Bu yazı (rüyadan) uyanmak ile ilgilidir. Yaşamın anlamını yitirmemek için çabalayan karakterlere dair spekülatif bir incelemedir. Söz konusu karakterlerden biri kadın, diğeri erkektir, birbirleriyle evli olup orta-üst sınıf bir aileye mensupturlar. Bu orta-üst sınıf burjuva ailesini inceleme fikri, onların hem nev-i şahsına münhasırdır hem de kendi sınıfsal karakterisliklerini taşıdıklarına duyulan inançtır. Ayrıca bu filmi incelemenin bir başka nedeni de, bu aile fertlerinin ortak bir soruna tepki veriş biçimlerindeki benzerlikleri ve farklılıkları önemsemektir. Bu benzerliğin ve farklılığın neden gerçekleştiğini araştırmaya çalışmak ise bu yazının temel eğilimidir.

Bir film: Gözleri Tamamen Kapalı

Gözleri Tamamen Kapalı Stanley Kubrick’in senaryosu üzerinde uzun süre düşündüğü ve ölümünden bir kaç ay önce tamamlayabildiği bir film. Kubrick, Sigmund Freud’un yakın bir arkadaşı olan Arthur Schnitzler’in Traumnovella adlı romanından esinlenerek/uyarlayarak senaryoyu oluşturur. Filmde kırkına merdiven dayamak üzere olan orta-üst sınıf New York’lu bir burjuva ailesinin hikayesi anlatılır. Hikayede özellikle cinsellik teması üzerinden “sevgi”, “aşk”, “güven” kavramları sorgulanmış ve bunların toplumsal bedenlerin inşa edilişinde sosyolojik olarak ne gibi kabullerle yeniden üretildiği gözler önüne serilmeye çalışılmış.

Filmin hikayesi özetle şöyle gelişmektedir: Sosyete doktoru olan Bill ve batmış bir sanat galerisinde sanat yönetmeni olan (Bill’in karısı) Alice bir baloya davetlidirler. Her ikisi de göze çarpacak kadar hoş olan çift, davete icabet ederler. Balo inanılmaz kalabalıktır ve birbirinden şık insanların albenilerinin yarış arenası gibidir ve gerçekten mekan bir arena kadar büyüktür. Bill ve Alice bir ara birbirlerini kaybederler. Sonra küçük göz temasları ile birbirlerini yakalamaya çalışırlar ama gece son buluncaya kadar bu buluşma gerçekleşmez. Ertesi gün evde sevişme öncesi dumanlı bir esrime içinde iki sevgili bir önceki gece hakkında konuşmaya başlarlar. Bill, karısının önceki geceye dair basit soruları karşısında çok zorlanır. Zorlandıkça, karısının daha önemli sorularını cevaplamak zorunda kalır. Bunlardan biri Alice’in “Sen beni neden seviyorsun?” sorusudur. Bill soğukkanlılık görünümü altında içine düştüğü durumdan çıkmaya çalışırken, Alice’in çok özel bir deneyimi ile karşılaşır!

Alice Bill’in gözlerinin açılmasına sebep olan deneyimi/hikayeyi anlatmaya başlar. Alice tatil için gittikleri Morocco’daki bir otelde Bill’e hem gelecekten bahsettikleri hem de seviştikleri bir geceyi hatırlatır. Oysa Bill’in o geceyi hatırlaması için yeterince uyaran vardır. Alice o gece aslında başkasını düşünmekten kendini alıkoyamadığını, üstelik o gece boyunca kendisinin her şeyden vazgeçmeye hazır olduğunu ifade eder. Bill tam bir şok geçirir, kendi güvenlik alanından, hem de bildiğini sandığı soruların cevap alanından dışarı çıktığını anlar. İşte o an: Yalnızlık, korku ve savrulma ile başı döner!

Bu deneyim, Bill’in Alice ve evliliğine yüklediği anlam demetinin elinden kayıp gitmesine, sarsılmaz aile hayatının sallandığını hissetmesine, bir tür hayal kırıklığı yaşamasına yol açar. Bill artık gözlerini açmak durumunda kalır. Çünkü sevgi, varolanda değil, varolanı mümkün kılan incelikten doğuyorsa, Bill ancak sevgiyi bu şekilde kavrarsa gözlerini tamamen açabilecektir. Talihi varsa bu açıklık uyanmasına sebep olacak ve içine düştüğü sarsıntının etkisi bertaraf edilebilir hale gelecektir. Fakat Bill’in gözlerini açması şimdilik uyanmasına yol açmaz, bu açıklık yetersizdir!

Bill’in imdadına bir hastasının ailesinden gelen telefon yetişir. Hastayı ziyaret için, şimdiye kadar huzur içinde dolaştığı ama, artık yabancılaştığı bu yuvadan kendini dışarı atar. Gözleri giderek daha çok açılsa da tebdil-i mekan Bill’i ferahlatmaya yetmez, halen Alice’nin hikayesinin içindedir. Bill hastasının evine vardığında, hastasının öldüğünü öğrenir! Bill teamül gereği hastasının kızını teselli etmek isterken, cenazenin yanı başında, hastasının kızı Bill’e aşkını itiraf eder, üstelik kız evlenmek üzeredir. Bill’den kendisine “dünyasında küçük bir yer” açmasını ister! Bill bu aşk ilanını nazikçe reddeder ve cenaze evinden ayrılır. Hastasının kızının yaptığı bu ilginç teklif de Bill’i Alice’in hikayesinin kendi üzerindeki etkisinden kurtaramaz. Bill sarsılmadan yoluna devam eden uyurgezer gibidir. Uyurgezerlik uykudan çok uyanıklığa yakındır ama uyanıklığın güzelliğinden yoksundur. Çünkü uyurgezerin bilinci de algısı da tek boyutlu çalışır. Bill için bir kere Pandora’nın kutusu açılmıştır ve her şey üst üste gelmeye başlamıştır. Yolda düşünceler içinde yürürken fahişe Domino tarafından ayartılır! Ancak Bill de Domino’nun peşine takılmaya teşnedir. Domino ile Bill Domino’nin evine giderler ve aralarında erotik bir tanışma sohbeti başlar. Bu sohbet Bill’i Domino’yla sevişmek düşüncesi karşısında düştüğü kararsızlıktan giderek uzaklaştırır. Muhtemelen Bill erotizmin kapalılık ve oyun dolu gizilliğini kendi davranışları için yeterince şatafatlı bulmaktadır. Bu şatafat, orta-üst sınıf bir erkeğin nesneler karşısında takınacağı tavra belirli bir açıdan soğukluk verecektir. Çünkü o metalar dünyasında da fahişeler dünyasında da yeterince güçlüdür. Metalarla ya da fahişelerle kurulan duygusal iletişim bu gücü zayıflatacak ve elde varolanın değerinin artmasına yol açacaktır.

Walter Benjamin, kapitalizmin yapısal analizini yaparken sık sık fahişe ve meta arasındaki benzerliklere ve farklılıklara değinir. Belki de durum sanıldığı gibi değildir ve daha psişik bir nedeni vardır: Bill başkalarını düşünemeyecek kadar Alice’indir ama o zaman da neden Domino’nun peşine takıldığı açıklanmaya muhtaç kalır? Elbette kolayca onu oraya sürükleyenin hınç duygusu olduğu düşünülebilir. Peki o zaman neden Domino gibi zarif ve hafifmeşrep bir kadın bile onu böylesi bir hikayeye karşı küçük bir hınç provası için yoldan çıkaramaz? Kim bilir, Bill’in hınç duygusu ya olgunlaşmamış ya da rasyonel baskı ile terbiye edilecek kadar zayıf. Bir başka ifade ile Bill’in içine düştüğü bu durum şöyle de özetlenebilir: İçine düşülen durum bir sınırın silinmesidir, rasyonelliğin bir şeyi telafi etmek ve etmemek arasında gidip gelişinde, korunaklı ve ayrıcalıklı yapıların silinmesidir. Daha açık bir şekilde söyleyecek olursak Alice ve Domino’nun aynı andaki varlığı, ev ve evlilik diye adlandırılanın anlamının tehditidir.

 Zaten olan olur ve Bill, Alice’sine dönmek için ilk fırsatı değerlendirir; o fırsat hiç gecikmeden Alice’in “eve dön” telefon çağrısı ile birlikte ortaya çıkar. Bill için hiç bir şey bitmez, eve gitmeden önce bir şeyler içip kafasını toparlamak ister ve uğradığı bir jazz kafede eski bir arkadaşı ile karşılaşır, biraz laflar ve eve döner. Arkadaşı Bill’e uğurlu gelmeyecektir. 

Çünkü uğur kaderini yaratana, karakteri olana talih dönümlerinde müjdelenecek olandır. Oysa Bill halen ne olup bittiğini anlamaya çabalamakla vakit kaybetmektedir, bu kayıp kaderin boyunduruğunu güçlendirmektedir ve her karşılaşma yeni bir uğursuzluktur. Uğursuzluğu anlamak, uğuru anlamak gibi kaderini yaratana, karekteri olana verilidir. İşte bütün hikaye de o jazz kafedeki karşılaşmadan sonra kopar. Artık dizginler gevşeyecek, Bill tam bir bilinçsizlik içinde Alice’in “o özel geceye dair” anlattığı hikayeye karşı konum almak için her şeyini vermeye hazır olduğu sanısıyla hareket edecektir. Bu hareket düpedüz bir maceradır. Macera kaderin savurmasının, yaşamın sürüklenmesinin kalbinde cereyan eder. Macera serüvencinin iradesine bürünmüş yalancı bir iradedir. Serüvencinin iradesi geleceği fethe yönelik değildir, onun geçmişi fethetmekle derdi vardır. Bu yüzden şimdinin tüm yoksunluklarına rağmen olanakları harekete geçirir ama maceracının iradesi bir zengin çocuğunun varlıklılığından doğan inatçı bir zırlama gibidir. Bill kaybettiği özgüveni tekrar yapılandırmak ve egosunu güçlendirmek için maceranın kollarına atlar, amacı çalınan geleceğini geri almaktır. Bu yüzden Bill arkadaşından rica minnet aldığı bir şifreyle maskeli bir baloya, yüksek sosyetenin düzenlediği özel seks partisine katılır.

Bu esnada Alice evdedir, kızıyladır ve her zamanki rutin içinde yaşamına devam etmektedir. Bill partide deşifre olur. Partinin düzenleyicileri davetsiz misafirin davete nasıl katıldığını deşifre etmek ister. Bill gerçeği söyleyemez ama Domino, bir önceki gece tanıştığı fahişe, kendini Bill için feda eder, çünkü Bill’in nezaketi ve koruması gereken bir aile bağı vardır, kendisinin ise neredeyse bir hiçi! Partinin düzenleyicileri Bill’i maskesinden ve kostümünden arındırarak çırılçıplak bırakırlar, sert bir şekilde uyarırlar ve salıverirler, fakat Domino’yu ölümle cezalandırırlar! Maceracı için ölüm bir hatadır. Bill için de maceranın getirdiği ölüm sadece kısa bir sürelik vicdan azabıdır. Vicdan azabının çözülmesi hayatın normalleşmesi ile son bulur, ölü öldüğü ile kalır, sağ yaptığıyla. Nitekim Bill bu cezayı içine sindiremez ama buna karşı pek bir şey de yapamaz. Balo elbiselerini kiraladığı yere geri götürür ve orada da küçük bir ayrıntıyı öğrenir: dükkanın sahibi Rus kendi küçük kızını pazarlamaktadır! Bill tanık olduğu her durum karşısında artık giderek kendi gerçeğine, Alice’ın hikayesinin sıradanlığına biraz daha inanmaya başlar ve o hikayenin gerçeği ile yüzleşmesi gerektiğini anlar. Fakat bu Bill için yeterince kolay olmaz, çünkü Bill halen yüzleşmek isteyip istemediğini düşünmektedir. Kaderinin yarattığı fırtınada macera bitmez, Pandora’nın kutusu kapanmaz, böylece yüzleşilebilecek bir deneyim de yaşanmaz. Aslında kaderin tüm insanları gibi Bill’de Alice’in hikayesinin içinde savrulur, kendisine bir yer arar, bulduğu hiçbir yer onu tatmin etmez.

Sonunda kontrolden çıkan hayatını yeniden onarmak için, bilmediği yollardan çıkıp, eski bildiği şeylerle yol almaya karar verir. Bu, hep iş işten geçtikten sonra söz vermek âdedini tutturanların tutumudur. Yani kaldığı yerden yola devam etmek için eve döner. Ancak aksilikler bitmez! Alice uyumaktadır ve kötü bir rüyanın/ kabusun içinde sayıklamaktadır. Bill Alice’i içine düştüğü kabustan uyandırır. Alice Bill’e bu uyandırmaya karşılık ikinci kez bir şeyler anlatır. Bu kez anlattığı arzu dolu bir hayal değil, kabustur. Kabusta Bill, kızını ve Alice’i çıplak bir şekilde kalabalık içinde yalnız bırakır, onlardan uzaklaşır, Alice buna üzülmez ve o kalabalıktaki pek çok insanla birlikte olur. Artık bardağı taşıran son damla düşmüştür. Bu kabus Bill’in gözlerinin sonuna kadar açılmasına yol açar. Fakat ilkinde olanın aksine, Bill bu anlatıya karşılık öfke, hayal kırıklığı, yalnızlık duymaz aksine dile getirilenin gerçekliğiyle karşı karşıya kalmayı tercih etmiş gibidir. Bu, Bill’i itirafa zorlar. Alice’e son üç gece boyunca yaşadıklarını aktarır!.. Bu her ikisi içinde rüyanın sona ermesi değil, uzun sürmüş bir uykunun sona ermesidir. Çünkü uyku sona erer ve gözler tamamen açılır. Gözler faltaşı gibi açıktır! Sabahın ilk ışıkları ile artık Harford ailesi başkalaşmıştır!

O gün kızlarıyla çıktıkları noel alışverişinde, iki yorgun savaşçı arasında şu minvalde çok kısa bir diyalog geçer:

“Bill- Ne yapacağız şimdi?

Alice-Hiç bilmiyorum…

Bill- Bir rüya asla bir rüya değildir.

Alice- Ama uyandık.”

Bir kadın ve bir erkek: Alice ve Bill

Alice’in filmin başından beri edindiği açık, sorgulayıcı ve itirafçı konum, sorunların karşısında “tedavi edici” görünmektedir. Burada tedavi edicilikten kasıt; evliliğin her ne olursa olsun korunması değil, bilakis her ne olursa olsun insansal deneyimin bilince çıkarılması ve yaşantının korunması konusunda daha açık olmasıdır. Kimileri, elbette filmin sonundaki diyaloğa bakıp Alice’i orta-üst sınıfın aile konusundaki tutumuna benzer bir refleksi taşıdığını söyleyebilir. Hatta aile kurumunu fetişleştirdiğini de. Fakat bu teşhislerde bir sorun vardır, o da sonuca bakılarak değerlendirmenin yapılıyor olmasıdır. Oysa sonucu da içerecek şekilde filmin bütününe bakıldığında Alice açıklıktan yana tavır almış, arzular, rüyalar ve karmaşık ilişkiler karşısında tüketici ve bastırıcı bir tutum benimsememiştir. Film boyunca en fazla görünen karakter olan Bill ise, Alice’e tam karşıt bir konum benimsemiştir. Bill’i bu konuma iten orta-üst sınıfın bir üyesi olması, rasyonel olmayı elden bırakmaması ve her ne olursa olsun zarardan da kar edileceğini biliyor olmasıdır. Bu son iki bilgi erkek egemen toplumda erkeklerin kolayca üzerlerine geçirdikleri bir tür kılıftır. Ayrıca Bill’in daha çok Alice’in daha az görünen karakter olması, bir açıdan bilinç ve bilinçaltı arasındaki görünüm ilişkisine benzemektedir.

Filmin daha ilk anlarında Alice, Bill’in sıradan ve kaçamak açıklamalarını aşağılayıcı ve değersizleştirici bulur. Bill Alice’i karısı, çocuğunun annesi olduğu için sevdiğini ifade eder. Üstelik Alice’e her erkeğin kendisini arzulayacağı güzellikte olduğunu itiraf eder ama kendisinin bu erkeklerden nasıl ayrıştığını ifade edemez. Bu koşullarda ilişkisi açısından Alice neden bir sevgili olarak kendisini özel bulacağını anlayamaz. Bu yüzden Alice Bill’i Bill’in gerekçeleri ile sevmediğini fark eder. Ne yazık ki Bill, Alice’i kendi sevgisine ve onu özel buluşuna inandıramaz. Oysa filmin başında Bill, Alice’in yaptığı sorgulama ve aktardığı hikaye karşısında mağdur olduğu düşünülmeye başlanan erkektir. Gerçekte mağdur değildir, çünkü ilişkinin dışındadır ve bir o kadar da derinlik yoksunudur.

Bill, sürekli her bulunduğu durumda rasyonel olan biriymiş gibi davranır, fakat neredeyse içeriksiz bir rasyonelliğe sahiptir, yani tamamen formel bir bakışa gömülmüş, başka bir ifade ile tasarımsal bir paradigmanın gözlükleri ile olup biteni değerlendirmektedir. Oldukça gerekçesiz ve sorgulanmamış bir kavrayışı vardır. Yaşadığı her yeni deneyimde daha fazla parçalanacağından korkmaktadır. Bu parçalanma aslında tam bir şok yaşantısından ziyade, hayal kırıklığından kaynaklanmaktadır. Çünkü şok yaşantısı yalnızca duygu dünyasını parçalamaz, aynı zamanda düşünce dünyasını da yeniden biçimlendirir. Bill’de bunun izleri kısmen görülmekle birlikte oldukça yetersizdir. Sanki Bill, bir kaza geçirmiş de ne olduğunu anlamaktan daha çok kendine çarpan şeyi takip etmeye çalışmaktaymış gibidir! Bu takip boyunca riske attığı şeyler, Bill’in asla riske atamayacağı düşünülen şeyler: Evliliği, ailesi, başkalarının hayatları, işi. Gerçekte ise bu riskler tam da maceraperest bir orta-üst sınıf üyesine yakışan tutumdur. Hem kahramanca mağduriyetinin anlaşılmasını hem de devirdiği çamların hesabını gördürmemenin isteği içindedir. Bir başka deyişle Bill’in tutumu, Benjamin’in bahsettiği 19. yüzyıl şok yaşantısının tipik bir mirasçısının tutumuna benzemez. O yaşadığı deneyimleri yaşam lehine kullanamaz. Bill, Benjamin’in açıkladığı tiplemenin tam tersine davranır. Aslında o, Theodor W. Adorno’nun radikal bir eleştiriye tabii tuttuğu araçsal aklın temsilcisidir; faydacı, formalist, görev adamı, sinik ve sıradan. Bill, sınıfsal açıdan sadece orta-üst sınıfın aidiyetini taşımaz, o tam anlamıyla, 20. yüzyılın sosyal refah devletinin uzlaşımcı burjuvasına benzer. Refah devleti burjuvası hem sömürüyü gizleyerek paylaşımcı olduğunu ilan eder hem de paylaşımcılığıyla kahramanlığının onaylanmasını ister. Bill ise, hem maddi zenginliğini sevgi dünyasının tamamı olduğunu ilan eder hem de kendi sevgi dünyasını mazlumluğunun nişanesi olarak onaylanmasını ister.

Alice’in konumu Bill’den farksızdır, fakat tutumu farklıdır. Alice kocasının zenginliğinin, yeteneklerinin, olanaklarının farkındadır. Bill yakışıklıdır, zeki bir sosyete doktorudur. Bu iki nitelik bile yeni yetme mankenleri ve/veya sosyeteden insanları onunla olmaya yönlendirmek için yeterli itkilerdir. Alice kocasının evliliklerinin dışında da bir hayatının olduğunun farkındadır. Böyle olunca Bill gibi yüzeysel ve geçiştirici cevaplarla kapalılıktan yana değil, açıklıktan yana tavır alır. Bu ona olumlu bir görünüm kazandırır, hayatla ve onun getirdikleri ile daha iyi mücadele etme olanağı sağlar. Örneğin kocasını etkilemeye çalışan bir “hastası”ndan kocasının etkilenmesini sırf onun hastası olduğu için ertelemesini beklemez ya da çekici bir çıplaklıkla kocasının karşı karşıya kaldığı muayene anında cinsel açıdan tahrik olmayacağını düşünmez. Tam da bu nedenlerle kocasının rasyonel ve formel tepkilerine güler, sevgi ilişkisinin kocasının tutumuyla yetersizce gerçekleşeceğini gösterir.

Alice orta-üst sınıf burjuva toplumunun alışkanlıklarıyla da barışmıştır. Yani, orta-üst sınıfların rahatlıkla cinsel fantezilerle donatılabilir, uyuşturucu kullanımıyla renklendirilebilir hayatları olabilir. Nihayetinde paranın ve hızlı yaşantının olduğu yerde bu deneyimlerin yoğunlaşması adeta sıradandır. Bill bu sıradan gerçeğin bile farkında değildir! O halde böylesi deneyimleri tekrar tekrar yaşayacaktır.

Alice maskelerin ardına gizlenmenin, hem de maskeler düştükten sonra bile maskelerin ardına gizlenmenin aptalca olduğunu düşünmektedir. Dolayısıyla Bill gibi gerçeklikle fantezi dolayımıyla değil, doğrudan dil üzerinden, dilin üzerindeki baskıyı kaldırarak ilişki kurmayı doğru bulmaktadır. İlk anlattığı hikayede Bill ve Alice yatak odasında birlikte “ot” çekerken, ikincisinde ise rüyadan yeni uyanmışlardır. Dil üzerindeki baskıları kaldırarak ilişki kurmak dilin sürçmesine, akmasına ve bilincin gerilimini boşaltarak kendiliğindenleşmesine olanak verir. Bu yüzden Alice, gerçeklikle arasındaki barışmayı daha kolay gerçekleştirmiş görünmektedir.

Alice ve Bill birlikte düşünüldüklerinde, Alice Bill’e göre daha avantajlıdır, fakat avantaj olayların bütünlüğü açısından Alice’i devrimci bir isyana sürüklemez. Yani Alice, aslında o ya da bu gerekçeyle Georg Lukacs’ın sınıf bilinci çözümlemesindeki burjuvanın konumunu çağrıştırır. Yine aynı gerekçeyle Lukacs’ın kölesine de yakın gibidir. Bu iki çağrışımın diyalektik bir içiçelikle taşınıyor olması ne Lukacs’ın burjuvası kadar muhafazakar ne de kölesi kadar devrimci olmasından dolayıdır. Belki de onu içinde bulunduğu gerçeklikten çekip alacak tek bir ontolojik konum, tek bir yol yoktur. (Yeri gelmişken şunu da ifade etmek gerekir: Toplumsal bir ontoloji kurma girişiminde olanlar açısından sınıfın ontolojik niteliğini verili kabul etmek, en azından bu örnekte yetersiz donanımlı ama sorunlu görünüyor, dolayısıyla toplumsal bir ontoloji kurma iddiası sınıfın unsurlarını bazı sabiteler üzerine yerleştiremeyecekse bazı iddialarından vazgeçmek zorunda kalabilir, belki de inşaa edilemeyebilir.) Sorun Lukacs’taki gibi ontolojik alandan feyz alan yanlış ya da doğru bilinç sorunu değildir. Hatırlanırsa Lukacs’a göre burjuva, efendi-köle diyalektiğindeki konumu gereği, gerçekliğin farkındadır ama yanlış bilinçlilik içindeki konumu onu, kendi varoluşunu korumak adına kölesini itaate zorlar. Tekrar aynı gerekçeyle kölede ontolojik durumu gereği doğru bilinç taşır. Dolayısıyla kölenin, efendisinin zorbalığını keşfetmesi ile, o ana değin belirli bir güç ilişkisi içinde süren toplumsal statüler, yıkılmaya başlar. Alice ise bu genellemenin bir unsuru olarak ne muhafazakar bir farkındalık ne de devrimci bir keşif yaşar. Bu yüzden orta-üst sınıf burjuva aile yapısını korumak eğilimini taşımaz fakat öyle görünür. İşte tam da bu yüzden onu özel kılan ve anlaşılmasına sebep olacak olan ontolojik konum analizi olamaz, psişik tutumun ve yaşamı sürdürme arzusunun epistemik analizi, daha doğru ifade ile ideolojik analizi olabilir. Sınıfın ontolojik konumu zaten tartışmalı olduğundan Alice’in psişik tutumu ve yaşamı sürdürme arzusu, Karl Marx’ın 18. Brumaire’de yaptığı gibi ideolojik ve konjonktürel olmak durumundadır. Pekala Alice’e bakıldığında onun yersiz yurtsuzluğu, ayak takımının yersiz yurtsuzluğu ile benzeştirilebilir.

Değerlendirmeyi bu şekilde yapmak başka bir şeyin açıklanmasına yol açar: Bill ve Alice açısından olmakta olana bakıldığında iki farklı siyaset tarzı onların bedenlerinde cisimleşir. İlki Bill’in temsil ettiği geleneksel ve bastırma refleksleri ile hareket eden ve görünüşün ötesinde ne akılla ne de cinsellikle barışmış bir siyaset, ama burjuva siyaseti. İkincisi, Alice’in temsil ettiği farkındalıklar içindeki liberal ama bir noktadan sonra yine uzlaşmacı siyaset. Fakat her iki siyaset de sonuç itibariyle maskelerin vazgeçilmezliği yönünde fikir birliği içindedir: Serbest cinsellik karşısında aileyi, fantazi yerine gerçeği, çatışma yerine onanmayı, yenilenme yerine mevcudu korumayı, yaşam yerine rüyayı/maskeyi öne çıkarırlar.

Sonuç yerine: Uyanmak ve yaşamı anlamlı kılmak

Eğer Alice ve Bill’in karakter analizleri psikanalizin olanakları ile derinlikli bir şekilde çözümlense, yine Kubrick sinemasının dili içinde bu karakterlerin analizleri yeniden açıklanmaya kalkışılsa, muhtemelen burada ifade edilenler bir çok kez farklı görünümler kazanacaktır. Fakat yine de şunu ifade etmek mümkün görünmektedir: Uykudan uyanmak sanıldığı kadar zor değildir; ama uykunun sınırladığı sanılan rüyadan uyanmak bir o kadar zordur. Çünkü rüya, bilincin kolayca baş edebileceği bir şey değildir. Bir başka ifadeyle rüyanın örtüsü maskelerin düşürülmesi ile kaldırılabilir görünmektedir. Rüya kendini fantezi, ideoloji gibi çeşitli yollarla diri tutarken ve modern dünyanın tarihsel ve toplumsal koşulları şeyleşmeyi bu kadar yaymışken, maskeleri düşürmek oldukça gerçekçi ve devrimci bir duruş gerektirmektedir. Uyanmak ve yaşamı anlamlı kılmak her halükarda bu duruşla mümkün görünmektedir.

Bill, macerasından eve döndüğünde, elinde sadece maskesi kalmıştır. Alice yatakta yatmaktadır ve yastığın üstünde bir maske durmaktadır. Bill o andan itibaren rasyonel ve formel biri olmanın deneyimsizliğinden ve fantezi alemine düşmenin savrukluğundan çıkmaya başlar. Alice o çıkışa karşılık, ilişkiye yeniden başlama gücü katar. Yani yaşanılanlar yalnızca bir rüya olmaktan çıkar ve yaşama katılır.

Sonuç olarak, Kubrick Alice’e ve Bill’e, sadece bilinç ve bilinçdışının yardımı ile kendi burjuva dünyalarının bütünlüğünü kavratacağı bir sahne kurar. Film boyunca Bill geleneksel ve rasyonel olanı, Alice ise liberal ve bilinçdışı eğilimleri temsil eder. Bu onları birbirinden farklılaştırır ama radikal olarak koparmaz. Nedeni ise açık: Her ikisi de, biri uyumakta olduğu diğeri uyumaktan zevk aldığı uykudan uyanır. Fakat her ikisi de büyülü rüya alemlerinde kalmamak için uyansalar da ellerindeki fetiş metalar dünyasını kaybetmemek için rüyalarını terk etmezler.

Kadının kendi travmaları ile baş etme çabası erkek egemen dünyaya karşı “belirli açıdan” olumlanabilir olsa da, kendi başına devrimci bir tutumun yeterliliğine ulaşamaz, onun tamamen sorgulamasına yol açmaz. Ayrıca, kadın ne içine düştüğü rüyaya ne de içinde yaşadığı duruma sonsuz bir bağlılık duymaz ve kendisini bu bağlılık yoksunluğunda savurmaz, işte bu onun yaşama tekrar yönelirken edindiği önemli bir konumdur. Erkek ise, tam tersine, hem içinde bulunduğu durumu anlayamaz, o duruma olumlu bir yönelim kazandıracak karşılık veremez, hem de anlamaya çalıştığı gerçek nedenlere ulaşmaya gücü yetmez. Bu yüzden ya kaçmaktan ya da rasyonel davranışlara sürüklenmekten kurtulamaz. Bütün bunlar erkek için, yine de ilk fırtınada her şeyin savrulmasını engelleyemez.

Bu yazının orijinaline şuradan bakabilirsiniz:

“Gerçekliğe Uyanmanın Zorluğu: Gözleri Tamamen Kapalı”, felsefeyazın, Sayı: 17, Ocak-Şubat 2011, ss. 64-67.

Yorum Yap