EKOLOJİK SORUNLAR ÜZERİNE

Yeryüzü artık doydu, kıyı kenti çocukları o güzel insanların o güzel atlarına binip gittiler. Yapılacak tek şey bu realiteyle yüzleşmektir. Başka bir şey yapmak anlam taşımıyor. Sular taşsa da yataklarından, hava boz bulanık olup gözyaşlarını salsa da, toprak yığılıp kapansa da… Yaşam döngüsel olarak kendinden olup bitmelerinde yorgun düştü. Bu bir gerçek. Çevre sorunları (ekosistemin zayıflaması, yağmur ormanlarının azalması, nükleer silah denemeleri, nükleer santraller, fosil yakıtların azalması, ozon tabakasının delinmesi, asit yağmurları, iklim geçişlerinin ve dönemlerinin beklenilenin dışına çıkması, kuraklık, besin zincirinin kırılması, buzulların erimesi, atmosferin ısınması, sera etkileri, denizlerde ötrifikasyonların artması, deniz canlılarının intiharları, çarpık sanayileşme ve kentleşme, ulaşım, nüfus artışı, tarım alanlarının azalması, iklimlerin farklılaşması, toprak kirliliği, içme ve kullanma sularının kirliliği, vahşi doğanın yokolması, çeşitli bitki ve hayvan türlerinin soyunun tükenmesi, tarih miraslarının ve sit alanlarının yokedilmesi, pil ve plastik gibi doğaya uyumsuz maddelerin kullanımının artması, tehlikeli kimyasalların tüketimin çoğalması, çöp alanlarının ıslah edilmemesi, tüketimin gerçekliğini yitirmesi, gürültü kirliliğinin artması…)  artık herkese malum olduğundan, varlığının olup olmadığı tartışılmıyor.  Daha çok yeni eylem planları üretiliyor ve bu bağlamda tartışmalar yürütülüyor. Makalenin bu bölümünde ekolojik sorunlar üzerine genel bir değerlendirme yapılacaktır.

a. Genel Anlamda Çevre Sorunları

Genel anlamda çevre sorunlarına neden olan etmenleri şöyle sıralamak doğru olacaktır: Birinci olarak kendini tanrılaştırmak, ölümsüzleştirmek isteyen insanın teorik yapıp-etmeleri; ikinci olarak da bu teorik yapıp-etmelerin pratik sonuçları. Elbette bu ikinci başlığı da iki alt başlığa ayırmak mümkündür:

Pratik olarak bilim ve teknoloji ona bağlı olarak da üretim ilişkileri.

Ekonomik düzen ve ona bağlı olarak da tüketim ilişkileri. 

İnsanoğlu doğa karşısında karşıdoğa yaratarak, “şimdilik” kendini diğer canlılardan ayırmayı beceriyor. Onun bu karşıdoğa yaratma heyecanı ve başarısı(!) diğer canlılar üzerine tahakküm kurmasını kolaylaştırıyor. Bu durum kentleşme olgusunu bir başka ifadeyle de medenileşme olgusunu (medeni=kent) ateşliyor. Ama bu sürecin kendinden böylesi bir yapısallıkla “ilerlediğini” ya da geliştirdiğini söylemek doğaya ve topluma teleolojik bir yaklaşım yüklemek oluyor ki bu baştan karşıdoğa yaratmış insanı hiçlemek anlamı da taşıyor. (“Kaderci” ve “Teleolojik” dünya görüşlerinin karşıdoğa yaratmada başarısızlıklarından yola çıkılarak da bu durum tespit edilebilir. Tespit için Ortaçağ’a bakmak yeterlidir. Ne var ki bu bölümde kaderci ve teleolojik dünya görüşleri tartışılmayacaktır.)

İnsan “kendi aklını kullanma cesaretini göster”diğinden beri, yani modern dünyanın temellerinin atılmaya başlandığı 17.-18. yüzyıldan beri sürekli olarak “kendini aşma”, “ilerleme”, “yabancılaşma”, “rekabet”, “kalkınma”, “kâr” gibi kategorilerin altında eziliyor. Bu eziklik insanlarda sürekli devinen olana doğru yönelimi artırıyor. Karl Marx’ın deyimiyle modern dünyada olup biten her şey “katı olan her şey buharlaşıyor” metaforuyla özdeşleşiyor. Bu “buharlaşma” metaforu onu inceleyen herkesin elinde patlamaya muktedir bir bomba olarak, çözümleyici bir nosyon özelliği taşıyor. Modern çağın sürekli yıkan ve yeniden kuran ve bunlardan da heyecanlar duyan işlevsel enstrümanları artık hangi sınıfsal konumlanışa sahip olursa olsun küresel olarak bir realiteyle karşılaşıyor.

Belki gelecekte sınıfsal mücadeleleri etkileyecek ve biçimlendirecek olan da bu sorunlar olacaktır. İnsanın kendi kurduğu karşıdoğa/yapaydoğa aracılığıyla, yine kendini  yokedecek ve uzayın derinliklerinde uyutacaktır. Bu yüzden (umarım!) finans kapitali yaratan “akıl” kendi kendine yaptığı sorgulamada “kendini yoketmeme” bilincini de bulup yaratma cesaretini oluşturacaktır. 

Her buluşun somut bir karşılığının aranması, her denemenin bütünsel anlamda düşünülmeden gerçeklenmesi, araştırmaların insanileştirilen boyutlarının, evrimsel sürecin bir devamı olan insan fenomenleri ile birlikte düşünülmemesi, karşı-doğa yaratmayı (ya da yaratılanı sürdürmeyi) bir oyun döngüsü içinde ele alması, sanat-felsefe-bilim-politikayı ve bunların arasındaki ideolojik ilişkileri yok sayması… bugünün insanını, bu somut insanı giderek daha da sona doğru kötü bir mirasyedi olarak yaklaştıracaktır.

Bireyler, topluluklar, toplumlar teorik aklın “sakat” çalışması sonucu bilginin ve onun yöntemsel ortaya konuşunun sakatlığı içinde çalışmalarını/etkinliklerini sürdürecektir. Bu teorik aklın “bireysel” konumlanışının, pratik yıkımlar oluşturmadan kendini düzeltmesi gerekmektedir.

Modern akıl bugünkü anlayışıyla modern dünya için yarattığı enstrümanları gözden geçirecek yeteneğe ve cesarete sahip gözükmemektedir. Bu yüzden ileriki bölümlerde bu durumun yeniden akıl-dışı faaliyet alanlarına olanak sağlamadan nasıl yapılandırılabileceğine dair birkaç ilke ileri sürülecektir. Genel anlamıyla bu makalede insanın teorik yapıp-etmelerinin doğurduğu çevre sorunlarına özce bu kadar değinmekle yetinilecektir. 

Yukarıda çizilmeye çalışılan, karşı-doğa yaratan insanın teorik aklı çerçevesinde pratik akıl da çevre sorunlarının boyutlarının somutlaş(tırıl)masında önemli olan ikinci nedendir. (Pratik akıl burada hem Kant’ın vurguladığı şekliyle ahlaksal belirlenimler olarak ele alınacak, hem de teknoloji-bilim gibi alanları kapsayan somutlaştırmalar olarak ele alınacaktır.) Giderek teknik, teknoloji ve bilim arasındaki (kavramlaştırmalar da dâhil olmak üzere) uçurum kapanıyor. Oysaki teknik 13. yüzyılda bugünkü saatlerin temelini atmıştı. Bilim ise saatlerin işleyişi ve teorik yapısı üzerine çözümlemesini 15. yüzyılda da henüz başaramamıştı. Bilim, Kopernik devrimi ile birlikte, ancak Ortaçağ’dan farklı bir bilgi anlayışı ile temellendirildi ve bu süreç bilimin, teknik ve teknoloji ile eşgüdümlü gelişmesini sağladı. Şimdi ise teknoloji Ortaçağ’da dinin üstlendiği işlevi üstlenerek bütün bilgi alanlarını kendi hizmetinde topluyor. Bu mantık, bilim ve teknolojinin, günlük yaşam ilişkisi olarak tekniğin değişime uğrayarak toplumsal hayatta “şeyleşme”sinin önünü açıyor ve argümanlar geliştiriyor. Elbette böylesi bir durum tespiti için bir tanımlamaya ihtiyaç vardır: O da “teknoloji nedir, teknoloji transferi ne anlam taşır?” 

“Teknolojik yapı belli bir zaman çerçevesindeki insanlık durumunu yansıtır. Genel anlamıyla insanlığın o anki gelişmesini gösterir, fakat kesinlikle teknolojik düzenin örgütlenme biçiminden (özellikle, mülkiyet ilişkilerinden) ayrı düşünülemez. Düşünülürse, ne teknolojik yapı ne toplum işleyişi ne sorunlar ne de çareler üzerinde sağlıklı başlangıç ve sonuçlar elde edebiliriz. Bu hatalı anlayış nedeniyle ki, örneğin ürün transferi teknoloji transferi sayılmakta ve teknolojinin ürünlerine kurtarıcı olarak sarılınmaktadır. Teknoloji transferi kesinlikle modern teknolojik-üretim araçlarında olmaz, çünkü en basit anlamıyla, teknolojik-üretim araçları toplumun değil, belli örgütlenmiş kişilerin mülkiyeti altındadır. Bu mülkiyet ve örgütlü kontrol yoluyla toplumsal sınıflanmalar, zenginlikler ve yoksulluklar, egemenlik ve bağımlılıklar oluşur ve sürdürülür teknoloji transferi olarak nitelenen süreç gerçekte ekonomik ve ideolojik-kültürel sömürü sürecidir. Bu süreçle, teknolojik mülkiyet değil, teknolojik yapının maddesel pazar biçimi ve bu pazarı destekleyen ideolojik (kültürel, siyasal) binası transfer edilir. Hiç kimse sana, modern üretim teknolojisini eliyle peşkeş çekmez isterse bile çekemez, çünkü bu davranış, örneğin kapitalist düzenin mülkiyet ilişkileri ile gelen sahiplik, pazar, kâr ve “sorun ve çözüm anlayışına yıkıcı bir biçimde karşıt ve aykırı düşer(1).”

Alıntıda belirtildiği üzere teknoloji tek başına insan aklının bütün bilgi alanlarını ve ilişki alanlarını kapsayamıyor, aksine teknoloji biçimini diğer alanların etkisiyle zenginleştiriyor. Bu zenginliğin kaynakları aynı zamanda kâr, kalkınma, rekabet, yabancılaşma… ile birlikte çevre sorunlarının da odağı oluyorlar. Ve bu yüzden dolayı değiştirilmelidirler ya da doğa ile uyumları mümkün değilse o zaman da tamamen yok edilmelidirler/ kullanılmamalıdırlar. Bugün insanlık tüm tarihselliğini, canlı yaşamın dünyasını yok edecek olanaklara sahiptir. Bunu sağlayan yönelim; bilimin, teknolojinin içinde eriyip yok edilmesidir. Bilim ispatlarını somutlaştırmadan ya da olanaklarını yabanıl ve yapay doğaları yok etmeden de ortaya koyabilmelidir. Bu bilimin güvenilirliğini, deneyselliğini ya da olgusallaştırıcı yeteneğini ortadan kaldırmak anlamı taşımıyor. Sadece doğadan alınanı doğaya geri veren “emanetçi” bir bilimsel gelişmenin yolunu açıyor.

Üretim ilişkileri de ancak bilim ve teknolojinin bu çözümsel formülasyonu ile ilişki kurarsa “yabancılaşma” üreten bir mekanizma olmaktan çıkabiliyor. Elbette bütünsel bir şekilde bilime bakıldığında bir ayağını üretim ilişkilerinin biçimlenişi olarak diğer bir ayağını ise ekonomik düzen içinde konumlandırmak olanaklılaşıyor. Bu durumda, sorun, üretim ilişkileri ile teknolojik yansımaları çözümlemenin yanı sıra ekonomik düzen yansımalarının da çözülmesini gerektiriyor.

Ekonomik ve toplumsal koşullarla da bağlı olarak biçimlenen tüketim ilişkileri de çevre kirliliğine neden olan bir başka nedendir. “Nükleer enerji ve radyasyon gibi birkaç istisnanın dışında, çoğunlukla çevre kirliliği kitlelerin tüketim faaliyetlerine indirgenir ve böylece kaynak olarak tüketiciler gösterilir. Bu durum gittikçe değişmektedir ve oluşum çerçevesi kamu idareleri ve özel teşebbüse, oradan da paketleme ve dağıtım endüstrisindeki faaliyetleri de içerecek şekilde genişletilmiştir. Çevre sorunu oluşumu toplumsal bir olgudur, toplumsal faaliyetler hammadde çıkartılması, işlenmesi, üretim, dağıtım ve tüketime kadar her safhada vardır. Dolayısıyla, tek bir alana, özellikle tüketicilerin günlük kullanım ve atık alanına sıkıştırılınca oluşumun önemli kısımları ihmal edilmiş olur(2).”

b. Ekolojik Döngünün Zayıflaması

Birçok bilgi alanı gibi ekolojinin de (çevrebiliminin de) bilgi alanını belirleyen, onu özgürleştiren çeşitli nitelikleri vardır. Bu nitelikler ekolojinin diğer bilimlerden çok geç (20.yüzyılın ortalarında) bağımsızlaşmasına rağmen yine de ekolojinin sınırlarını belirtmesi açısından önemlidir. Daha çok kapitalist üretim ilişkilerinden kaynaklanan modern dünya ideolojilerinin oluşturduğu yıkımlar, ekolojinin pratik bir sorudan dolayı diğer bilgi alanları ve disiplinlerden bağımsızlaşarak yeni bir disiplin, daha sonraki süreçlerde de bağımsız bir bilim olarak ortaya çıkmasını sağladı.

Ekoloji alanında doğaya ait nedensel döngü yığınlarının (azot döngüsü, biyolojik yaşam döngüleri…) artık kendini sürdüremez olması, en önemli problemleri oluşturuyor. Ekolojik sisteme yabancı unsurlar, sistemsel döngüleri olumsuz yönde etkileyerek, ekolojik sistemin yapısını bozuyorlar/ya da onları belirsizleştiriyorlar. Ekolojik sistemlerin varlıklarını kendinden sürdürmesi, tüm varlık alanları içinde yenilenebilir olanaklar sunuyor. O halde burada vurgulanması gereken ilk şey “yabancı unsurlar”ın ne olduğu ve nasıl olduğudur. Ekolojik sistemin korunması için ne yapılabileceği, sorunun kaynağı ile yüzleşmeden ve sorunu çözümlemeden tartışılacak bir konu değildir. 

Yabancı unsurlar; doğaya tek yönlü bir dizi oluşturmaya çalışan maddelerdir. Bunlar bir döngü oluşturamayan ve zaman içinde de çeşitli döngü zincirlerini parçalayan unsurlardır. Örneğin tehlikeli ve zararlı kimyasal atıkların yıllardır depolanma problemi vardır. Bu durumun boyutları öyle büyümüştür ki, artık uluslararası nakliyat şirketleri aracılığıyla bu atıklar başka ülkelere taşınmaktadır. Bu atıkların her türlü çevresel etkilerini hesaplayan herkes görecektir ki “akarsu pislik tutmaz” atasözü gibi söylemsel ifadeler artık büyük bir yanılgıdır. En son olarak Avrupa’nın göbeğinde Tuna Nehri’ne akan siyanür, Tuna’da balık ve diğer akarsu canlılarını yok olma tehdidi altında bırakmıştır.

Bilim olarak ekolojinin kendini temellendirişine tekrar dönersek şu ilkeleri ekoloji ile birlikte anmanın gerekliliği vardır. 

Ekoloji; doğayla birliktedir.

Ekoloji; doğanın bütünlüğüdür.

Ekoloji; doğanın sınırlılığıdır.

Ekoloji; doğanın öz-denetimsel ilkelere sahip olmasıdır.

Ekoloji; doğanın çeşitliliğidir.

Ekoloji; doğada hiçbir şeyin yok edilemeyeceğidir.

Ekoloji; doğaya karşı bedelli ilişkiler kurmaktır.

Ekoloji; doğanın “geri tepmesidir.”

Ekoloji; doğanın kendine uygun olanı seçmesidir.

Ekoloji bütün bunların bileşkesidir. Ekoloji vahşi doğanın yapısı olmaktan öte yapay doğanın da yapısı olarak düşünülmelidir. Bu döngüler toplamının zayıflaması insanın ve doğanın kendiyle olan ilişkilerine yabancılıklar yerleştirmesi anlamı taşır. Bu anlamıyla da çevre sorunlarının yaygınlaşmasına neden olur. 

c. Doğanın Tükenmesi

Doğanın tüketilmesi, onun yenilenmesinin olanaksızlaşması anlamını taşır. Ekoloji tanımı içinde doğanın sınırlılığından söz etmiştik. İşte doğanın tükenmesi doğada olan kaynakların sınırlı oranının azalması anlamını taşır. Bu tükeniş her tükenişte yaşandığı gibi, varlık alanını yeniden şekillendirmemizi gerektireceğinden ayrıca bu belki yeniden şekillendirmenin olanaklarının artık olmayacak olmasından dolayıdır ki diğer yapay doğa tükenişlerinden daha ivedi olarak ele alınması gerekir. Bir şeyin tükenişine göz yummanın üç nedeni olabilir: i) Bu tükenişe müdahale edebilecek hiçbir enstrümana, ilişkiye ve bilgiye sahip olmamak (dolayısıyla tükenişin önünü tıkayamamaktan kaynaklı sessizlik). ii) Sonu görülen bir yolculuğun yani zorunluluğun bu tükenişin geleceği ve gidişatı ile özdeşleştirilmesi. iii) Hiçbir şeyi algılamadan ve hiçbir şeye aldırmadan yaşamak (dolayısıyla problemi fark etmemek yani rastlantısal olarak var olmak).

Bütün bunlar doğanın tüketilmesine göz yuman insan ilişkilerini betimlemektedir. Sınırlı orandaki fosil yakıtlar, özellikle de fosfat gibi çeşitli mineraller, yine total olarak çeşitli kirli kaynakların doğadaki hava, su, deniz, toprakta bulunan çeşitli maddeleri kirleterek ya da harcayarak yok etmesi… vb. her şeyin durumu doğada gerçek anlamda tükenişini insanın bilincine taşıyan gerçeklerdir.

Bir şiirin gerçek sahibi kimdir? Şairi mi, şaire ilham veren şey mi, yoksa okuyucusu mu, yani tüketicisi mi? Yoksa şiiri basıp satan yayınevi mi? Kim? Olup biten şeylerde gözden kaçırılan ne, doğa sınırlı kaynaklarını cömertçe sunarken. Doğanın sahipliğini üstlenen herkes onun bütün edimselliklerinden sorumludur. O halde bugünden sorumlu olanlar da 17. yüzyıldan beri doğayı, ekosistemin döngüselliğini sekteye uğratan ve üç yüzyılda on binlerce yıllık oranına denk kirlilik üreten sistemlerdir yani modern dünya ideolojileridir.

EKOLOJİK ETİK ÜZERİNE

Makalenin birinci bölümünde değinilmeye çalıştığım çevre sorunlarının ortaya çıkışı felsefenin gündemini de etkilemiştir. Artık sadece bilim ve tekniğin naif bir problemi olarak gösterilen çevre sorunları, felsefenin bu konular üzerine fikirler üretmeye başlaması ile yepyeni boyutlar kazanmıştır.

Etik “ne yapabilirim?” sorusunu somutlaştırdığında, artık klasik anlayışı ve klasik anlayışın ileri sürdüğü maximleri de sorgulamaya başlamıştır. Çünkü ekolojinin problemlerinin özgünlüğü ve çağdaşlığı klasik etiğin sınırlarını zorlamaktadır. Tıpkı; tıp etiği, spor etiği gibi. Disiplinlere özgü yeni etik anlayışların gelişmesi, bu disiplinlere ait sorunların yoğun olarak ve yakıcı bir şekilde yeniden yeniden tartışılması etiğin de özel alanlarının oluşmasına yolaçmıştır. Gerçi bugün “toptancı” görüş ya da klasik etik taraftarları bu özelleşmeyi kabul etmeseler de bugün böyle bir gerçeklik oluşmuş durumdadır.

“Canlıyı ya da ekosistemi merkeze alan ‘çevre etiği’ görüşleri yaşayan sorunları etik sorunlar saymakta ama sıra iyi yaşaması sözkonusu edilen canlıların hangileri olduğu sorusuna geldiğinde, kimileri bunu duygulu (sentient) canlılarla sınırlarken, kimileri tüm canlı organizmaları kapsamakta, kimileri de türleri, ekosistemleri veya bütün olarak biyosferi çözümlemelerinin merkezine almaktadır. Öte yandan bu sınıflandırmada temel ekseni oluşturan şey, insanmerkezcilik ile canlımerkezciliktir -ya da çevremerkezciliktir ama her sınıflamada olduğu gibi, bu sınıflamayı da zorlayan görüşler de vardır(3).”

İnsan-insan ilişkilerini biçimlendiren etik; yine insan-insan ilişkilerini güzellik bağlamında göstergeler aracılığıyla gerçekleştiren estetik; bir bütün olarak bilinç sahibi varlığın yapıp-etmeleri ile anlamlanır. Bu anlamlandırmayı gerçekleştiren insan, doğaya karşı tutumunda da çift yönlü olarak hareket eder. İnsan doğanın nesnel yasallığını, hiyerarşik yapısını… bir çok özelliğini, doğadan alıp insan-insan ilişkilerine taşır. Aynı şekilde doğayı sanki bir amaca yönelmiş gibi göstermeye çalışır. Bütün bunlar doğanın, toprağın, insanın… bir merkez çevresinde ele alınmasını sağlayarak çeşitli sorunların doğumunu kolaylaştırır. Bundan dolayı her yıkım, her çevre sorunu “ne yapabilirim?” sorusunun nasıl bir merkez ekseninde cevaplandırılması gerektiğini düşündürür. Elbette insan-doğa problemlerinin kaynağı klasik etiğin, insan-insan ilişkili etiği çözümlenmekte zorlanır.

a. Küçük Güzeldir

Dünyadaki kaynakların israfında ekonomik sistemlerin ve özellikle büyük ölçekli sanayi kuruluşlarının payının büyük olduğunu söylemleştiren ve bu sanayileri parçalamayı düşünen bir çalışma olarak karşımıza “Küçük Güzeldir” çıkıyor. Bu çalışma ayrıca sadece bir etik çalışması da değil, daha çok çağdaş dünyanın Üçüncü Dünya Ülkelerine kendi olumsuzluklarını taşıması, üretimin yoğunlaştırılarak tüketimin kolaylaştırılması, teknolojiyi biçimlendiren zîhniyetlerin teknolojiyi sadece kâr aracı ve bireysel buluşları olarak düşünmesi ve tasarlaması, aynı zamanda bu ekonomik sistemlerin oluşturduğu “kalkınma” modellerinin toplumda işsizlik yaratması dolayısıyla varolan yıkımın insan eliyle yeniden biçimlendirilmesi gibi konuları da içeren bir çalışmadır.

“‘Üretim mantığı’ ne yaşamın ne de toplumun mantığıdır. Her ikisinin de küçük ve bağımlı bir parçasıdır. Dünyanın üzerine salıverdiği yıkıcı güçler ‘üretim mantığının’ kendisi denetim altına alınamazsa durdurulamaz. Öldürücü aletlerin üretimi, yaratıcı insan gücünün kullanılmasında meşru bir yol olarak sayılmakta devam edildikçe, terörizmle uğraşmak boşunadır. Üretim ve düzenleri, gittikçe daha iyi görüldüğü gibi, evrenin yasalarına uymayan bir ölçekte, karmaşıklıkta ve yıkıcılıkta sürüp gittikçe de çevre kirlenmesine karşı verilen mücadele başarılı olamaz. İnsan da o yasalara öteki yaratıklar kadar bağlıdır. Bunun gibi yeterli olanın iyi, yeterinden fazlasının ise kötü olduğunu düşünen yoksa kaynak tüketimi hızının düşürülmesi ya da servet ve güç sahipleri ile yoksullar arasında bir uyum sağlaması olasılığı yoktur(4).”

İnsanoğlu kendi türünü, belki de tüm dünyayı yokedecek silahların sahibi olmaktan kurtarmazsa, bu durumda barış çok önemli bir sorun oluşturacaktır. “Küçük Güzeldir”de sorulan en önemli soru işte budur: “Peki ama ekonomik yaşamımızda şu ya da bu biçimde bir süreklilik güvencesi olmadan barış nasıl kurulabilir(5)?” Barışın sağlanması için cevap, insanın kendini gerçek boyutlarıyla ele alması, yani kitlesel ve bireysel üretimini, bilim ve teknolojisini, ekonomik düzenlemelerini doğru planlaması ile olanaklıdır. Sürekliliğin barış için mutlak gerekli olduğunu belirten “Küçük Güzeldir”, insan-doğa ilişkileri için üç basit önerme yaparak insan-doğa ilişkilerinde uyumun yolunu açmaya çalışıyor. i) Az çok herkesin erişebildiği kadar ucuz, ii) küçük ölçeklerde uygulanmaya elverişli ve iii) insanın yaratıcılık gereksinimi ile bağdaşır nitelikte olan motivasyon kaynakları ile sağlanacaktır(6).”

“Küçük Güzeldir” yeni mülkiyet ilişkileri önerileri ileri sürerken ve bu konuda varolan uygulamaları eleştirirken en trajik eleştiriyi sosyalistlere yapıyor. “Sosyalistlerin, kapitalistlerden daha fazla kapitalistleşmek için değil, daha demokratik ve saygın bir sanayi sistemi geliştirmek, makinelerin daha insanca kullanılmalarını ve insan deha ve çabasının meyvelerinin daha akıllıca değerlendirilmesini sağlamak amacıyla kamu sektörünün işletilmesini talep etmeleri gerekir. Eğer bunu elde ederlerse, geleceği avuçlarının içine almışlar demektir. Aksi takdirde özgür doğmuş insanların alın terine değecek hiçbir şeyleri yoktur sunacak.” Dikkat edilmesi gereken bu eleştirinin sosyalizmi değil sosyalistleri ve sosyalist uygulamaları ele almasıdır. Bu bağlamda “Küçük Güzeldir” gelecekte toplumun inşasının yeni modelinin sosyalizm olmasının önünde engeli de temellendiriyor. Ekolojik etik olarak “ne yapabilirim?” sorusunu “Küçük Güzeldir” en sonunda şöyle cevaplandırıyor. Daha doğrusu çevre sorunlarına ilişkin çözümünü şöyle temellendiriyor: “Her birimiz kendi içimize bir çekidüzen vermeye çalışabiliriz. Bu çabamızda elimizden tutup yol gösterecek olan, değeri tamamen hizmet ettiği amaca bağlı olan bilim ve teknoloji değildir; insanlığın geleneksel bilgeliğindedir aradığımız yol gösterici(7).”

b. Mistik Doğa Anlayışları ve Etikleri

Modern dünyanın geliştirdiği akıl ya da aklın geliştirdiği modern dünya “ilerleme”, “verimlilik”, “kalkınma”… gibi kavrayışlarla birlikte yoluna devam etmektedir. Bu durum kendine sürekli yeni canavarlar yaratmayı da başarmıştır. Bu canavarlardan pozitivizmin yarattığı hâle o kadar büyümüştür ki, onun metafizik, etik ve din üzerine olan tazyiki artık dayanılmaz hale gelmiştir. Aklın bu derece somut, mekanik ve mantıksal çalıştırılması, insanları bir arayışın içine sokmuştur. Bu arayış gün geçtikçe pozitivizmin tazyiki altında kalan alanların canlanmasına neden olmuştur ya da akıl dışı programların popüler olarak tüketilmesini hızlanmıştır.

Kapitalizmin yarattığı her boyutta küresel kirlilik modern insanı yeniden akılla hesaplaşmaya götürmüştür. “Gerçekten de dinin emirleri, metafiziksel düşünüş insanın geleceği için çözümleyici nosyonlar ileri sürüyor da, kapitalizmin aklı kendi geleceği için bunları yok mu ediyor?” diye düşünüşler artmıştır.

Bütün bunlar, özellikle modern dünyayı, doğu toplumlarının mistik, gizemci anlayışları içine doğru yöneltmiştir. “Doğayla (doğa, yani ırmaklar ağaçlar, süzülerek uçan kuşlar, sudaki balıklar, yeryüzünün altındaki mineraller, çağlayanlar ve sığ su birikintileri ile) ilişkiniz nedir? (…) Dünyayı sevmiyoruz, ondan yalnızca yararlanıyoruz. Eğer insan dünyayı gerçekten sevseydi, dünyadaki şeyleri kullanırken daha tutumlu davranırdı. (…) Bir tarlaya ağaç dikip ‘bu benim,’ demek aptalcadır. İnsanın ancak bencillikten kurtulduğu zaman, yalnızca doğaya değil, aynı zamanda insanlara ve yaşamın bitmez tükenmez meydan okumalarına karşın duyarlılık kazanma olasılığı vardır(8).”

Alıntıya dikkat edilirse sorunun kaynağı olarak insanın ilişkilerine bencilce yaklaşması şeklinde tanımlanmıştır ama gerçekten soruna çözümleyici darbeler yapılmamıştır. Problemler birkaç psikolojik, sosyolojik gözlemin evrilmesi ile tüketilmeye çalışılmıştır. Dolayısıyla bu tür çalışmaların çevre sorununa kısa ve günlük şeklindeki yaklaşımları, okuyucuları daha çok bireyleri suçlamaya iterek, gizemsel bir bakışa yönlendirmiştir. “İki düşman ellerinde sopalarla, insan yutan kumların ortasında dövüşüyor. İkisi de, birbirini dikkatle kollayarak darbeye darbeyle, gerilemeye saldırıyla karşılık veriyor. Tablonun çerçevesi dışında kalan biz seyirciler ise, zamanın akışı içindeki hareketlerinin bakışımlılığını gözlüyoruz: ne kadar görkemli -ve bayağı- bir görüntü(9)!”

Bir bataklık içinde toprak bataklıkta olanı yutar, hareket edince daha hızlı yutar. Bir seyirci için de bataklığın içindekiler için de merak edilen sorular cevaplanamadan toprak yutar. Dünyayı kirletenler, işin birinci dereceden sorumluları, son süreçte dünyaya gözlerini henüz açmış bir bebek kadar “temiz” bir ölümle karşı karşıyadırlar. Diğer insanlar, seyirci olanlar ve seyirci bırakıldıklarını fark edemeyenler de katillerle aynı rolün içinde sonsuzluğa gömülürler. “Bir tarihin temeli ile kopmuş olan ilişkilerini düzeltmek zorunda kalmak, besbelli ki o tarihin sonunun göründüğünü gösterir. Mars’ın ölümü mü söz konusu? Ordularımızı ne yapacağız? Hükümetler nezdinde, yeniden gündeme gelen bu hayret verici soru sıklıkla sorulmaktadır.

Ama söz konusu olan bundan da daha fazlası: ilkel toplum sözleşmesini yeniden gözden geçirmenin ve de hatta yadsımanın gerekliliği. Bu sözleşme, bizi, iyi ve kötü günde, dünyanın yer almadığı birinci köşegen boyunca birleştiriyor; şimdi, tehlike karşısında birleşmeyi öğrendiğimize göre, öteki köşegen boyunca, dünya ile imzalanması gereken yeni bir ittifak gerekiyor: Doğayla Sözleşme. İki temel sözleşme kesişiyor(10).”

Dünyayı, bataklığın içindekiler ve karşısındakiler gibi bir sonun beklememesi için yeni bir sözleşmenin gerekliliğini savunan Michel Serres, “Doğal Sözleşme”nin yaratacağı toplumun ve toplumsal ilkelerin, geleceği bir nebze olsun garanti altına almak olacağını söylemleştirir. 

Ancak bu isteğini bireylerin, psikolojilerin ve bazı kategorilerin eleştirisi bağlamında ortaya koyması, çalışması açısından olumlu fakat realite içinde, sadece insanları gerçek bir sorgulamanın içine düşürmekten daha ziyade uzaklaştırır.

c. Toplumsal Ekoloji

Toplumsal ekoloji akımı ya da anlayışı henüz emekleme devresindeyken “ekofeministler ve biyobölgeciler” adı verilen akımlar ile ortak nitelikler taşımaktadır. Daha sonraki süreçte “ekofeministlerle ve biyobölgecilerle” ortak olan yolları ayrılmıştır. Bu akımın öncüsü Murray Bookchin’e göre toplumsal ekolojiyi diğer ekoloji hareketlerinden ayıran iki önemli unsur vardır. Bunlardan birincisi; diğer akımların sadece doğal kaynakların korunması yoluyla ya da bu konulara toplumu duyarlı hale getirmekle bu problemlerin çözüleceğine olan inançlarını paylaşmaması. Onların bu tutumunu Bookchin doğayı tahrip edici aklın devamlılığını sağladığından dolayı çok sert eleştirir. İkincisi; “Ekoloji hareketinde egemen olan diyalektik-dışı düşünüş, yaygın olarak ‘şayet redwood ağaçları da bizimkilerle kıyaslanabilen bir bilinçlilik taşıyorsa?’ gibi sorular üretir. Diyalektik süreklilikte kökleri olmayan, bu her şeyin önüne getirilen ‘şayet’ ile diyalektik usa meydan okumak budalalıktır. Her düşünebilir ‘şayet’in kendisi bir gelişim ürünü olarak açıklanabilen bir gizil güç olmak zorundadır. Gelişimsel bir süreklilikte kökleri bulunmayan, yalıtılmış durumda oradan oraya sürüklenen bir varyasımsal şayet anlamsızdır. Kaderci Jacques’daki Denis Diderot’un hoş karakteri Jacques, ustası gelişigüzel ‘şayet’lerle gönlünü çeldiği zaman hiddetleniyordu. ‘Şayet, şayet, şayet şayet deniz kaynasaydı bir sürü pişmiş balık olacaktı(11)!’ ” Toplumsal Ekoloji Felsefesi gizilgüç olarak gördüğü nosyonların ‘şayet’lere gereksinim bırakmadan toplumsal yapıyı değiştirilebileceğine inanır. Diyalektik-dışı tüm düşünüşlerin ‘şayet’ler içinde problemleri, bugünün özel sorunları olarak ileri sürmelerini göstererek Bookchin, diğer ekolojik etik anlayışların ne derece toplumsal ekolojinin uzağına düştüklerini gösterir.

Eğer insanı doğal evrimin bir parçası olarak görülürse o zaman insanı illa ki doğaya yapıştırmak gerekmez. İnsan özgür eylemlerini yine gerçekleştirebilir. Ancak bu gerçekleştirme eylemi, insanın kendini doğanın bir parçası, emanetçisi olarak görmesi nedeniyle farklı biçimlenir, ya da doğayla uygunluk taşır. Burada dikakt edilmesi gereken tehlike insanı doğaya yapıştırmamaktır. Eğer insanın kendisini tamamen doğanın bir parçası olarak görmesi sağlanabilirse, o zaman kendi için gerekli olan şeyleri terkettiğini görülür. Bu da insanın fenomenlerini tanımlayamamış olmasının verdiği naifçe fakat yanılsamalı sonuçlar doğurur.

Toplumsal ekoloji; aklı yeniden gözden geçirmeyi, ancak asla akıldan vazgeçmemeyi, özgürlük, ilerleme bireyleşme gibi kavramları yeniden ele almayı ama bunları diyalektik bir süreklilik içinde kendi fenomenleri ile birlikte, toplumsal ilişkiler bağlamında topyekün sorgulamayı serimlemektedir. Toplumsal ekoloji, anarşist ütopyaların toplumsal anarşizm çerçevesinde yeniden düşünülüp hayata geçirilmesi için modern dünyanın üretim biçimlerini ve mülkiyet ilişkilerini eleştirmektedir. “İnsanın doğaya müdahalesi doğal ve kaçınılmazdır. Böyle bir müdahalenin olmaması gerektiğini savunmak son derece şaşırtıcıdır. Çünkü insanlığın ikinci doğası basit biçimde biyolojinin ilk doğası üzerindeki dışsal bir yük değil, aynı zamanda birinci doğanın yapısındaki evrimsel sürecin de bir sonucudur. İnsanlığın doğayı dönüştürmesi ile ilişkili sözkonusu olan, bu uygulamanın gelişigüzel kestirilmiş, hissedilmiş ya da sezilmiş değil, ussal olarak geliştirilmiş nesnel bir ekolojik etikle tutarlı olup olmadığıdır. En azından böyle bir etik, gezegenin insan tarafından tutarlı olup olmadığıdır(12).”

d. Sorumluluk Etiği

Ekolojik etik tartışmasını alevlendiren, çevre sorunları ile ilgili (İnsan nedir? Doğa nedir? İnsan-doğa ilikisi nasıl düzenlenmelidir? İnsanın doğaya müdahale hakkı var mıdır? Ya da doğanın özne olarak bir konumlanışı var mıdır? gibi) sorulardır. Bu soruları felsefe tarihinde özellikle iki büyük filozof ile tartışma olanağımız vardır. Birincisi Aristoteles’dir; çünkü doğaya teleolojik bir anlam yüklemektedir. İkincisi Kant’tır; çünkü o da doğaya estetik bir özne olarak bakmaktadır. Hans Jonas bu iki klasik filozofla, özellikle de Kant’ın “kategorik imperativ”ine karşı gelerek sorumluluk etiğini geliştirmeye çalışmaktadır. “Jonas, günümüzdeki gelişmelere bağlı olarak, insanın edimlerinin farklılaştığı tutamağından kalkarak, etiğin edimlerle ilgili olduğunu vurgular. Değil mi ki insansal edimin doğası değişime uğramıştır, öyle ise etiğin kendisi için de bir değişim zorunlu hale gelmiştir. Hiç kuşkusuz Jonas, ‘günümüzdeki değişiklikler’ dile getirimi ile, modern teknolojiye gönderme yapmaktadır(13).”

Ekolojik etik günün gelişmelerini göz önünde bulundurarak bu yeni etiğin klasik etikten farklı olarak geleceğe de yönelmiş olmasını istemektedir. Bu yüzden yeni etiğin gelecek tasarımında sorumluluğu ön koşul olarak ileri sürmektedir. “Jonas, dünyevi olan gelecek etiğin ve yalnız rasyonel etiğe ait olan bu etiğin, nasıl gerçekleşebileceğini sorar. Bu soru ile birlikte yasa koyucuların ve devlet adamlarının, toplumun gelecekteki ‘ortak iyi’si açısından taşıdıkları ya da taşımaları gereken sorumluluk anımsanmalıdır. Jonas, yasa koyucu ve devlet adamının çabasını, içinde yaşanabilir bir politik alan oluşturmamak, şeklinde belirler. Ortaya konulacak politik yapının sürekliliği, yaşanabilirliğin denendiği boyuttur. En iyi olan devlet, her zamanki ve şu andaki içsel dengesiyle, geleceği de güvence altına alan devlettir. Böyle bir devlet, gelecek zamanlar için de en iyi olandır. Çünkü kusursuz bir düzenin ölçüleri değişmez. Bu ölçüler ise yasa koyucunun bilgeliğinin bir sonucu olmak zorundadır. Bütün düzenlerin, insanın tutkularından kaynaklanan bir düzensizliğin tehdidi altıında oluşu, devlet adamının yöneten bilgeliğini zorunlu kılar. Devlet adamının öngörüsü ise bilgelik ve ölçülülükten kaynaklanır(14).”

Jonas sorumluluğu iki şekilde temellendirmektedir. “Doğal; global sorumluluk ve yapay sorumluluk”. Birincisi ebeveynlerin sorumluğuna ikincisi kurumların sorumluluğuna işaret etmektedir. Öyle ise sorumluluk yalnızca olup bitmişle ilgili edimleri değil, olacak olanlarla ilgili edimlerimizi de kapsayacaktır ki yaşamın yeniden organizasyonunda bugünün problemleri aşılabilsin(15).

EKOLOJİK BİR TOPLUMUN OLANAKSIZLIĞINI DÜŞÜNDÜREN KATEGORİLERDEN REKABETİN TEMELLENDİRİLİŞİ

Rekabet, ekonomi bilimine ait bir kavramdır. Bu anlamda kavramın karşılığı; “Benzerlerinden daha çok satmak ve daha çok kâr etmek için yarışmadır”. Yarışanlarda “yarıştaş”dırlar yani rakiptirler. Rekabet anamalcı sistemin/kapitalizmin temel koşulu, itici gücüdür. Anamalcılık “gelişme farkları”na dayanır. Dolayısıyla çeşitli rekabet türleri anamalcı sistemin iç yapısı gereği oluşmuştur. Örneğin; tam rekabet (fiyatların üstünde denetleyici olmaması), eksik rekabet (fiyatların denetlenilmesi) gibi türleri vardır(16). (Konu gereği bunları hatırlatmakta yarar var, ancak daha geniş bir bilgi planı oluşturmak bu makalenin oylumu açısından mümkün değildir.)

İlk başlarda rekabet, anamalcı üretime ve klasik ekonomicilere bir doğa yasası gibi görünmüştü. Ama bu rekabet gün geçtikçe üretim yoğunlaşmasını doğurmuştu ve anamalcılığı tam karşıtı bir tekelciliğe dönüştürmüştür(17). Elbette bu devrede karşımıza en çok çıkan ikinci bir kavram daha bulunmaktadır; liberalizm. Liberalizm; her alanda bireysel özgürlüğün ve bireysel davranışların korunmasını savunmaktadır. Toplumsal çıkarların, bireysel çıkarın toplamından ibaret olduğunu ve bireysel çıkarı serbest bırakmakla toplumsal çıkarın da gelişeceğini savunmaktadır(18).

Bu ekonomik ve siyasal (özet) arkaplan eşliğini kaybetmeden bu kavramın çözümlemesine şu sorular eşliğinde başlanabilir. Rekabet bir dönem(sel) kategori midir? Rekabet insanın doğasında var mıdır? Yoksa kazanılmış dışsal bir durum mudur? Rekabet bireyleşme(19) yöneliminin olmazsa olmaz bir basamağı mıdır? Yabancılaşma rekabetin kaçınılmaz bir sonucu mudur? Fabrikalarda/işyerlerinde çalışanlar arasında özellikle rekabetçilik neden aranan bir özelliktir? (Ve bu bağlamlarda çoğaltılacak başka soru(n)larda bunlara eklenebilir.)

a. Rekabet Kategorisinin İnsan Doğasındaki Yeri ve Kökenleri

Öncelikle bu çalışma açısından şu belirtilmeli. Rekabet kavramı tartışması, “insanın sınırlarını” çizen psikologların dışında cereyan etmelidir. Bunun nedeni rekabetin dinamik (değişken) ve ekonomik bir kategori olmasıdır. Rekabet bireylerin bütün “alternatif maliyet hesapları”na rağmen bireyler arası ilişkilerden dolayı doğar. “Değer” de böyle bir kategoridir. Daha açıkçası E.Fromm’un dediği gibi, insan araştırmaları ve ruhbilim, sınırlama ve belirlenimler dışında başka bir kaynaktan beslenir. E.Fromm Özgürlükten Kaçış adlı eserini diğer çalışmalardan şöyle ayırır: “Freud’un görüşünün tersine, ruhbilimin temel sorununun, şu ya da bu güdüsel gereksinimin doyurulması ya da ortadan kaldırılması sorunu olmadığı, bireyin dünyayla belli bir alamda ilişkili bulunması sorunu olduğu varsayımına dayandırılmıştır; ayrıca da, insanla toplum arasında ilişkinin durağan bir ilişki olmadığı noktasına dayandırılmıştır(20).”

Elbette burada gözden kaçırılmaması gereken birkaç şey daha vardır. Rekabeti yaratan şeyin tarihsel bir arkaplanı olabileceği düşüncesi ki bu tamamen doğrudur. İkinci olarak da bireyleşme/özgürleşme gibi belirgin kaynaklarla iş gördüğü düşüncesi ki bu da tamamen doğrudur. O halde “kişileşme eğilimi ilkel çağlardan itibaren var değildir.” gibi bir saptama doğrudur. Çünkü E.Durkheim’ın da belirttiği gibi bireyleşme; ancak atomizasyonun, işbölümünün, uzmanlaşmanın yoğun olarak yaşandığı çağlarda kendini eleverir. “[t]arihte ne kadar ileri gidersek, her şeyin o kadar çok değiştiğini görürüz. Öncelikle toplumsal kitlenin içinde kaybolmuş olan kişilik ortaya çıkmaktadır. Daha önce sınırlı ve az saygı gösterilen bireysel yaşamın alanı genişler ve ahlaksal saygının önemli konusu haline gelir. Birey, kendisine verilen şeyleri kendi kendine kullanmak, dünya için kendine en uygun gelen betimlemeleri yapmak, yapısını özgürce geliştirmek üzere gitgide daha çok genişleyen hakları kazanır(21).(…)” / (E.Durkheim’ın Tezini destekler bir başka alıntı da hemen E.Fromm’dan yapalım.) “[y]aşamımızı Tanrının ilkelerine göre düzenlemek yerine, insan biçimli bir Tanrıya çocuk gibi bağlanarak yaşadığımız için bizler Ortaçağın dinsel kültüründen çok, puta tapan ilkel kabilelerin dinsel kültürüne yatkınız. [Ça]ğdaş insan kendini metaya dönüştürmüştür, yaşama gücünü en fazla kâr getirecek bir yatırım olarak görmekte, kişilik pazarında yerini almaktadır. Kendisinden diğer insanlardan ve doğadan kopmuştur. Artık tüm dileği hünerlerini, bilgisini ve kendisini yani ‘kişilik paketini’ alışverişin kendisi gibi dürüst ve kârlı olmasını, isteyen birisiyle değişmektedir(22).”

Şimdi, makalenin başından beri yapılan/oluşturulan kabuller üzerinden bir sonuca varabilir. İnsanı iki tür güdülenme/motiv rekabet içine sokmaktadır. Bunlardan birisi tarihsel süreç yani bilgisel gelişim bireyin kendi kendine yetmesini sağlamakta dolayısıyla birey kendi dışındakileri kendisini sömüren bir yiyiciler grubu olarak görmektedir. Böylesi durumda sıradan insanı “yarışma”dan koparmak için çabalamaktadır. Tıpkı büyük şirketlerin gerçekleştirdiği evliliklerin sonucu olarak küçük şirketlerin pazarsız kalması gibi. İkinci süreç direkt ekonomik bir anlayış “kendi seviyendekini yok et, böylece rahat yaşa”. Birinci anlamda insan; doğaya, diğer canlılara karşı mücadele etmekte, ikinci anlamda insan; türdeşine karşı mücadele etmektedir. Peki bu rekabet kaynakçaları o halde doğuştan mı getirilmiştir? Elbette hayır. Bunun ispatı ilksel kabilelerin bazılarına bakılarak görülebilir. (Görülmeyebilir de. Ancak unutulmamalı ki böyle yaşayan bir tek kabile ya da toplum adacığı [rekabetsiz yaşayan] bile keşfedilmişse bütünlük parçalanmış olacaktır. [Bu bizim doğamızda rekabetin olmadığının da ispatı olacaktır aynı zamanda.] Bu da bizi/insanı yokoluşa yönlendiren her şeye karşı umut içinde mücadele etmeye yöneltecektir. Wilhem Reich’in eserlerinde böyle adalara rastlandığı belirtilmektedir.)

b. “Rekabet”in Bir Yansıması Olarak Yabancılaşma

XVIII. yüzyıldan önce rastlaşmadığımız (ender olarak çıkarım sayabileceğimiz) kavramlardan biridir yabancılaşma. Özellikle modern batı yazınında yabancılaşma konusu; laik felsefeye Hegel’le, iktisat ve siyaset alanına Marx’la giriş yapmıştır. Örneğin Genç Hegelcilerden Bauer’e göre yabancılaşma şöyle tanımlanmıştır: “Dinsel inançlar, özellikle Hristiyanlık, insanın bilincinde bu bilince ayrı bir güç olarak karşı çıkarak, bölünme yaratıyor. Böylece din, kendinden yabancılaşmış öz-bilince ilişkin bir tutumdur(23).”  Feuerbach’a göre yabancılaşma; “…, dinin, özellikle Hristiyanlığın, nesnel özünün insanın özünden, yani duygudan, başka bir şey olmadığıdır. Şu halde dinbilim, kökende, antropoloji ile özdeştir. Ama bu, ruhbilim ile hayli yüklü antropolojidir. … Marx için yabancılaşma,  insanın gerçek özünden (varlığından) uzaklaşmak demektir. Bu olgu insanı kendi doğasına ve içinde yaşadığı topluma yabancılaştıran emek süreci, işbölümü ve onların dayandığı özel mülkiyet ilişkisinden kaynaklanır(24).”

Görülen odur ki rekabet kategorisi ekonomiye dinamiklik kazandırmıştır, kazandırmış olduğu bu dinamiklik de bireyleri/toplulukları/toplumları hayatta kalabilmek için etkinliğe zorlamıştır. Bireyin doğasında bulunmayan fakat ilişkilerinin bir sonucu olarak doğmuş durumlardan (zorunluluk yasasıymış gibi) bahsedilmeye başlanmıştır. Birçok bilim adamına/sosyal bilimciye göre yaşamda çok net olarak görülen bu yasalardan biri de yabancılaşmanın kaçınılamazlığıdır.

O halde bu teorik belirlenimler açısından pratik bir sorun doğmaktadır; bu da bazı işletmelerin “rekabetin verimliliği arttırdığı masalı”dır. Böylesi bir masalın gerçeği şudur: Onsekizinci hatta onaltıncı yüzyıldan beri daha fazla kâr elde etmek (ya da biraz daha hızla yuvarlanarak uçurumun kıyısına yaklaşmış olmak). Verimlilik niçin artmalı? Daha çok kâr elde etmek için mi? İnsanlığın bundan ne kazancı olacak? İnsan, insansız insan kalabilecek mi? Hey yarışcı amacın ne? Elbette E.Fromm’unda belirlediği gibi kötülük de iyilik de insana özgü bir olgudur. Rekabet klasik liberallerin göremediği kadar yıkımı getirmiştir, yaşamda, sırf “üstünlük ruhuna” sahip olanlar önemli görülmüştür. Yani başarı durumuna göre roller dağıtılmıştır/verilmiştir ve bu roller kutsanmıştır. Böyle olunca ilkel dinlere tapan ilksel insanlar gibi makinelere/patronlara/yöneticilere  tapma başlamıştır. Her çalışan tanrısına yaranabilmek için onun verimlilik teorisine uymuştur, arkadaşının hatasını anında “gammazlamıştır”. İspiyon, en az zamanda en çok iş çıkarma, en az maliyete en çok kâr getirme,… en yüzeysel şeyleri en derinmiş gibi gösterme,… hayatın onaltıncı yüzyıldan beri en çok yükselen değerleridir. Bireyler ve toplumlar açısından bunlar birer kimlik erozyonu yaratmıştır.

c. Rekabet: “Homo Homini Lupus(25)”

“Bireyleşme sürecinin diğer yönü, giderek artan yalnızlık’tır. İlk bağlar, kişinin dışındaki dünyayla temel bir’liğini ve güvenlik duygusunu vermektedir. Çocukta bu dünyadan ne ölçüde sıyrılıp çıkarsa, o ölçüde yalnız olduğunun ve başkalarından ayrı bir varlık olduğunun bilincine varmaktadır. Kişinin kendi bireysel varoluşu ile kıyaslandığında son derece güçlü ve yenilmez ve çoğu kez de ürkütücü ve tehlikeli olan bu dünyadan ayrı olma bilinci, bir güçsüzlük ve kaygı yaratmaktadır. Kişi o dünyanın ayrılmaz bir parçası, bireysel olasılıkların ve sorumlulukların farkında olmayan bir parçası olduğu dönemde, ondan korkması gerekmiyordu. Ama birey haline gelince, tek başına kalmıştır ve dünyayı, bütün tehlikeli ve kendisini yöneten yönleriyle karşısında görmektedir(26).”

İşte bu kopuştur insanı yalnızlık kaygısı içerisinde saldırganlaştıran, başkaları ile rekabet içine sokan, kendini çevresine uyum sağlayarak var edecek hayvan gibi olduğu düşüncesine yönelten, kendini koşulların biçimleyicisi olarak görmesini sağlatan, her şeyden öte kendini sürekli bir yarış hissi içinde hissetmesini sağlatan da budur. [S]onuç olarak kişiliğinin biçimlenmesinde birinci dereceden önemli olan işte bu duygusudur insanın.

Fazla söze ne hâcet her şey zaten ortada. “…Avrupa ve Kuzey Amerika’da zafer kazanan bürokratik-endüstriyel toplum, yeni bir insan tipi yaratmıştır; bu tipi, şirket insanı, robot insan ve homo consumens (tüketim insanı) olarak adlandırabiliriz. Buna ek olarak o bir homo mechanicus’tur (mekanik insan); bununla mekanik olan her şeyin çekimine kapılan ve canlı olana karşı eğilim gösteren makine adamı söz konusu ediyorum(27).”

d. Rekabet: “Her Şey Bir İnsanı Sevmekle Başlayacak(28).”

İnsanlar almaktan çok vermeyi, yıkmaktan çok onarmayı, savaşmaktan çok beraberliği rekabet ettirdiklerinde kişiliklerinin özgürleştiğini göreceklerdir. Yoksa rekabet insanı kemiren büyük bir motivasyon olarak yoluna devam edecektir. 

ÖNERİLER VE İLKELER*

I- “Şeylerin dünyasından başka bir şey olmayan bu dünyayı ne bir tanrı ne de bir insan yaratmıştır; o ölçülere göre alev alan ve ölçülere göre sönen ebedi bir ateştir ve hep böyle kalacaktır.” – Herakliteos, W. Kapelle, Die Vorsokratiker. “Doğa yasaları yokedilemez. Çeşitli tarihsel koşullara bağımlı olarak, bu yasaların yalnızca biçimleri değişebilir.” – Karl Marx, L. Kugelman’a, 11, VII, 1868.

Bu dünya gerçektir, ona müdahale edilmedikçe yasallığını döngüsel olarak sürdürecektir. Her müdahale onu rotasından uzaklaştıracaktır. İnsan kendi rotasını çizerken, bilincini ötekilerinin de rotasına bağlı olarak belirlemelidir. Özgürlük ve istenç geleceğin sorumluluğu altında benin dışındaki benlerle ilişki kurmayı beceren benin üretimi olacaktır. Aksi takdirde doğa kendi yasallığını, karşı-doğada da kendi yasallığını uygulamak için dünyayı uçuruma doğru sürükleyecektir.

Doğa kendinden bir bilince sahip olmadığına göre, karşı-doğanın, nesneleşen bu doğaya sorumluluğu daha da fazlalaşmalıdır. Bu yüzden dönemsel söylemlerin hiçbiri mutlaklaştırılmamalıdır. Hatta en önce dönemsel söylem kategorileri yokedilmelidir. Örneğin “rekabet, ilerleme…” gibi. 

II- “Bütün şeyler eğer tek bir ilkeden meydana gelmeseydiler birbirlerini etkilemeleri mümkün olamazdı; örneğin sıcak bir nesnenin soğuması ve tekrar ısınması gibi. Zira birbirine dönüşen ısı ve soğukluk değildir; tersine temelde yatan madde değişmektedir.” -Apollonialı Diogenes, W.Kapelle, Die Vorsokratiker.

“Olabilecek olan dünyaların en iyisinde her şey en iyi biçimdedir… Evren, ne türlü olursa olsun, tıpkı bir okyanus gibi tek parçadır; en ufak bir hareket, uzak mesafelere kadar etkisini yayar; bu etki mesafeyle orantılı olarak gittikçe azalsa bile yine de bu böyle olur… Evren, en büyük birlik içinde en büyük çeşitliliği içerir… Gerçekten de olabilir bir dünya, birlikte-olabilirlerin bir toplamıdır ve toplamın ögeleri, birer tam kuram’dır. Ama bir tam kavram, ancak kendileriyle içten ilişkili olduğu öteki kavramlarla olan bağıntılarıyla tanımlanabilir. Bunun için bunların tümünü değiştirmeden içlerinden birini değiştiremeyiz.” -Leibniz, Theodicée.

Entropi ve kuantum mekaniğindeki “kelebek etkisi” doğanın ve karşı-doğanın en temel en çıplak gerçekliğidir. O halde bu gerçeklik aynı zamanda insanı tüm etkinliklerinde bilinçli davranmaya zorunlu kılmıştır. Bütünlük parçaların geçirgenliğindeki içsel dinamikler aracılığıyla olduğundan, doğayla karşı-doğa arasındaki bağ, bütünsel olarak, her eylemin, toplumsal ve tarihsel olduğunu göstermiştir. Öyleyse insan zorunlu olarak ötekine mecburdur. Öteki nesne(l)leştirilse de bir töz olarak öznedir. Her eyleyen ötekine mecburiyetinden dolayı bilincini ve etkinliğini bütünlüğe zarar vermeden kurmak zorundadır.

II- “Doğa kendisiyle yetinir” – Demokritos, W. Kapelle, Die Vorsokratiker. “Doğayı izleyin” -Bir Stoa atasözü. “Doğa hiçbir zaman kendi yasalarına karşı çıkmaz.” -Leonardo da Vinci, Notebooks, Sec.II, “İnsan, dünyanın problemlerini çözmek için değil, ama problemin nerede oluştuğunu aramak ve sonunda da kavranabilir olanın sınırında durabilmek için doğmuştur.” -Goethe, Eckermann, 15.10.1825.

İnsan artık doğayı bir tavuğun yumurtadan çıktığı kadar doğal bir biçimde içine sindirebilmelidir. Ya da bir bebeğin büyümesi gibi onun içinde geliştiğini kabullenebilmelidir. Problem “unutmak”ta, unutulan şeylerin ihaneti içinde kaybolmakta gizlidir. Bu yüzden öyle eylememiz lazım ki bu eylemimiz sürekli geleceği de içinde barındıran, yerelliği de içinde barındıran, izlenmesi zorunlu olan ve kavranabilirliği herkesçe bilinen iyiye güzele yönelmiş geçmişin şimdideki tohumu olmalıdır. İnsan, bunu ütopyaları aracılığıyla başardığı gibi realiteye uyum sağlayacak etkinlikleri aracılığıyla da gerçekleştirebilir. İnsan olanaklar varlığıdır. Doğa olanaklarını bu olanaklar varlığına da sonuna kadar açmıştır.

IV- Felsefe-bilim-sanat-politika ideolojik olarak öyle yapılandırılmalıdırlar ki tüm yaşam onların içinde “yabancılaşmamış” şeyler üretebilsin. Komünizm buna potansiyel örnektir. Dünyanın üzerinde bir hayalet dolaşıyor. Bu da insanlığın geleceğinin kılavuzudur. İnsanlık yukarıdaki diğer üç öneriyi ancak komünizmin gerçekliğinde yaşatabilir ve komünizm praksisinde yeniden bugünün sürecinin oluşturduğu “gerilim”i azaltabilir. Bu yüzdendir ki öncelikle aşılması gereken, sınıfların varlığıdır. Ekolojik toplum ancak böyle bir dünyada olanaklıdır.

Bu yazının orijinaline şuradan bakabilirsiniz:

Ekolojik Bir Topluma Doğru– Towards Ecological Society”, içinde Ekoloji Politik- Ecological Politics, (haz. Göksel N. Demirer- Tezcan E. Abay), Özgür Üniversite Yayınları: Ankara, 2000, ss. 76-102.

DİPNOT

  1. Çevre Sorunları Nedenler Çözümler, N. Ejder-İ. Erdoğan, Doruk Yay.-Ankara-1997, s.45-46
  2. N.Ejder-İ.Erdoğan, a.g.e, s.82
  3. [Robin Attfield, The Ethics of Enviromental Concern, S.2]den alıntılayan Harun Tepe, “ ‘Çevre etiği’: ‘toprak etiği’ mi yoksa ‘insan etiği’ mi” Felsefelogos Dergisi, sayı 6, Bulut Yay., İst., s.43
  4. Küçük Güzeldir, E.F.Schumacher, Çev. Osman Deniztekin, Cep Yay., İst., 1995
  5. a.g.e. s.15
  6. a.g.e. s.24
  7. E.F.Schumacher, a.g.e., s.237
  8. Doğa ve Çevre Üzerine, J.Krishnamurti, Çeviren Hurgül Demirdöven ve Deniz Demirdöven, Ayna Yay., İstanbul, 1999, s.11-13
  9. Doğayla Sözleşme, Michel Serres, Çeviren Turhan Ilgaz, YKY, İstanbul, 1992, s.13
  10. Michel Serres, a.g.e., s.27
  11. Toplumsal Ekolojinin Felsefesi, Murray Bookchin, Çeviren: R.G. Ögdül, Kabalcı Yay., İstanbul, 1996, s.47
  12. Murray Bookchin, a.g.e., s.147
  13. Hans Jonas’ın Ekolojik Etiği, Sinan Özbek, Felsefe Tartışmaları Dergisi, sayı 18, Ağustos 1995, s.101
  14. Sinan Özbek, a.g.e., s.105
  15. Bkz. Sinan Özbek, a.g.e., s.100-113
  16. Bkz : Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 5.cilt, s.318
  17. Bkz : Orhan Hançerlioğlu, Ekonomi Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul
  18. Bkz :  Adam Smith, Ulusların Zenginliği, Alan Yayıncılık, İstanbul
  19.  Bireyleşmek; birey haline gelmek. Bireycilik; toplum içinde, topluluğu bırakıp bireyi öne alan ve ona büyük önem veren öğreti. Bireysel; bireyle ilgili olan.” Anlamında kullanılmıştır.
  20. Erıch Fromm,Özgürlükten Kaçış, Çev.Şemsa Yeğin, Payel Yayınları, İstanbul, s.26
  21.  Emile Durkheim’ın “Leçons de Sociologie. Physique des moeurs et du droit” (Paris, P.U.F.,1950, s.69-70) adlı makalesinden alıntılayan Armand Cuvıllıer, Felsefe yazarlarından seçilmiş metinler, çev.M.Mukadder
  22.  Erich Fromm,Sevme Sanatı,Çev.Işıtan Gündüz,say Yayınları,İstanbul,syf.100-10
  23. Doğu Ergil, Yabancılaşma ve Siyasal Katılma, Olgaç Yay., Ankara,s.33
  24. Doğu Ergil, a.g.e., s.34-35
  25. İngiliz filozof Hobbes’in sözü: “İnsan insanın kurdudur”
  26. Erich Fromm, Özgürlükten Kaçış, çev.Şemsa Yeğin, Payel Yay., İstanbul, s.39
  27. Erich Fromm, Sevgi ve Şiddetin Kaynağı, Çev.Selçuk Budak, Öteki yay.,Ankara,Syf.56
  28. Türkiyeli yazar Sait Faik Abasıyanık’ın söylediği bir söz.

 *Buradaki aforizmaların tamamı için kaynak: “Aforizmalar”, Nejat Bozkurt, Felsefelogos Dergisi, Bulut Yay., İstanbul, sayı 6, 1999, s.7-18. 

Yorum Yap