Şüphesiz yirminci yüzyılda toplumsal yansımaları da belirgin bir şekilde tespit edilebilen en etkili felsefelerden biridir Marksizm. Karl H.Marx ve Friedrich Engels ondokuzuncu  yüzyıldaki yaşam deneyimleri boyunca insanlık tarihinin miras ve birikimlerini eleştirel olarak değerlendirmişlerdir. Onlar bu çabalarının sonucunda ulaştıkları her veriyi köktenci tarzda insanlık onuruna uygun olarak yorumlamakla kalmamışlar, geleceğin de insanlık için yaşanabilir tarzda sürdürülebilir olması için mücadele etmişlerdir. Böyle olunca da onların entelektüel çabaları teorik ve pratik bir kaynaşma yaratmış, ardılları da onların çabalarını bu yönelimle daha derinlikli bir yapıya büründürerek geliştirmeye çalışmışlardır. Herkes tarafından kabul göreceği üzere Marx’ın ve Engels’in ortaya koyduğu düşünsel çabanın bir çok eksikli ve problemli yanı vardır, tüm entelektüel çabalarda olduğu gibi. Onların ardılları Marksist düşünüş ve yöntemin olanakları ile kendi olanaklarını bir araya getirerek Marksizm’i yeniden farklı tarzlarda üretmeye çalışırlarken işte bu verili durumları da değerlendirmişlerdir. Elbette ardılların bu çabaları da eleştirel bir tarzda yeniden üretildikçe  Marksizm’in yarattığı tarihsel metaforlar ve tespitler bugünün gerçekliğini kavramak için halen geçerli uğrak konumunu koruyacaktır. Micheal Löwy kitabında Marksizm’in dünyayı değiştirme iddiasının günümüze değin Latin Amerika’dan Çin’e kadar nasıl yansımaları olduğunu Marx’ın ardılları ile bağlantılı olarak anlatıyor. Bir bakıma onun da kitabının alt başlığında belirttiği gibi bu denemeleri “siyaset felsefesi denemeleri” olarak okumak mümkün.

Löwy Marksizm’in romantik, ütopik ve dinsel yorumlarla ilişkisi üzerine günümüzde en çok duran yazarlardan birisidir. Onun yaptığı çalışmaları göz önünde bulundurunca bu kitabındaki makalelerin diğer çalışmalarının özetiymiş gibi algılanabilir. Ancak, sadece şunu söyleyebiliriz bu kitabın çoğu makalesi değişik gerekçelerle farklı tarihlerde birbirinden farklı dergilerde yayımlanmıştır. Löwy bu kitabının amacını komünizmin yok olduğunu iddia edenlere bir cevap şeklinde belirliyor. “Komünizm daha doğmadı ki ölsün” diyor ve bunu iddia ederken “reel sosyalist deneyimi” insanlık tarihinin önemli deneyimlerinden biri olarak kabul edip, tüm deneyimin miras ve birikimini eleştirel olarak değerlendiriyor. “Marksizm, kurulu düzenin ‘modernist’ mazeretlerini, kapitalist piyasayı ya da bürokratik despotizmi meşrulaştıran ‘gerçekçi’ söylemleri reddederek, Umut İlkesi’ni(Bloch), özgürleşmiş bir toplumun somut ütopyasını temsil eder(s.13).” İşte bu yüzden Löwy’nin kitabı sadece siyasete değil, estetiğe, etiğe, temel teoriye ve metodolojiye ilişkin tartışmaları da içeriyor.

Löwy, Latin Amerika devrimlerine ve onların dinsel bağlarına, Ernst Bloch, Georg Lukacs, Antonio Gramsci, Lucien Goldmann, Herbert Marcuse, Walter Benjamin  gibi yazarlardan Rosa Luxenburg, V.İlyiç Lenin, Josef Stalin, Leon Trotsky… gibi politikacılara romantizm,ütopya, kurtuluş teolojileri,devrim ve başka açılardan çeşitli yaklaşımlar gerçekleştirmiş. Löwy’e göre bu yazarlar ve politikacılar farklı bağlamlarda kimi değerli bakış açılarının ortaya çıkmasını sağlamışlardır.

Her zaman (ama çoğunlukla 1990’lardan bu yana) Marksizm ve Marksist uygulamalar üzerine yürütülen çalışmalarda romantizm, ütopya, tarihsel determinizm, teleoloji ve kurtuluş teolojisi kavramları Marksizm’le ilişkili olarak değerlendirmek çözümsüz problemlere doğru çalışanları sürüklemiştir. Löwy bunun böyle olmasının nedenlerini araştırmacıların tüm toplumsal ve tarihsel mirasları, onların kökeninde yatan kaynaklarla ilişkilendirmeden ele almasında olduğunu, ayrıca çoğunlukla madolyonun ya da gerçekliğin tek taraflı değerlendirilmesinin yarattığı dar görüşlü bakıştan kaynaklandığını gösteriyor. Örneğin romantizm konusundaki gerek Marksist gerekse Marksist olmayan yazarlar arasındaki çatışkılı tespitleri şu değerlendirme ile çözümlemeye çalışıyor. i) “Erken bir toplumsal durumu yeniden kurmaya çalışan ‘geçmişe yönelik’ ya da ‘geriye doğru giden’ romantizm.(…) ii) Öncekinin aksine muhafazakar romantizm her şeyi, olduğu gibi; Fransız Devrimi tarafından dokunulmamış haliyle (on sekizinci yüzyılın sonunda İngiltere ve Almanya)  muhafaza etmek ister.(…) iii) Kapitalizm öncesi toplumlara dönüşü imkansız gören ‘büyüden kurtulmuş romantizm.(…) iv) Hem geçmişin cemaatlerine dönüş hayalini hem de bugünün kapitalizmiyle uzlaşmayı reddeden, çözümü gelecekte arayan devrimci romantizm(s.19-20).” anlaşılacağı üzere Novalis birincinin, Burke ikincinin, Tönnies ve Weber üçüncünün, Fourier, Bloch… dördüncü tipolojideki romantizmin temsilcileridir.

Löwy, özellikle dikkat edilecek olursa Marksizm’e getirilen eleştirilerin Stalin ve Mao gibi otoriter politikacıların uygulamaları ile bürokratik zümrenin kendini öne çıkarması noktasında düğümlendiğini ancak burada ortaya çıkanın sosyalizmin eleştirel devrimci içeriğini de boşalttığını saptayarak Marx’ın siyasal düşüncesinin “antiotoriter bir devrim perspektifi” taşımasına dikkat çekiyor. Bunu tespit etmek için Marx’ın aydınlanma felsefesine ve fransız devrimlerine yaptığı göndermelere bakmak yeterli olacaktır.

Löwy’e göre Latin Amerika’daki kiliselerin Vatikan’ın her türlü karşı çıkışlarına rağmen yoksullukla mücadelede Marksist söylemi kullanmaya devam etmesinin Marksizm ve din arasında ilişkiyi  incelemek açısından kayda değer olduğunu tespit ediyor. Ona göre bu ilişkinin bağları kurtuluş teolojileri açısından değerlendirilebilir. Sanıldığının aksine “din, halkın afyonudur.” sözü dini bir afyon olmanın ötesinde çıkış yolu bulamayan insanın acılarını dindirdiği(dindirdiği sanıp gerçekliğin dışına kendini çıkardığı) bir sığınaktır. Böyle olmakla esriklik dinin insana sunduğu durumun betimidir.Başka bir şey değil. Ayrıca Engels Marx’tan daha fazla dinsel fenomenlerle ilgilenmiş, dini zamandışı bir öz olarak görmek yerine kültürel bir form olarak belirliyor. Hatta ilkel hıristiyanlıkla sosyalizm arasında bağlar kuruyor. Engels dinin protest potansiyeline göndermelerde bulunuyor. Marx’ın ardıllarından özellikle Bloch ve Goldmann hem ütopya hem de din tartışmasına katılıyorlar. Löwy yine de belirtmeden geçmiyor: “Marx ve Engels dinin yıkıcı rolünün, modern sınıf mücadelesi çağında artık anlam taşımayan, geçmişe ait bir şey olduğunu düşünüyorlardı(s.52).”

Löwy, Weber’in “Kapitalizmin Ruhu ve Protestan Etiği” adlı çalışmasındaki  dini motiflerin erken dönem amerikan kapitalizminin oluşmasındaki etkilerinin varlığını inkar etmemekle birlikte bu tespitin sosyo-ekonomik süreçleri açıklamak için yetersiz olduğunu, Marx’ın da sanıldığının aksine bu tarz motiflere göndermeler yaptığını bildiriyor.

Löwy ulusal sorun ve kapitalist süreçlere ilişkin Marx ve ardıllarının görüşlerini inceledikten sonra, Luxemburg-Kautsky, Lukacs-Gramsci arasındaki teorik benzerlik ve ayrılıkları değerlendiriyor, Fransız Devrimi karşısında Marx’ın tutumunu ve (bununla birlikte) Jakobenizmi reddeden bakışını çeşitli dolayımlarla açıklığa kavuşturmaya çalışıyor. “…Marx, 1789-1794 devrimci geleneğinin sosyalist mücadele için bir değer taşıdığını inkar etmekte haksızdı.(…) Marx’ın Onsekiz Brumaire’de yazdığının aksine, ‘geçmişin şiirselliği’ olmadan geleceğin düşü de olamaz (s.168).” Löwy eleştirisini şöyle temellendiriyor. Fransız Devrimi’nin tarihsel özneyi daha önce yaşanan devrimlerden daha parlak bir şekilde ortaya çıkarır. Özellikle, Löwy’ye göre devrimin bazı unsurları ezilenlerin devrimci geleneğini güçlendirmiş, komünizmin, feminizmin doğmasını sağlamış, bütün bunlarda burjuvazinin devrime  yüklediği anlamları daha da aşan ütopyacı bir uğrağa doğru tarihi sürüklemiştir. Rus Devrimi de diğer devrimlerde bu devrimin ruhundan etkilenmiştir diyen Löwy, Teodor Shanin’in “Ötekiliğin Kökleri: Yüzyılın başında Rusya” adlı kitabının bu anlamda önemli bir yapıt olduğunu belirliyor.

Löwy yirminci yüzyılın son yarısının ilk yıllarının o çalkantılı döneminin en çok okunan Marksist yazarı Marcuse ile çok erken yaşta, iki büyük savaşın çalkantılı dönemlerinde yazarlık yapmaya çalışan Benjamin’i romantik boyut açısından karşılaştırmayı deniyor. Yaşamsal ilgileri ve entelektüel eğilimleri birbirine ilginç şekilde benzeyen bu yazarların her ikisi de aynı kaynaklardan beslenmiş, önce sanata, sonra Bloch ve Lukacs etkisiyle Marksizme, oradan Frankfurt Okulu’yla ilişki kurmuşlardır. Sosyal demokrasiyi eleştirmiş ve devrimci tutumlara sempati beslemiş, fakat zamanın komünist partilerine üye olmamışlardır. Löwy’e göre 1933’de bu iki yazarın tanışmış olma ihtimali var. Bilindiği üzere Frankfurt Okulu “ilerlemeci tarih anlayışını”, “evrenselci aklı”, “meta fetişizmini”, “aydınlanmanın körlüğünü” … daha çok tartışan bir ekolü temsil eder. Benjamin estetize edilen teknolojiyi faşizme ve savaşlara neden olmak nedeniyle eleştirmiş, bununla birlikte teknolojinin yararlı kullanımının da olası olduğunu göz ardı etmemiştir. Marcuse bu konuda Benjamin’e katılmakla kalmaz onun gibi reformizme ve aşamacılığa karşı devrimci patlamalardan söz eder ve tarihsel sürekliliğin bir infilakı olarak devrimi algılar. Burada ilginç olan Benjamin’in bir kez Marcuse’dan söz açması, Marcuse’da onun ölümünden ancak yirmi yıl gibi uzun bir süre sonra tarihsel eşleniğini inceleyen bir yazı yayımlamış olması.

Löwy, kitabının son üç bölümünü tamamen Benjamin’e ayırmış. Onun tarih hakkındaki görüşlerine, Adorno ile olan tartışmalarına, sanat eserinin aurasını yitirmesinin ve sanat eserinin yeniden üretim mekanizması ile derinliğinin kaybolmasına, din,ütopya ve modernite eleştirisinin seçmeci bir çabayla nasıl derlendiğine… uzun uzun önemli açılımlar gerçekleştirmiş. “‘Marx, devrimlerin dünya tarihinin lokomotifleri lduğunu söyledi. Ama belki de onlar başka şeydir. Devrimler, bu trende seyahat eden insanlığın imdat frenini çekme eylemidir.’ İlerlemenin mesiyanik/ devrimci kesintisi böylece Benjamin’in uğursuz fırtınanın insan soyuna saldırısından, yeni felaketlerin yakınlığından kaynaklanan tehditlere yanıtıdır.1940 yılında, Auschwitz ve Hiroşima’dan kısa süre önce yazılmıştı bunlar(s.227).”

Löwy’nin bu çalışmasına bir bütün olarak bakıldığında Marksizm’in yukarıda belirtilen sorunlarına bir giriş niteliğinde olduğunu görebiliriz. Ayrıca her makale Löwy’nin kaba dogmatizme kaçmadan ve tarihsel deneyimleri seçmeci bir tavırla ayıklayarak okuyucuyu rahatsız edecek bir duruş sergilemeden yazması dolayısıyla gayet anlaşılır. Marksizm’in tarihinde yolculuk yapmayanlara önyargılarını yıkmaları için bu çalışma önerilebilir. Yine Löwy bu çalışmasında dünyayı değiştirmek isteyenlere insanlık tarihine dönerek güç almaları ve kendilerini devrimci romantizm içinde yeniden yaratabilmelerinin olanaklarını sunuyor.

 

Yayımlandığı yer: “Dünyayı Değiştirmek Üzerine”, felsefelogos, Sayı: 23, 2004/2, ss. 118-121. [PDF]

Yorum Yap