya koyamamış olsa da, bir beklenti içinde olmaksızın o aykırı kişiliğine rağmen içtenlikle mahpuslara, yoksullara yardım ederdi. Onlarla aynı duygulanımları yaşar fakat onlara sempati duymazdı. Burjuva değerleriyle dalga geçer, onların ikiyüzlülüğünü açığa çıkarırdı. O’nu yüzyılına yaklaştıran da, hâlâ okunmasını sağlayan da belki bu tutumudur.

1891’de yazdığı “Sosyalizm ve İnsan Ruhu” adlı çalışmasında Wilde birkaç başlıkta toplanacak türden belirlenimlerde bulunuyor. Bu belirlenimlere bakıp çağrı ve buyruk arasındaki fark daha net anlaşılabilir.

i. “Gerçek çözüm, yoksulluğu ortadan kaldıracak bir toplum düzeni kurmak, buna çalışmaktır.”  (O.Wilde2000, 19)

ii. “Sosyalizmin kendisi sırf insanı bireyselliğe götüreceği için değerli olacak”tır. (a.g.e. 21)

iii. “İnsan, sadece isteyerek giriştiği işbirliklerinde kendini iyi hisseder.” (a.g.e. 33)

iv. “Bir toplum, arasıra işlenen suçlardan değil, cezanın düzenli olarak uygulanmasından çok daha fazla yara alır.” (a.g.e. 55)

v. “Sanatçı hiçbir zaman marazi değildir. O her şeyi dile getirir.” (a.g.e. 75)

vi. “Sanat eserinin işi seyircisini hükmü altına almaktır: Seyirci sanat eserini hükmü altına almayacaktır.” (a.g.e. 91)

vii. “Evrim hayatın yasasıdır ve bireyselliğe yönelen evrimden başka evrim yoktur.” (a.g.e. 109)

viii. “İsa toplumun yapısını değiştirmekle ilgili girişimde bulunmadı, bu yüzden de onun insana vaaz ettiği bireysellik, sadece acı yoluyla ya da yalnızlık içinde gerçekleştirilebilirdi.” (a.g.e. 115)

ix. “Oysa modern dünyanın planları var. Yoksulluğu ve onun çektirdiği ıstırapları ortadan kaldırmayı amaçlıyor. Acıyı ve acının sonucu olan ıstırapları ortadan kaldırmayı arzu ediyor. Yöntem olarak sosyalizm ve bilime güveniyor.” (a.g.e. 121)

Yukarıda alıntılanmış olan sözler Wilde’ın bir buyruklar dizimi mi  yoksa çağrı dizimi mi oluşturduğunu gösterir? Buyruk çoğu zaman kendini dışsal bir belirlenim olarak var eder denilmişti. Wilde böylesi bir zorlama yapıyor mu? Hemen “evet ya da hayır” denilebilir. Ama yukarıda Wilde ve yüzyılı hakkında aktarılan kaba betimleme hatırlanırsa, cevabı daha doğru oluşturmak olanağına sahip olunabilir. Wilde yüzyılına yaptığı tanıklık nedeniyle yüzyılının sorunlarına eleştirel bir bakışla “özgün” bir yaklaşım gerçekleştiriyor. Viktorya döneminin ahlakçılığını ve ahlakçılık üzerinden gelişen politik ve hukuki yargılamaları bir sanatçı duyarlılığı ile ele alıyor. Geçek sanatın, sanatçının ve eserin niteliğini neyin belirleyebileceğini, varolan sorunlara karşı gerçek çözümü ve bu çözümün nasıl bir yöntemle hayata geçirileceğini yine hayatın gerçek yasallığının nasıl bir yönelime sahip olduğunu belirliyor. Burada Wilde’ın tüm sav sözleri, alımlayıcılarına bir açılımın, deneyimin Wilde’ca bir seslenişi gibi görünüyor. Bu sesleniş ne aba altından sopa gösterme ne de doğrudan bir mahkum ediş yönelimine sahip. Ancak tanıklığı gereği keskin bir bakışla çağrısını yine de yapıyor, çünkü bu gerçeğin kendisinin yaşamın kokuşmuşluğunu, insana yakışmayan durumlarına müdahale isteğidir. Kaldı ki bu işaret edilenler birer çağrı olarak kabul edilmeyecekse bu sav sözleri duymuş olanlar nasıl bir onama süreci içinde bırakılmışlardır? Açıkçası çağrının onayıcısı olarak kendilerini görmediklerinde doğrudan bir şekilde cezalandırılıyorlar mı? Kendilerini istem dışı bir şekilde hareket etmiş duyumsuyorlar mı?

Burada çağrının edilgenliğini düşünüp insanlar arası ilişkinin biraz daha rastlantısal kılınmaya çalışıldığı düşünülmemelidir. Çünkü çağrı, gerçekliğin kendisini açığa çıkarırken özneye tarih yapma imkanını içtenlikle verir. O zaman da yukarıdaki savsözler ve sorular somut olarak anlamlı olur. Bu bağlamda Wilde’ın çağrılarına olumlu yanıt veriliyorsa; bu çağrının kendisi, üzerine ölü toprağı serilmiş kitlelerin (alımlayıcıların) önüne çıkmak ve kendi gerçekliğini aşılamamışsa deneyimlemek, aşılmışsa da yeni bir çağrıya katılmakla gerçekleştirmek ister. 

Bu durumda hemen şu da belirlenebilir: Buyruk sürekli katılığa ve daralmaya yönelirken, çağrı sürekli açıklığa ve paylaşılmaya ihtiyaç duyar ki yaşanabilsin. Buyruk çoğu zaman özveri ve görev yüklemlemeleri ile içtenliği, gönüllülüğü yok ederken, çağrı insanı kendi olmaya, kendi bireyselliğini yaşamaya yöneltir. İşte bu niteliklerinden dolayı şunu söylemek yerinde bir tespit gibi görünebilir: Wilde’ın sav sözleri de “Komünist Manifesto”nun çağrısına eklemlenmiş ve hâlâ diri bir eylemliliğe işaret eder durumdadır.

Bu yazının orijinaline şuradan bakabilirsiniz:

“Buyruk ve Çağrı Üzerine Bir Aykırı Örnek”, Edebiyat ve Eleştiri, Sayı: 76, Temmuz-Ağustos 2004/4.

DİPNOT

1- Uluğ Nutku, “ ‘Haddini bil’ buyruğunun egemenliğine karşı felsefenin ‘kendini bil’ çağrısı”(‘Egemenlik Sorunu’ konulu Kocaeli Üniversitesi’ndeki felsefe konferansı, 11-13 Nisan 2003 ). 

2- Mina Urgan “İngiliz Edebiyatı Tarihi”nde uzun uzadıya Oscar Wilde’ın bütün çalışmalarını inceliyor, Wilde’ın gerçekte yetkin bir yazar olmadığını o da benimsiyor.

KAYNAKÇA

Oscar Wilde(2000), Sosyalizm ve İnsan Ruhu, (Çev. Fatih Özgüven), Roll: İstanbul

K.Marx-F.Engels(1991), Komünist Manifesto, (Çev.Muzaffer Erdost), Sol: Ankara

F.Engels(1997), İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu, (Çev.Yurdakul Fincancı), Sol: Ankara

Mina Urgan(1993), İngiliz Edebiyatı Tarihi, Altın: İstanbul, 5.Cilt

Arthur Compton-Rickett(1918), A History of English Literature, T.C&E.C.Jack Ltd.:London

Eric Hobsbawn(1999), İmparatorluklar Çağı, (Çev.B.Sina Şener), Dost:Ankara

Marshall Berman(1999), Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor, (Çev.Ü.Altuğ-B.Peker), İletişim: İstanbul

Yorum Yap