Neredeyse Haziranın başından günümüze değin başta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere Türkiye’deki büyük bir çoğunluk Gezi Parkı ile ilgili “ileri geri” bir şeyler konuştu, dinledi ve/ya düşündü. Bu edimlerini kimi kez oldukça detaylı yorumlarla, analizlerle ve eleştirilerle “derin bir doygunluk”, kimi kez de ipe sapa gelmez önyargılar ve karmaşık arayışlarla sığ algıların seremonisi şeklinde gerçekleştirdi. Görünen o ki bir süre daha Gezi Parkı ile başlayan ve bizim bundan böyle Gezi İsyanı olarak adlandıracağımız tartışmalarının ardı arkası kesilmeyecek gibi.(1) Doğal olarak böyle canlı tartışmaların yaşandığı bir dönemde insanların eteklerindeki taşı kendi meşreplerine göre dökmeleri normal kabul edilmelidir. Bu yazıda biz de Gezi gerçekliğine ilişkin kendi bakışımızı ortaya koymaya çalışacağız, ancak bunu yaparken şimdiye değin tartışmaların kimi belirgin yüzlerini uzun uzadıya yinelememeye çalışarak hatırlatacağız. (2) Popülerleşen ve kamplaşmaya yol açan söylemleri çok kısa bir hatırlatma ile geçiştirip, ardından bu algıların gerçek yüzlerine ulaşmaya çalışacağız. Böylece fikri takibimizin oluşturduğu olanaklarla kendi tutumumuzu geliştirmenin ve ifade etmenin yollarını bulmuş olacağız.

Gezi kamusal alanların özelleştirilmesine karşı bir direniştir.

Gezi hükümeti ekonomik olarak istikrarsızlaştırmak için iyi ve kötü unsurların birlikte kullanıldığı uluslararası tertiptir.

Gezi otoriterleşen bir iktidara karşı bir direniştir.

Gezi hükümete karşı Ergenokoncuların komplosudur.

Gezi insanların özel yaşamlarına yapılan müdahalelere karşı bir direniştir.

Gezi hükümetin demokratikleşme ve açılım süreçlerine karşı oyunbozanlık girişimleridir.

Gezi her türlü nefret söylemi ve icraatla insanları ayrıştıran otoriteye karşı bir direniştir.

Gezi çapulcuların, kemirgenlerin, sidik içinde uyuyanların, camiye adapsızca girenlerin, sünnetsizlerin, soysuzların, başörtüye saldıranların, Ermenilerin, siyonistlerin, yerli işbirlikçilerin ürettiği haince komplodur

Gezi yeni Türkiye’nin bastırılmış siyaset öznelerinin; gençler, ortasınıflar, Kürtler, kentliler, çevreciler ve ekolojistler, doğal yaşamı destekleyenler, ulusalcılar, türbanlı kadınlar, devrimci müslümanlar, sosyalistler, LGBT’ler gibi oluşumların tekil bireylerinin direnişidir.

Gezi faiz lobisi gibi iç ve dış mihrakların desteklediği çaresizce düzenlenmiş bir oyundur.

Gezi gözyaşartıcı bomba, TOMA, jop, tazyikli su, silah kullanan ve paramiliter güçlerle desteklenmiş orantısız şiddette karşı bir direniştir.

Gezi polisimizin destan yazdığı, hükümeti destekleyen yüzde ellinin zor zaptedildiği, Taksim’e gitmek isteyen hükümet taraftarlarının ev hapsinde tutulduğu büyük bir sağduyunun adıdır.

Gezi hoşgörü, birlikte yaşama, çok kültürlülük ve mizaha karşı tekleştirici yaklaşım benimseyenlere karşı bir direniştir.

Gezi ülkenin bütünlüğe ve istikrara en çok ihtiyaç duyduğu bu günlerde çiçek çocuklarının arkasına gizlenmiş mihrakların devlet düşmanlığını hayata geçirdikleri kaosun adıdır.

Dikkat edileceği üzere Gezi hakkında lehteki görüşler, çoğunlukla olumlu kabul edilen değerleri ele almakla kalmıyor, bu değerlere ilişkin somutlaşan müdahalelere karşı duruş içeren eylem tarzlarını da olumluyor. Aleyhteki görüşler ise bu karşı duruşları boşa çıkarmaya, daha çok hükümetin konumunu korumaya ve sağlamlaştırmaya yönelik duruşu ifade ediyor.(3) Aleyhteki görüş- lerin “direniş” ifadesine karşılık “komplo”, “oyun”, “ad”, “girişim”, “tertip” ifadelerini kullanmış olmaları, lehteki görüşlere karşıtlık içinde kendilerini konumlandırdıklarını açıkça işaret ediyor. Olumlu ya da olumsuz bütün yaklaşımlar bir takım kanaat önderleri tarafından sarsılmaz tutarlılıkla savunuldukça, giderek bu kanaatçiler(4) arasında kutuplaşma ve gerilim ortaya çıkıyor. Hâl böyle olunca Gezi tanımlarının zenginliği ve gerçekliği kanaatçiler için olduğu kadar geniş kitleler için de önemsizleşiyor. Bu yüzden kanaatçiler için ideolojik ya da yapısal yaklaşımlarının zaferi, tezlerinin zayıf ya da güçlü argümanlarından daha çok değer taşır hale geliyor. Her yerde karşımıza çıkan bu kanaatçilerin hatasını yinelememek için ya da kendimizi doğru kanaatlerle birlikte ilerletmek için süreci tarihselleştirmek zorundayız. Maddi tarihin sınırları ve bu olup bitenlerin tarih içindeki süreklilik ve süreksizliklerle ilişkisini kurmak, hem kendi kanaatlerimize tutarlılık hem de göremediğimiz ve/ ya gözümüzden kaçırdıklarımıza yeniden bakabilmek imkânı kazandıracaktır. Yani ne sadece gündelik olana ne de sadece soyut bilmeye yaslanılmaya çalışılacaktır. Elbette baştan belirtelim, Gezi İsyanı ifadesi ile gerçek-gündelik-sınırlı bir Gezi olayını adlandırmaya kalkışmayacağız, aynı zamanda giderek daha da karmaşıklaşan olaylar, fikirler, müdahaleler zincirini, düğümünü işaretlemek için de kullanacağız. Bu yüzden belki Gezi İsyanı hakkında dönemselleştirmeler yapmak uygun bir düşünce olabilir.

Gezi İsyanı, Gezi Parkı denilen yerin “Taksim Yayalaştırma Projesi” dahilinde başka bir yapıya dönüştürülmesi uygulamasına duyulan tepkinin karşısında hükümetin güvenlik güçleri aracılığıyla başlattığı “gaddarca atılım”a ve ardından verilen tepkilere ilişkin topyekün olanların hepsidir. Dolayısıyla Gezi İsyanı için vereceğimiz her tür tanımlama ister istemez bir açıklamayla desteklenmek durumundadır. Çünkü “neden Gezi Parkı İsyanı sadece bir başlangıç yeri olarak kaldı, neden bir olay bu kadar büyüdü neden yayıldı, neden meşruluk kazandı, neden hükümetin gaddarlaşmasına yol açtı, neden bu olayın uluslararası siyaset ile ilişkisi kuruldu?..” gibi soruları cevaplamak gerek. Bu yüzden sırasıyla yukarıda karşıtlık olarak sunulan kanaatleri aşağıda yapacağımız açıklamalar aracılığıyla anlaşılır kılmaya çalışacağız. Ardından da Gezi’den Türkiye’ye yayılan isyanı, bu kez Türkiye devrimci tarihi içindeki özgünlüğü bağlamında değerlendireceğiz. Yani Gezi İsyanı’nı bir ergenlikten çıkış olarak nasıl ifade edebileceğimizi göstermeye çalışacağız. 

Kamusal Alanın Özelleştirilmesi mi yoksa Ekonomik İstikrarsızlaştırma Çabaları mı: 

Gezi İsyanı’nı anlamak bakımdan kamusal alan kavramını felsefi olarak ya da tarihsel bir analize tabi tutarak değerlendirmek pragmatik açıdan bizi hedefimizden uzaklaştırır. Bunun yerine ekonomi-politikçileri takip etmek ve onların sosyolojiden devraldıkları kentsel dönüşüm ve soylulaştırma kavramları ile ilişkili düşünülebilecek bir kavrama yönelmek daha olumlu bir açıklamanın ortaya çıkmasını sağlayacaktır. Elbette sözünü ettiğimiz kavram, özelleştirme.(5)       

Özelleştirmenin Türkiye’deki tarihsel gelişimine girmeden denilebilir ki, bu süreç şimdiye kadar kamunun yararına hiç sonuçlanmamış gibidir. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren elde edilen veya korunan kamu malları ve yatırımları 1980’lerden itibaren özelleştirme hamleleri ile bertaraf edilir. Teşvikler ve hibeler aracılığıyla kapitalistlerin hem yatırım ortamları hem de üretim koşulları iyileştirilir, hukuki düzenlemelerle de önceden sadece devlete ait olduğu belirlenen görevler ve hizmetler özel girişimcilere terk edilir. 2002’den beri Türkiye’yi yöneten iktidar, kendisini bu neo-liberal sürecin bir aktörü olarak konumlandırmaktadır. Erdoğan kendisini Adnan Menderes ve Turgut Özal ile birlikte Türkiye siyasetinin muhafazakâr demokrat sürdürücüsü olarak görmektedir. Aynı şekilde ekonomide liberalizmin vazgeçilmezliğini savunmaktadır. Örneğin 1990’lardan 2001 yılına kadar Türkiye’de art arda süren ekonomik ve siyasal krizlere yanıt üretmekte Türkiye çok zorlanmıştı. Erdoğan hükümetinden önceki son hükümet Dünya Bankası’ndan Kemal Derviş’i getirerek kötü gidişe son vermek istedi. Derviş gelir gelmez ekonomiyi ve kurumlarını siyasetin müdahalelerine karşı özerkleştirme hamleleri ile işe başladı. Ardından tam bir teknokrat olarak uluslararası finans kapitalle birlikte aldığı tedbirleri ve öngörüleri uygulamayı sürdürdü. Sıkı ekonomi politikası ile ekonomik büyümenin yolunu açtı, ama bu geniş kitlelerin yıkımıydı. 2002’de iktidar olan Erdoğan hükümeti de Derviş’in başlattığı bütün ekonomi politikalarını desteklemekle kalmadı, yatırım, üretim ve finans ortamını sermaye lehine basitleştiren hamleleri uluslararası sermaye ile birlikte yeniden düzenledi. Böylece Erdoğan siyaseten haleflerini kat be kat aşacak ulusal ve uluslararası sermaye desteğine ulaştı. Erdoğan bu durumdan yararlanarak siyaseten konsolidasyonunu gerçekleştirmeye çalıştı. Bunun en tipik örneği Özal döneminden beri ihtiyaç duyuldukça başvurulan ve parlementoyu by-pass eden “Kanun Hükmünde Kararname” uygulamalarıydı. Erdoğan döneminde “Torba Yasalar” aynı işlevi gördü. Bu yasalar sadece siyaseten engelleri kaldırmak için araçsal olarak kullanılmadı, aynı zamanda bütün irili ufaklı sistemiçi emniyet sübaplarını da temizledi.Torba yasalar sayesinde meraların ortak kullanım hakkının sonlandırılmasına, kentsel dönüşüm için belediyelere “sınırsız” imkânlar verilmesine, çevresel etki değerlendirme raporlarının işlevsizleştirilmesine, yönetişim uygulamalarına, tahkim kurulları aracılığıyla mahkemelerin devre dışı bırakılmasına, kamu kurumlarına ait taşınır taşınmaz tüm malların satışına imkân sağlanmasına, orman vasfını yitirdiği iddiası ile 2-B arazilerinin satışına, yerel idarelerin en az ilçe düzeyinde belediyeleşmesine, kamu ve özel işyerlerinde personel istihdamında güvencesizleştirmenin yaygınlaştırılmasına, tütün ve alkol piyasasını düzenlemeye yönelik tedbirlerin alınmasına, sağlık, telekomünikasyon, su, inşaat, doğa, eğitim, güvenlik rejimlerinde değişikliklere imkân tanıyan bir yığın yasanın çıkmasına cevaz verildi.(6) Bütün bunlarla birlikte hakim ve savcılara ilişkin çıkarılan yasa, milli güvenlik ve askeri vesayeti sınırlandırmaya ilişkin yasa, finans kapital etkinliklerinin risk yönetimine ilişkin yasa, polis ve özel güvenlik rejiminin geliştirilmesine ilişkin yasa gibi düzenlemeler de çıkarıldı. Söz konusu düzenlemelerin benzerleri elbette neo-liberalizmin ateşli savunuculuğunu yapan tüm gelişmiş ülkelerde çoktan uygulamaya konmuştu. 

Eğer 2002’den günümüze kadar çıkarılan yasa ve yasal düzenlemelerinin sadece adları bile incelense net olarak görülecektir ki devlet küçültülmekle birlikte esnek bir piyasa oyuncusuna/düzenleyicisine dönüştürülmeye çalışılmaktadır. Devlet küçülerek kapitalizmi güçlendirirken, esnek bir oyuncu olarak kamu düzenine müdahale etmeye çalışır. Yani devletin bu dönüşümü sınıf mücadelesinin ve toplumsal muhalefetin kapitalistlerle karşılaşmasında etkin rol alması anlamına gelir. Bunu da elbette siyaset ile ekonomi arasında sınır çekerek illüzyonist bir propaganda ile “tarafsız”lık nosyonunu kitlelerin önüne sererek yapar. Örneğin devlet Hidro Elektrik Santrali (HES) projelerini enerji ihtiyacı nedeniyle desteklediğini açıklar, bunların dereleri kurutmayacağını iddia eder. Oysa sivil toplum örgütleri çevre talanı yapılıyor iddiasını ispat ederek, mahkeme aracılığıyla yatırımların durdurulmasını talep ettiğinde, devlet bu talebi karşılamamak için Çevresel Etki Değerlendirme Raporu’nun (ÇED) kapsamına müdahale eder ve mahkemenin kararını yatırımcı lehine olumlu sonuçlandırmaya çalışır. Benzer sıkıntıların yaşanmaması için devlet Yatırım Ortamını İyileştirme Koordinasyon Kurulu (YOİKK) kurarak benzer sonuçlar elde etmeyi sağlar. Kısacası devlet ideolojik olarak öne çıkarak süreci akamete uğratacak her türlü muhalefete karşı yol temizliği de yapmaktadır. AKP’nin iktidara geldiği günden beri “ekonomik istikrarsızlık”ı sık sık hatırlatması, koalisyon hükümetlerinin yetersizliklerini göstermesi, hatta “başkanlık sistemi” tartışmaları ile “güçlü hükümet” yapısının ekonominin ve siyasetin olumlu seyri için neden gerekli olduğunu savunmaya çalışması geniş kitleler açısından tek bir noktada anlamlıdır. Devlet piyasa düzenleyicisi olarak güçlendikçe, kapitalist işleyiş daha da güçlü sermaye birikim imkânı kazanıyor. Bu yüzden 2002’den beri yapılan tüm yasal düzenlemeler karşısında direnenleri, ekonomiyi istikrarsızlaştırma ile suçluyor.

O halde gelinen bu noktada Gezi’de olan nedir? Gezi kamusal alanların özelleştirilmesine karşı bir direniş midir yoksa hükümeti ekonomik olarak istikrarsızlaştırmak için iyi ve kötü unsurların birlikte kullanıldığı uluslararası bir tertip midir? Cevap oldukça basit. Gezi bir Parktır, dolayısıyla kamunun malıdır ve kamusal bir alan olarak her ne olursa olsun kamu yararı dışında kullanılması yasak olmalıdır. Yukarıda anlattığımız tarihsel süreçler ve uygulamalar göz önüne alındığında “Taksim Yayalaştırma Projesi” bağlamında ele alınan Gezi Parkı düzenlemesi tipik bir neo-liberal kentsel dönüşüm projesidir. Nitekim Taksim Topçu Kışlası, Taksim Topçu Kışlası AVM’si ve Şehir Müzesi gibi adlar Taksim’deki kamuya açık tek alanın kamu yararından neden yoksun bırakılması gerektiğini açıklayamaz. O halde göbekten neo-liberal ekonomi politikası ile bağlı olan bir iktidardan Gezi Parkı’nın kamusal değerini korumasını beklemek safdillilik olacaktır. Hükümetten tam aksine bir tutumu beklemek daha yerinde olur. Hükümetin bütün şaşkınlığı ve hayal kırıklığı belki de yapmak istediği bir şeyi ilk kez mazeret bile üretemeyecek kadar ayağa düşmüş olması, kendini neo-liberal siyaset aracılığıyla savunmakta güçlük çekmesindedir. Dolayısıyla Gezi İsyanı bal gibi de kamusal alanın özelleştirilmesine karşı bir direniş olarak görülmektedir. 

Otoriterleşme mi yoksa Ergenekoncu Komplo mu: 

Özel yaşam kamunun alenilik ilkesinin işlemediği bir alandır. Bu haliyle mahrem bir alandır. Kapitalizme değin özel alanın ne olduğu ve nasıl sınırlandığı bellidir. Fakat kapitalizmin meta ekonomisi, her şeyin bir meta aracılığıyla anlamlandırılmasını sağlar ve meta sistemi nedeniyle mahremiyet alanının sınırlarını aşındırır. Böylece kapitalizm altında insanlar kendi kimliklerini ifade edecek semboller aradıkça, metalar ile ilişkiye geçmek durumunda kalırlar. Elbette metalar ile kurdukları ilişki onları hem kamuoyu karşısında tanınır bir hale sokar hem de meta sisteminin bir parçası kılarak yapaylaştırır. Böylelikle özel yaşamın mahremiyetinin özünde yer alan otantiklik, sahicilik, özgünlük giderek terk edilir hale gelir. Bu noktada özel alanın meta sistemi ile domine edilerek içeriksizleştirilmesi gündeme gelir, işte iktidarlar bu yüzden hegemonya mücadelesinde kapitalizmin meta sistemini, metalaştırma yönelimini taklit ederler. Yani iktidarlar sadece kamuoyu karşısında hegemonya kurmak için uğraşmazlar, aynı zamanda kamuoyunu oluşturan bireylerin özel yaşamında da kendi hegemonyasını ikâme etmek isterler. Eğer iktidarın bu isteği doyurulmazsa, Louis Althusser’in dediği gibi iktidar elindeki imkânlar ölçüsünde devletin ideolojik aygıtlarını harekete geçirir ve yeni düzenlemelerle yeniden yeniden hegemonyasını korumaya ve geliştirmeye çalışır.(7)

Peki, Gezi İsyanı’nı tanımlarken bu otoriterleşme ve Ergenekoncu darbe girişimi ifadelerinin iktidar ve hegemonyası anlatımı ile ne ilgisi var? Erdoğan hükümeti iktidara ilk geldiğinde eğitim alanında “türban sorunu” ve “katsayı sorunu” gibi birtakım özel sorularla karşılaştı. Yıllar içinde hazırladığı eğitim reformları ile hem ilk ve orta öğretimde hem de yüksek öğretimde bir yığın değişiklik hazırladı. Şimdilerde 4+4+4 sistemi uygulanıyor. Bu sistem sayesinde kız çocuklarının örgün eğitimden koparılması ve “zorunlu din dersi” çeşitlendirilmesi imkânlı oldu. Kuran kurslarının statüsü artırıldı. Cami-okul işbirliği pekiştirildi. Meslek liseleri (özelde imam-hatipler) için “katsayı sorunu” kaldırıldı ve zorunlu üniforma uygulaması da sonlandırıldı. Bu da bir şekliyle türban sorununun öğrenciler açısından uygulamada çözülmesine yaradı. Okulların büyük çoğunluğu imam-hatip okullarına dönüştürüldü. Üniversite sayısının hızla artırılması ve akademinin liyakattan ziyade sınav sistemlerinin otomatik düzenlemeleri ile dizayn edilmesi, öğretmen ve öğretim elemanı alım rejimlerinin güvencesizlik ile birlikte sürdürülmesi eğitim alanının tamamen Erdoğan hükümetinin siyasal çıkarlarına uygun geliştirilmesini sağladı, sağlıyor. Nihayetinde eğitim reformları sadece muhafazakâr ideolojiyi kurumsallaştırmadı, aynı zamanda önünü de açtı. Bir başka açıdan ise özel okulların ve ticari amaçlı üniversitelerin, meslek liselerinde sanayi istihdamına uygun işçiler yetiştirilmesinin de önü açıldı. Uzun sözün kısası Erdoğan hükümeti eğitim alanında ne yaptıysa sağlık, hukuk, din, bilim, yasama alanlarında da benzer siyasal hedefleri gözeten uygulamaları hayata geçirdi. Bunu yaparken de temel dayanak olarak üç kez üst üste ezici çoğunlukla sandıktan galip gelmiş olmayı gösterdi. %50 oy ile seçilmenin haklı bir gururu olarak çoğunluk karşısında azınlığın tahakkümü ile mücadele ettiğini ileri sürdü. Bunu anlamayanları ya da eleştirel olarak yargılayanları ise, Ergenekon’un uzantısı olarak gördü.(8)

Şimdi tekrar Gezi İsyanı’na gelelim. Yukarıda sadece eğitim alanındaki bir kısım gelişmeleri gündeme aldık, iktidarın hegemonyasını geliştirdiği devletin diğer ideolojik aygıtlarında da benzer gelişmeler olduğunu vurgulamakla yetindik. Bütün bu süreçlerde de hükümetin kendisini birbirine bağlı iki gerekçe ile meşru gördüğünü ifade ettik: %50 ve darbe karşıtlığı. İlkin şunu kabul edelim, hükümet hegemonya mücadelesine girmiş ve ideolojik olarak devleti tamamen kontrolü altına almıştır. İkincisi bunu evrensel hukuk ve demokrasi ölçüleriyle değil, doğrudan kendi sandık gücü ve darbelerin olumsuz tanımlanmasından kaynaklanan bir genel güçle yapmıştır. Bu yüzden ister istemez, kendi hegemonyasını meşru olarak ilerletmek için yeniden hem sandık gücünü hem de genel kamuoyu desteğini istemektedir. Sandık gücünü elindeki aygıtların sağladığı bir takım imkânlar aracılığıyla koruyabilse de, genel kamuoyu gücünü yitirdiği açık. Bu da doğal olarak hükümetin sağlık, eğitim, hukuk vs. uygulamalarını ciddi olarak yeniden üretmesini engelliyor. Her engelleme de rıza aygıtlarının (müzakere, hukuk vd.) biraz daha rafa kaldırılıp zor aygıtlarının (polis, jandarma vd.) devreye sokulmasına, hoşgörü söylemlerinin sertleşmesine, doğrudan kamuya dair müdahalelerin artmasına yol açıyor. Kaldı ki yandaş medya uygulamalarıyla (Yeni Şafak, Star, Sabah vd.), adeta AKP ile birlikte kurulan veya serpilen paramiliter güçler olan para sendikaların (Memur-Sen) ve para sivil toplum örgütlerinin (TÜMSİAD, TUSKON vd.) uygulamalarıyla söz konusu sertleşme anlaşılır ve yenilir yutulur hâle getirilmeye çalışılıyor. Bazen bu güçler de yetmiyor, başkaca muhafazakâr söylem araçları (alt kısımda bunları açacağız) devreye sokuluyor. O halde Gezi İsyanı tipik bir otoriterleşme −iktidarın ilerlemesi ve ilerlemenin engellenmesi nedeniyle ortaya çıkan süreç- örneğine karşı bir direniştir. 

Nefret Söylemi mi Haince Bir Komplo mu: 

Hegemonya mücadelesinin en önemli araçlarından biri söylem üretebilmektir. Örneğin 1980’lerden beri hem TRT’den hem de yetkili devlet adamlarından sürekli şöyle laflar dökülürdü: “Ülkemizin en çok birlik ve beraberliğe ihtiyaç duyduğu bu günlerde, Kürt kökenli bazı vatandaşlarımızı tenzih ederek söylüyorum, dış mihrakların maşası olmuş özerlik veya ayrılık hayalleri kuran kudurmuş Kürtlerden ve iç mihraklardan hesap sorulacaktır.” “İki tane peşmergeye boyun eğecek değiliz.” “Ayaklar baş olunca dünya yerinden oynar, devletimiz iki çapulcuya teslim olmaz.” “Ayrılıkçı terör sünnetsizlerin, Ermenilerin azdırmasıdır.” 

Türkiye kamuoyu nefret söyleminin ne olduğunu çok iyi bilmektedir. Sadece Gezi İsyanı sırasında şarkıcı İsmail Türüt, Başbakan Erdoğan, Yeniköy Muhtarı Engin Cevahiroğlu, Profesör Ahmet Atan gibi isimlerin söyledikleri izlendiğinde bu olayın vehameti ortaya çıkmaktadır. Gezi İsyanı’na katılanlara ilişkin; çapulcular, kemirgenler, yerli işbirlikçiler, sidik içinde uyuyanlar, devlet düşmanı hainler, ahlâksızlar, fuhuş düşkünleri, camiye adabsızca girenler, soysuzlar, sünnetsizler, türban düşmanları, Ermeniler, gavurlar, siyonistler, şerefsizler, insanlıktan nasiplenmemişler… gibi sözler kullanıldı. Nefret söyleminin temelinde birtakım korkular bulunmaktadır. Bu korkular temel olarak yaşama yoksunluğuna bağlı olarak gelişen körleşmeden ve yoksullaşmadan kaynaklanır. Bu yüzden yaşamı yaşayarak öğrenmek yerine, yaşamı dolayımlar aracılığıyla kavrarlar. Doğal olarak bu kavrayış zamanla körleşmeye ve yoksulluğun güçlenmesine yol açarak, kendini daha çok dışlayıcı pratikler olarak gerçekleştirir. 

Dışlayıcı pratiğin iki temeli vardır. Birincisi benzerine tapınma ve benzer olmayanı reddetme, ikincisi daha entelektüel bir farkındalıkla benzemez olanla da sınırlı olarak ilişki kurmayı sürdürme. Her ikisinde de özne pratiğini ortaya koyarken ya saf ya da pragmatist bir şekilde kendi varlığının bütünlüğünü düşünür. Bazen öyle olur ki özne, karşısına çıkanı sadece kendinden uzak tutmakla yetinemez ve karşısındakini etkisiz kılarak tamamen gerçek ya da simgesel düzeyde kendi bütünlüğüne hizmet eden bir şeye dönüştürür. 

Gezi İsyanı’na olumsuz tepki verenlerin söylemlerine bakıldığında nefret söyleminin bu izlerini görmek mümkün. Belki tam aksi de Gezi İsyancıları açısından iddia edilebilir ama bu kısmi olarak temellendirilebilir, daha fazla değil. Çünkü nefret söylemi ironi, mizah, oyun, özeleştirel bir tutum, karnavalesk bir kaos içermez. Gezi İsyancılarının söylem tarzları çoğunlukla öznenin kendisiyle hem de karşısındaki ile dolayımlı bir ilişki kurmaya ve çatışmanın gevşemesine yöneliktir. Nitekim Gezi İsyanı’nın mizah yanının güçlü bir albenisi olduğu herkes tarafından takdirle karşılanmıştır. Kaldı ki kadın cinselliği üzerinden oluşan küfürler ve sloganlar yine isyancı feministler ve LGBT gibi hareketlerce, etnik ve dinsel referanslı ifadeler ise neredeyse herkes tarafından, milliyetçi haykırışlar ise milliyetçi söylemin içini boşaltan haykırışlarla sonlandırılmış ya da dönüştürülmüştür. Oysa iktidarın söylemindeki nefret hız kesmeden devam etmiştir. 

Erdoğan’ın %50’sinin “Yol ver gidelim, Taksim’i ezelim” narasıyla güçlenen iktidar rotası, faiz lobisi söylemi ile komplolar düzeneğine kavuşmuş ve ardından eski mekanizmalar; laiklik-müslümanlık, modernlik-gelenekçilik, mazlumluk-zalimlik, çokkültürcülük-ulusalcılık, iyi-kötü çocukluk devreye alınarak hükümetin Gezi İsyanı’na ilişkin saldırısının ne derece derinlikli okunduğu gösterilmiştir. 

Nefret söyleminin bu derece kolay üretilmesi aslında muhafazakâr ideolojinin genel bir yansımasıdır da. Nitekim muhafazakâr ideoloji yeniliği ya da eleştirel düşünceyi absorbe etmekte hazım problemi yaşamaktadır. Bu yüzden askeri vesayeti elimine ederken onun yerine kendini konumlandırmaktan çekinmez. Devletin âli menfaatleri muhafazakâr ideolojinin temel düsturlarındandır. ABD’de de, Almanya’da da, başka bir ülkede de muhafazakâr siyasetlerin başı kültürel çeşitlilikle ve bu çeşitliliğin kamusal temsilleriyle, toplumsal cinsiyet sorunlarıyla, milliyetçi ve dini grupların çıkarlarının korunmasıyla ciddi anlamda sıkıntıdadır. AKP de iktidar olduğu günden beri bu sıkıntılarla boğuşmaktadır. Örneğin Sünni Müslümanların hegemonyasını genişletmek için bir dizi reformu devreye sokarken, yepyeni bazı yollara da tevessül etmiştir. Alevi Açılımı bunun örneklerindendir. Bu açılım Aleviliği sadece Hz. Ali sevgisi olarak sınırlandırmış ve sünni müslümanlığın hegemonik söyleminin içinde oyunbozan kötü çocuk olarak Aleviliği kamuoyu önünde fişlemeye çalışmıştır. Cemevlerinin ibadethane olarak meşruluğunu reddederken, Kızılbaşlığı bir dinsel sapma olarak işaretlerken Sivas Katliamı gibi birçok Alevi katliamıyla devletin yüzleşmesini engellemiştir. Bütün bunlar yetmezmiş gibi Türkiye’yi temsil edecek sembollerden birine Aleviler için oldukça şüpheli bir kişilik olan Yavuz Sultan Selim’in adı verilmiştir. 

Bir başka örnek kentsel dönüşüm yasasıyla ilgili verilebilir. Bu yasanın ve başkaca çevre ve halk sağlığına ilişkin yasaların karşısında duran TMMOB ile ilgili hükümet bir düzenleme yapmıştır. Rantiyeye, soylulaştırıcı, yıkıcı, yok edici, yutucu etkilere karşı hukuksal ve teknik donanımıyla direnen TMMOB, son düzenlemeyle yetkileri ve para kaynakları kesilerek, adeta intikam alınır gibi hem yetkisizleştirilmiş hem de zayıflatılmıştır. Yine yeri geldiğinde “Kardeşlik Projesi” yeri geldiğinde “Kürt Açılımı” adıyla anılan uygulamada halen hükümet milliyetçi ve kafatasçı söylemlerden vazgeçmemiş, kendisinden ziyade Kürtlerden kaynaklanacak risklerden, komplolardan, sabotajlardan bahsedip durmaktadır. Oysa Roboski’nin sorumlularını belirleyerek, toplu mezarları açarak en asgari düzeyde de olsa devlet olmaktan kaynaklı ciddiyetini sergileyebilir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün, fakat hükümet bu eleştirileri ya da talepleri bozguncu görmeyi marifet saymaktadır.

 O halde tekrar başa dönüp “nefret söylemi neden vardır” diye soralım. Bunu AKP’nin ikinci hükümet olduğu dönemde ya da Başbakanın deyimiyle kalfalık dönemine odaklanarak cevaplayabiliriz. Hükümet hem çıraklık hem de kalfalık döneminde tümden ortadan kaldırılmak için hazırlanmış bazı darbe mekanizmaları ile travmatik bir karşılaşma yaşamıştır. Bu karşılaşmalar, daha önceden belleğinde taze tuttuğu darbeler ve 28 Şubat Muhtırası ile siyasal olarak doğrudan ilişkilidir. Dolayısıyla hükümet için her darbe tehdidi algısı oldukça zor süreçlerin yaşanmasına neden olmuştur. Bu yüzden AKP’nin kalfalık dönemi tam bir denge siyaseti ile geçmek durumunda kalmıştır. Fakat kalfalığı kazasız belasız atlatmayı başardığında ise artık ustalık sürecinin sağladığı oryantasyonla hemen yol temizliğine girişmiştir. Çünkü AKP bu yol temizliğini tamamen biyolojik ihtiyaç olarak görmektedir. Tıpkı ilkel doğada canlılar arasında doğal seleksiyon süreci gibi, kendini korumak için rakiplerini bertaraf etmek zorunda hissetmesi ve bunu uygulaması bugün maruz kaldıklarımızın içgüdüsel boyutudur. İşte bu, AKP’yi hem otoriterleşmeye hem de nefret söylemine yöneltir. Yani muhafazakâr siyasetin duyarlılıkları ve AKP’nin özgül gerilimleri onu dışlayıcı birçok siyasal mekanizmayla harekete zorlar.

Bastırılmış Özneler mi Faiz Lobisi mi: 

1980’lerde İstanbul’un periferisi sayılan yerler, şimdi eski İstanbul’la yarışmaya çalışmaktadır.(9) Bu yerlerde Boğaz’ı taklit eden yapay şehirler, modern bir imkân olarak doğan apartmanları taklit etmenin ötesine geçen toplu konut alanları ve korunaklı siteler, kültür sanat ve gösteri merkezleri… boy göstermeye başladı. Böylece Eski İstanbul da bu yeni yerleşimlerin etkisiyle giderek daha da katmanlaştı, farklılaştı. Yani savaş mağduru göçmen Kürtler, tehdit altında yaşamaktan kaçan Aleviler, farklı aidiyetleri nedeniyle sürgünü kaderi olarak yaşayan topluluklar, yoksullaşan köylüler, zaten büyükşehirde yerleşik olan yoksul halk yığınları birbiriyle karşılaşarak eski İstanbul’u periferisinden merkezine doğru katman katman etkilediler. Böylece giderek tangolar, kantolar ve balolar yerini arabeske ve fantezi müziğe, restoran ve gece kulüpleri yerini türkü barlara ve pavyonlara, entelektüel arayış yerini popülerleşmeye, modernlik yerini gelenekselleşmeye evriltti. İşte bütün bu hızlı karşılaşmalar, karışmalar, kırılmalar, erimeler, birlikte olmalar, mücadeleler siyasal, ekonomik, kültürel birer baskı olarak bireylerin varoluşlarını etkiledi. 

Bundan en çok etkilenenler, 1990’lı ve 2000’li yılların genç nesli. Bu nesil bugün genç ya da ortasınıf olarak tanımlanan, “içine kapanık” ve “bireysel” tavır almayı bilen başka tür bir beyaz yakalı sosyolojik gruba işaret ediyor. Teknolojinin, internetin, yüksek öğretime ulaşmanın kolaylaşması bu sosyolojik grubun heterojenliğine rağmen ortak tavırlar etrafında perçinledi. Fakat kısa bir süre sonra güvencesiz iş kollarında beyaz ya da mavi yakalı olarak yer almaya, kolayca kapı önüne konmaya başlanınca durum biraz farklılaştı, ama bu farklılaşma bir sınıf hareketi ya da toplumsal muhalefet ile birlikte olmaya yetmedi. Güvencesiz çalışma tehdidi ile bireysel yaşamın fırsatları arasında sıkışan genç kitle kökenleriyle bağını yitirememenin de zamanla acısını hissetti. Yani İstanbul onları sürekli güvencesiz iş süreçleriyle tehdit ederken daha sık kendi kökenleriyle ilişkiye zorladı. Bu ilişki “içine kapanık”, “bireysel” özneleri kendi hikâyelerini yazmaya ve kendi hayatlarının kahramanı olarak yollarına devam etmeye zorladı. 1990’lardan 2000’lere ve sonrasında kültür sanat ve özellikle mizah dergilerindeki çeşitlilik bu zorlanmanın bir yüzü oldu. Aynı zamanda sosyal medyada, bloglarda, alternatif arayışlarda, küçük topluluklarda anlamlı bir büyümenin ortaya çıkması bu zorlanmanın bir başka yüzüydü. 

Gezi İsyanı’na bakıldığında, isyancıların büyük çoğunluğunu proleterleşmiş ya da proleterleşme yolunda ilerleyen beyaz yakalı gençler, kültürel ve bireysel aidiyetleri nedeniyle tehdit olarak algılanan dışlanmışlar, sistem ile derdini cepheden karşı duruşla ifade eden topluluklar ve halen siyasal mücadelenin gerekliliğine inancını yitirmemiş olanlar olarak belirlemek mümkün. Daha açık ifade ile Kürtler, kökenleri ve yaşamları ile sıkıntıları olan kentliler, çevreciler, ekolojistler, doğal yaşamı korumaya çalışanlar, feministler, ulusalcılar, türbanlı kadınlar, devrimci Müslümanlar, sosyalistler, LGBT bireyler, Aleviler, işsizler vd. Dolayısıyla düşük yoğunluklu savaş ve neo-liberalizmin İstanbullularda, hatta Türkiyelilerde öfke birikmesine yol açtığı kesin. Fakat bütün bunlar yine de bastırılmış öznelerin Gezi İsyanı’na neden katıldıklarını açıklamıyor. Çünkü bu öfkenin bir dinamiği eksik: AKP. 

AKP 2002’den beri uyguladığı politikalarla Gezi İsyanı’na katılanların durumunda özel bir iyileştirme sağlamıyor. Sağlık, personel, hukuk, eğitim vd. alanlardaki reformlar bunun en tipik örneği. Örneğin “Sağlık Reformu” ile koruyucu sağlık hizmetini zayıflatıp tedavi edici sağlık hizmetini güçlendirerek toplumda hastalık ve hastalığa bağlı piyasanın kâr realizasyonunu gerçekleştiriyor. Bu esnada sağlıkçılar ile hasta yakınlarını, hastalarla taşeron çalışanlarını, acil hastalarla özel hastanelerin gerilimli karşılaşmalarını sağlamış oluyor. “Personel Reformu” ile taşeronlaşmanın, güvencesiz çalıştırmanın, eşit işe eşit ücret adı altında kadrolu personelin azaltılmasının ve nihayetinde iş bölümünün derinleştirilmesi ile vasıfsız işgücünün üzerindeki baskıyı artırıyor. BDDK, EPDK, TAPDK, HSYK gibi kurumlar aracılığıyla piyasa koşullarının istediği olanakları kamuoyuna uyguluyor. Yani AKP Gezi İsyancılarında ifadesini bulan bastırılmış, görmezlikten gelinen ya da ertelenmiş siyasal, kültürel ve bireysel talepleri algılamaya değil, kendinden önceki vesayet rejimleri gibi dışsallaştırarak, düşman ilan ederek bastırmaya ve meşruluğunu sorgulamaya yöneliyor. Bu yüzden Çılgın Proje yapılmasına, HES yağmalarına göz yumulmasına, üçüncü köprü ve otoyol düzenlemelerine, kentsel dönüşümü rantiyerlere terk eden bir prosedürle ilerletmelerine, gündelik yaşama müdahale anlamı taşıyan icraatlara karşı AKP’ye, özellikle de bir baba figürü olarak karizması ile caka satan abi Erdoğan’a karşı çıkıyorlar. İstedikleri karar alma süreçlerinde katılımcılık, teknik ve bilimsel analizlerle desteklenmiş fikirlerine saygı, hukukun bağımsız kalarak verdiği yargılara uyma, kişisel haklarının korunmasına destek, çoğunluğun tahakkümü ile azınlığın varlık koşullarının sınırlandırılmasına itiraz, kamu önünde eşit muamele ve fırsat imkânı, bedensel ya da kültürel olarak dışlanmışlara pozitif ayrımcılık, toplumsal cinsiyet taleplerinin karşılanması… Kısaca liberal bir hukuk devletinde olduğu varsayılan bir yığın asli unsur. 

Peki hükümet ne diyor? “Gezi faiz lobisi gibi iç ve dış mihrakların desteklediği çaresizce düzenlenmiş bir oyundur.” Peki bu faiz lobisi neyin nesidir? Gerçi bir başka hükümet üyesi, faiz lobisinin üstünde de kaos lobisi olduğunu iddia etti. O halde bu faiz lobisi açıklanmalı. Fakat hükümet açıklama taraftarı değil. Bu yüzden faiz lobisinin ne olduğu ve ne yaptığı tam olarak belli olmasa da, net olarak bilinen bir şey var. O da, hükümetin faizi düşürmek isteyen politikasına rağmen, bu politikasıyla Cumhuriyet tarihinin en fazla faiz kazandıran hükümetlerinden biri olması gerçeğidir. Ayrıca sadece faizciler faizden kazanmıyor, onlarla birlikte şirketlerin yıl sonu bilançolarına bakıldığında neredeyse kârlarının %55 ile %75’inin sanayi yatırımları dışından elde edildiği tespit ediliyor. Dolayısıyla hükümet aslında iddialarının aksine finans kapitalin ilgisini çekmek için faiz kazancını konsolide etmeyi sürdürüyor(10). Bu durumda tekrar sormak gerekir. Nasıl oluyor da böyle bir hükümet faiz lobisi tarafından tehdit ediliyor olabilir? Belki bu soru ekonomi göstergelerine bakılarak şöyle cevaplanabilir. Hükümet sanki faiz lobisi ile danışıklı dövüş yaparak, yani belirsiz failleri işaret ederek hem onları hukuki sorumluluktan koruyor hem kendi ayıbını saklamayı başarıyor, öte yandan muhafazakâr, İslamcı, milliyetçi seçmen tabanının safları sıklaştırarak bastırılmış özneleri “ayıplı” hale sokmayı deniyor. 

Gezi İsyanı’ndan Türkiye’ye, Ergenlikten Nereye: 

Yukarıda Gezi İsyanı’na dair lehte ve aleyhte olan görüşleri, bunlara dair tutumlar içinde kendi yaklaşımımız için dayanaklarımızı oluşturduk. Yani bize göre Gezi İsyanı iktidarın ifade ettiği gibi komplo, tertip, oyun, lobicilik ve hainlik meselesi değil. Bu yüzden Türkiye sathına yayıldı ve taban buldu. AKP kendi mağduriyeti sayesinde elde ettiği iktidarı, soğukkanlılıkla rakiplerine ve dolayısıyla rakiplerinin kitlesine karşı intikamcı hamlelerle büyüttü. Hem iktidarın doğasına hem de AKP’nin zihinsel yapısına uygun olarak büyüyen bu hamleler, büyük bir halk kitlesini tedirgin etti. Bugün olanlar bu baskılardan doğan kaygıların çözülmesine yönelik tepkilerdir. Üstelik iktidarın zorbalığına ve manipülatif faaliyetlerine rağmen, isyan edenler büyük bir halk kitlesinin desteğini almıştır. İsyancıların programatik araçlarının olmamasına rağmen bu desteği almış olması iktidarı tedirgin etmeyi başarabilmiştir. O halde isyanın Türkiye devrimci mücadelesindeki yerine ilişkin düşünmek zorundayız. 

Türkiye devrimci mücadele tarihi bir takım geleneklerle doludur. Bu gelenekler kimi dönemlerde öne çıkmış, ardından gerilemiş ya da parçalanmış, böylece ya yeniden yapılanarak yoluna devam etmiş ya da başka unsurlar içinde eriyip gitmiştir. Kısacası devrimci tarihin çoklu geleneklerle üretilmesi, adeta bazı biyolojik ve psikolojik terimlerle açıklanmasına yol açmıştır. “X geleneğinin henüz olgunlaşma aşamasına girdiği”, “Y geleneğinin ortodoksiye yaslandığı”, “XYZ geleneklerinden yeni bir birlik, doğum beklendiği” gibi ifadeler aslında geleneğin çizgisel ya da organik bir tarih anlayışı ile ele alındığını gösterir. O halde Gezi İsyanı’nı da bu eğilimlerle birlikte düşünüp, onu özgünleştirenin ne olabileceğini ortaya koymaya çalışalım.

Gezi İsyanı’ndan bir devrim çıkmamıştır. Yani eşitsizliğe ve baskılara ilişkin kesin bir kurtuluş arayışı çıkmamıştır. Sosyal ve ekonomik olarak kitlesel bir yarılma olmamıştır. Fakat yine de iktidarın eleştirisi gerçekleştirilmiştir. Bir başka ifade ile devrim gerçekleşmemiş olabilir ama her mücadeleyi bir birikim veya birikimler yığını olarak görmek durumundaysak, mevcut mücadeleyi de sıçramaların, kırılmaların, dönüşümlerin birer tutamağı, gelişimi olarak görmek durumundayız. Yani mücadeleden elde edilen birikimleri, tahayyülümüz üzerinde organik olarak genişleyen bir deneyim seti olarak ele almak durumundayız. O halde Gezi İsyanı’nı Türkiye devrimci tarihi içinde ele almak ve bunu onun organik bir parçası olarak görmek yararlı olacaktır. 

Ernst Bloch isyanın özgülleşmesi sorununu ele aldığı, “öfke ile budalalık” arasındaki ilişkiyi tartışan metninde, isyanın yönelimini tam da bizim gibi organik bir sürecin içine yerleştirir. Bloch’a göre acıdan haz duymak muktedirin dilinden tatmin olmaktır, dolayısıyla artık kimsenin boyun eğicilik konusunda istekli olmak için yeterince tutkulu olmamasının bir anlamı var. Gezi İsyanı da böyle değil midir? İnsanların büyük çoğunluğu AKP’nin ya da muhafazakârların mağduriyeti ile empati kurmuşlardır, hatta bu yüzden pozitif bir ayrımcılık ötesinde konum alarak onları ontolojik olarak demokrasiyi inşa eden unsurlar olarak kabul etmişlerdir. Bu yanılsamalarından kurtulmaları, tek tek iktidarın dişlileri arasında sıkışmaya başladıklarında dönüşüme, çığlığa dönüşmüştür. Gezi İsyanı ise bütün Türkiye’nin bu farkındalığı elde etmesini sağlamıştır. Bir kere daha iktidarın muktediri ne hale soktuğu, onunla empati kurmanın kendisini nasıl içinden çıkılmaz bir yere sıkıştırdığını fark etmiştir. Dolayısıyla Gezi İsyanı acıdan haz duyma konusunda kitleleri bir tutkusuzluğa sürükleyecektir, fakat bu sürüklenme “ne” ile kendine bir imkân bulacaktır, bu şimdilik belirsiz.

Bloch acıdan haz alma konusunda tutkusuzlaşan insanların durumunun aslında inlemekten mırıltıya geçen bir yarılmaya yol açtığını ifade eder. Evet, Gezi İsyanı insanları konuşmaya değil, kaotik bir arayışa, karışık, karmaşık, karanlık ama inlemeden daha çok olana doğru çekmiştir. Çünkü inleme bir yetersizlik ama baş edilebilineceğine inanılan bir yetersizlik tepkisidir. Çoğunlukla düşkünce, sınırlılıkla ilgili bir pozisyona uygun tepkidir. Mırıltı ise yetersizlikten ziyade güvensizliğe dayalı bir tepkidir ve çoğunlukla ergenin verdiği bir tepkidir ve kavgaya her an hazırdır. Buradaki kavga imgesi ise dananın kuyruğunun koptuğu bir ufuktur. Bir başka ifade ile mırıltıdan kavgaya doğru ilerlendikçe, aslında ergenlikten de çıkılmaya doğru ilerlenilir. Yani ete kemiğe bürünmüş bir doğum, başlangıç, kuruculuk hamlesi kurulur. Hannah Arendt’in doğum ve yaşam arasında kurduğu bu ilişkiyi, Walter Benjamin “Şiddetin Eleştirisi”nde şu şekilde dile getirir: 

Sıkıntılara, dertlere yol açmış olanların ve devamını sağlayanların adresi bu arada iyice belli olmuştur. Kendilerini yeni yollardan gizlemek isteyebilir, yapay yollara başvurup adı sanı belirsiz görünebilirler; ama işte yerleri yurtları bilinmektedir çoktan beri ve çok dünyadadır bu yer. İçi dışı anlaşılmış, etten kemikten ibaret olanların bolca ikâmet ettiği bir yerdir söz konusu olan; hani tamamen kullanıma açıktır ve öyle üzerimizde, ötemizde olmayan bir yerdir. Demek durumu apaçık bir şekilde biz, sadece biz engelleyebilir ve değiştirebiliriz.(11)

Burada Bloch’un yorumlarının gösterdiği gibi ergenlik, mırıltılar ile konuşur. Mırıltının patlaması; kavga ya da muktedirin tamamen terk edilmesi ise olgunlaşmaya açılır. Olgunlaşma her zaman ete-kemiğe bürünme, anlaşılır bir varoluş olarak neye karşı olunduğunun bilinmesidir. Böylece eleştiri ve kurucu faaliyet artık gerçek olmaya başlayabilir. Aslında geleneğe bu kadar yaslanmış olan toplumların temel problemi, zaten budur: Ergenlik. Bütün modernistlerin temel derdi de zaten bu olmamış mıydı? Martin Luther’in İncil’i Almanca yayımlaması, Immanuel Kant’ın “Aydınlanma Nedir?” makalesinde “ergenlikten kurtulma” ifadesi, Sigmund Freud’un Totem ve Tabu’sunda “baba katilliği”nin uygarlıkla ilişkilendirilmesi, M. Proust, I. Turgenyev, F. M. Dostoyevski, H. D. Lawrence, F. Kafka gibi romancılarda aile ve özellikle baba figürünün tamamen ergenlik, bağımsızlık, kendi aklınla düşünme gibi imgelemlerle somutlanmaya çalışılması hep o modern bireyin, yurttaş olarak bireyin kaygıları değil midir? 

O halde şu denilebilir: Gezi İsyanı devlet babaya, baba ya da büyük abi olmaya çalışan hükümetlere, geleneğin tamamen ataerkil ve kapitalist hiyerarşiden kaynaklanan büyüklük imgelerine karşı oğulların, kızların, ötelenmiş azınlıkların, sıradanların, gençlerin, güvencesizlik tehditi altındaki beyaz yakalıların itirazıdır.(12) Çünkü soyut da olsa modern bir toplumda yurttaş birey olarak haklara sahiptir, iktidarın sınırları vardır ve yurttaş ile devlet arasında eşitler arası ilişki korunmaktadır. Peki Gezi İsyanı’nda bu olmuş mudur? Hayır. Aksine geleneksel toplumlarda kol kırılır yen içinde kalır, bireyleşme arayışı yıkıcı bir fitnedir ve Gezi İsyanı iktidarca böyle algılanmıştır ve algılatılmıştır. Hatta Başbakanın meşhur Kuzey Afrika gezisindeyken halet-i ruhiyesini bildiren yazarlara göre, Başbakan müthiş bir hayal kırıklığı içinde olup biteni anlamlandırmaya çalışıyormuş. Bir başbakan neden hayal kırıklığına kapılır ki? Herhalde yaptıklarının yetersiz görülmesine, çabalarının anlaşılamamasına, kendisini layık olduğu gibi baş tacı ettirememesine şaşırmıştır. Eğer halen birileri onu yeterli görüp baş tacı ediyorsa, o halde Gezi İsyancıları ağacın kurdudur, aksi düşünülemez. Kurt ağacın sağlığı için ya temizlenmeli ya da ıslah edilmelidir. Neticede evlat atsan atılmaz, satsan satılmazdır ama zararı da boyunu aşıyorsa Hz. Nuh gibi dava uğruna evlattan da kopmayı bilmek gerekir.(13) Başbakanın ve hükümetin bütün zorbalığı da işte bu tatminsizlik ve haksızlık duygusuyla birlikte iktidarın olanaklarından yeniden yeniden beslenmektedir. 

Tam da yukarıdaki gerekçelerle iktidarın konumu Türkiye devrimci tarihi açısından Gezi İsyanı’nında da özgünlük taşımaz. İktidardan ziyade isyancıların konumudur, özgünlüğü yaratan. Büyük kitlesel katılımlarla gerçekleşen 15-16 Haziran Olayları (1970), 1 Mayıs 1977-78, 1980 Tariş Direnişi, 1991 Zonguldak Maden İşçileri Yürüyüşü, 2010 Ankara Tekel Direnişi ve birçokları aslında belirli bir bölge, belirli bir işkolu, belirli bir konjonktür ile ilişkilidir ve dolayısıyla örgütlü bir direniştir. Türkiye devrimci tarihine etkileri çok yoğun olsa da, genel olarak Türkiye sathında sınırlı bir katılıma neden olmuştur. Oysa Gezi İsyanı, lehte ve aleyhte görüşlerle örneklediğimiz gibi, gündelik hayata dokunulması ve çoğunlukla somut olarak babaya hesap sorma imgesiyle birlikte hareket edilmesi nedeniyle, tüm yurda yayılmış, katılımcıların amorf yapısı bozulmadan kaldığı için kolayca mobilize olmuş bir isyandır. İlk kez ergenlik coşkusuyla iktidarın ve uygarlığın bütünüyle bastırdığı duygular ve düşüncelerin politize edilerek yaşamın içine sürüklenebileceği görülmüştür. Bu yüzden güçlü bir kolektif mücadele hattı örgütlenmiştir. Her ne kadar ortodoks ve modernist siyaset algısına göre bu eylem tarzı kendisini yaşatmakta güçlük çekecek olsa da, aslolarak özneleri bireysel olarak dönüşüm imkânıyla tanıştırmış olmak, etkileri itibarıyla daha yıkıcı ve dönüştürücü olmuştur. Gezi İsyanı’nın başladığı günden bu yana ortaya çıkan tablo da bunların göstergesi olmuştur.

Türkiye devrimci tarihi açısından Gezi İsyanı’nın özgünlüğü onun amorf, kitlesel, katılımcı, gündelik ve somut içeriklere sahip olmasından gelir. Bu onu ergenlikten, mırıldanmadan kurtarmaya yeter mi bilemeyiz, ama artık kesinlikle inlemediği ve mırıldanmak konusunda da kararsız kaldığı bir arafa varlığını yerleştirdiği kesin. Ümit edelim ki Gezi İsyanı’nı Haziran İsyanı olarak üretmeye devam eden forumlar ya da başkaca yatay müdahaleler, bundan böyle Gezi’den Türkiye’ye yayılan isyanı, ergenlikten nereye gidileceği konusunda açık edebilsin. 

Bu yazının orijinaline şuradan bakabilirsiniz:

“Gezi’den Türkiye’ye, Ergenlikten Nereye?”, içinde Kampfplatz Ortak Kitap, (haz. Nurçin İleri- Eylem Yenisoy), Ankara: Phoneix Yayınları, 2013, Cilt: 2, Sayı: 4, ss. 173-194.

DİPNOT

1-Gezi Parkı’nın dönüştürülmesi ve bu parka ait yeşil alanın katli ile başlayan süreç için oldukça farklı isimler konuldu. Kimileri olayların tüm ülke sathına yayılmış olmasından ilham alarak Haziran İsyanı, kimileri Gezi Parkı’ndaki direnişin tarihsel bağlamlarını ve direnişin doğasını dikkate alarak Gezi Komünü, kimileri olayın özgünlüğünü işaret etmek için Gezi İsyanı dedi. Bizim bu isimlerin hiçbirine itirazımız yok, ama tercihimiz olayın kendisine dair kırılmaya odaklanmak açısından Gezi İsyanı isminden yanadır.

2-Birçok süreli dergi Gezi İsyanı’nı ele alan tartışmalar yaptılar. Bunların toplu listesine aşağıdaki adresten ulaşılabilir. Hiç şüphesiz bu listeyi uzatmak ve güncellemek mümkün (http:// tinyurl.com/q2akmow). Ayrıca günbegün Gezi İsyanı’nda yaşanılanları takip etmek için Açık Radyo’nun Gezi Günlüklerine (http://tinyurl.com/q7l86oc) ve olup bitenler hakkındaki yorumlamalar için Gezi İsyanı kitaplarına (http://tinyurl.com/5uaxu45) da bakılabilir.

3-Aleyhteki görüşler genellikle hükümetin ve muhafazakâr çevrelerin ifade alanlarında; Zaman, Yeni Şafak, Türkiye, Akit, Tercüman, Star, Sabah, Bugün gibi bilindik günlük gazetelerde ve TRT’nin bütün kanalları, Ülke TV, Beyaz TV, Kanal 24, Samanyolu TV, Mehtap TV, Meltem TV gibi televizyon kanallarında bolca yer bulmaktadır. Ayrıca iktidar ile ters düşmekten korkan ana akım diğer medya grupları da önce refleks olarak sessizlikle, ardından Gezi İsyancıları’na çoğu kez karşıt bir konumda yayınlarını sürdürmekteler. Dolayısıyla aleyhteki görüşleri takip etmek için bu mecraların takip edilmesi yeterli kanaat oluşturmaya yol açacaktır. Bu yayınların çoğu Gezi İsyanı’nı ulusalcı, Ergenekoncu bir tertip ve uluslararası komplo olarak görmektedir ama Cemil Koçak ve Atilla Yayla gibi bir kısım ise solu ve sosyalistleri asıl tertipçiler olarak tanımlamaktadır. Bkz.: http://tinyurl.com/m2jz6jz.

4- Kanaatçiler ile kastımız, yazılı ve sözlü medya yazarları, uzmanlar, bürokratlar, akademisyenler, teknokratlar olarak sıralanabilir. Bu kanaatçilerin ilgi, bilgi ve dünyadaki meslektaşları ile kıyaslaması için eski bir değerlendirmeye bkz.: http://tinyurl.com/k2e3hb5.

5- Özelleştirme ile ilgili uzun uzadıya tartışmak bu yazının kapsamı dışında. Fakat yine de kısaca dünyada ve Türkiye’de bu furyanın nasıl başladığını hatırlatmalıyız. Bilindiği gibi 20. yüzyılda iki büyük ekonomik kırılma noktası var. Birincisi 1920’lerin sonunda başlayan Büyük Buhran, ikincisi 1970’lerin sonundaki kriz. Kapitalizm ilkine dünyadaki sosyalist ve diğer emek hareketlerinin diri konumu ve Sovyet Rusya imgesi nedeniyle sosyal refah devleti politikaları geliştirerek, ikincisine tam aksine neo-liberal politikaları geliştirerek çözüm aradı. İşte özelleştirme tam da bu ikinci krizin enstrümanlarından oldu. Başta İngiltere olmak üzere tüm Avrupa, devleti küçültmek ve piyasayı güçlendirerek verimli ekonomiler oluşturmak adına kamuya ait tüm yatırım ve ilgileri sırasıyla özel sektörün inisiyatifine bıraktı. Türkiye’de Turgut Özal’ın “24 Ocak Kararları” ile bu “acımasız oyuna” girdi. 20. yüzyıldaki gelişmelerin kısa bir özeti olması açısından bkz.: Nail Satlıgan, Sungur Savran (der. ve çev.), Dünya Kapitalizminin Krizi, İstanbul: Belge Yayınları, 2009.

6- Toplum ve Bilim Dergisi’nin 2011 yılındaki 122. sayısında çok sayıda makalede bu tartışmalar yapılmaktadır. Fakat özellikle Alp Yücel Kaya’nın “acele kamulaştırma” sorgulamasını içeren makalesi, söz konusu ettiğimiz dönüşümün birkaç boyutunu açıklamak için incelenmelidir. Bkz.: http://tinyurl.com/la3dofz. Ayrıca neo-liberalizmin ikinci dalgasının yarattığı yeni düzeni anlamak için Sonay Bayramoğlu’nun kaleme aldığı Yönetişim Zihniyeti kitabına da bakılabilir (http://tinyurl.com/la3dofz).

7-Örneğin dinsel kurumları, eğitim kurumlarını, kültür sanat dünyasını, iletişim araçlarını, sosyolojik yeniden üretim birimi olarak aileyi kendi hegemonyasının doğrudan üreticisi görür. Muhafazakâr hükümet dinsel kurumlar aracılığıyla insanları devletin kutsallığına, yöneticilerin halkın iyiliğini istediğine, dinsel değerlere sadakatin devlete sadakat olduğuna inandırmaya çalışır. Eğitim kurumları ile üretim ilişkilerine ve toplumsal iş bölümünün gerekliliklerine uygun nesiller yetiştirmeye, bu esnada devletin ilelebet varolmasının gerekliliğini anlatır. Yani devletin her bir ideolojik aygıtı iktidarın kendi siyasal ve ekonomik hedeflerine uygun biçimde çalıştırılarak iktidarın hegemonyasını somutlar. Bkz.: Taner Yelkenci, “Louis Althusser’in Materyalist İdeoloji Teorisi”, Baykuş Felsefe Yazıları, sayı: 7, 2011, s. 87-110.

8-Askeri vesayet sisteminin bir posası olan Ergenekon yapılanması hükümete karşı darbe yapma niyetini realize ederken suçüstü oldu. Ardından hükümet tüm muhalefeti Ergenekon potasına sokarak darbeci ilan etmekten nadiren imtina etti. Ergenekon bir askeri vesayet imgesiydi, bir başka ifade ile pozitivist ve elitist bir ulusalcılıktan beslenen devletin kurumsal yapılarının bileşkesiydi. Bu nedenle hükümetin muhafazakâr ve dogmatik söylemine darbe ile karşılık vermeye çalıştı. Hükümetin Ergenekon’dan hesap sorması meşru fakat hükümetin sırf bu meşruluktan hareketle toplum mühendisliğine soyunması, tüm muhalif görüşlere Ergenekon bağlantılı bir çamur atması tamamen otoriterleşmenin göstergesi. Hükümetin bu tutumunun izlerini tüm diktatörlüklerde sürmek imkânı var. Yani hükümet ortaya koyduğu icraatla sadece askeri vesayeti değil, aynı zamanda büyük halk kitlelerini de siyasal ve ekonomik olarak şüpheye, güvencesiz ortama sürükledi. Şimdi yapması gereken şey, pozitivist ve elit ulusalcı çağdaşlığın baskı rejimini siyasal karşıtlarına karşı kullanmak değil, hatta siyasal düşmanlar peydahlayıp daha sonra da bu sürecin diğer mağdurlarıyla herkesi kendi hegemonyasına boyun eğdirmek hiç değil. Nitekim bugün Türkiye’de çalışanların sadece %18’i sendikalı, toplam yetişkin nüfusun sadece %15’i sivil toplum örgütlerinden birine üye. Dolayısıyla hükümetin askeri vesayet rejimini geriletme hamlesi demokratikleşmenin geniş kitlelerin hak ve özgürlük arayışını tek başına artırmıyor. Kaldı ki Ergenekon’un veya başka bir askeri odağın darbe yapması ya da büyük kitleleri etkileme riski neredeyse tamamen bertaraf olmuş durumda. O halde Gezi olaylarının Ergenekon ile ilişkilendirilmesi hükümetin son 3-4 yıldır tutturduğu bir söylemin devamı olabilir. Bir başka yandan Gezi İsyanı’ndaki ulusalcı unsurların varlığı ve bu isyana damga vurma çabaları, hükümetin genel söylemini güçlendirmeye yaramış olabilir. Fakat bu genelleştirme otoriterleşmeye dair kendileri hakkında hiçbir görüye sahip olmadıklarını gösterir.

9- 1980’lerden itibaren esnek üretim koşulları, neo-liberal tarımsal uygulamalar ve elbette Kürt coğrafyasında süren “düşük yoğunluklu savaş” nedeniyle büyük iç göç dalgası yaşandı. İç göç çoğunlukla yoksul bölgelerden batıdaki büyük şehirlere doğru gerçekleşti. Özellikle de İstanbul, İzmir, Kocaeli bunların başını çekti. 1960’larda taşı toprağı altın olan ve sınıf atlamanın, köşe dönmenin fırsatlarını sağlayan İstanbul, iç göç yığılması nedeniyle ucuz işgücü açısından 1990’lara gelindiğinde ekmeğin aslanın midesinde olduğu bir yere dönüştü. Fakat yine de göç durmadı. Bu elbette neo-liberal siyasetin ve savaşın etkisiyle sürmek zorunda kaldı. Nihayetinde İstanbul her yıl bir önceki yıla göre %2-3 büyüdü. Dolayısıyla farklı dinlerin ve ulusların kozmopolitizminden farklı hemşehrilerin ve çıkar gruplarının kozmopolitizmini barındıran bir yere dönüştü. Böyle bir kozmopolit şehir doğal olarak katmanlaştı, bastırılmış hikâyeleri biriktirdi, insanları hem yalnızlaştırdı hem de niteliksizleştirdi. Bu yüzden İstanbul’un bazı mekânları kültürel, siyasal, ekonomik olarak şehrin genel dokusundan ayrıştı. Bugün İstanbul artık sadece Boğaz’ıyla, Beyoğlu’suyla, Adalar’ıyla, Eminönü’süyle, yani Osmanlı’dan kalan eski İstanbul semtleriyle değil aynı zamanda her biri tekil olarak büyük dönüşüm yaşayan ilçeleri ve yeni yerleşim yerleri ile anılır oldu.

10- Milliyet Gazetesi ekonomi yazarı Güngör Uras faiz, büyüme, sanayi yatırımları gibi konularda oldukça anlaşılır dille çözümlemeler yapıyor. Gezi İsyanı’nı dikkate alarak faiz lobisi üzerine de birkaç yazı kaleme aldı. Hem de faiz lobisinin kim olduğunu bilmediğini ama en yüksek faiz kazancının bu hükümet tarafından sağlandığını ortaya koydu. Uras’ın çok sayıdaki yazısı için bkz.: http://tinyurl.com/ma9l7jg. Ayrıca bir başka liberal ekonomist Mahfi Eğilmez’in aynı konudaki yazıları için bkz.: http://www.mahfiegilmez.com/.

11- Ernst Bloch, Hıristiyanlıktaki Ateizm, çev. Veysel Atayman, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2013, s. 56.

12-KONDA araştırma şirketi Gezi İsyanı ile ilgili birkaç anket yapmıştı. Bekir Ağırdır’ın katılımcıların/isyancıların haritalandırılması için hazırladığı sunum yazısı için bkz.: http://tinyurl. com/kma9rwg.

13-Başbakanın 22 Ağustos 2013’te Ülke TV’ye verdiği mülakattaki cümlelerinden mealen yazılmıştır.

Yorum Yap