“Hiçbir şey adı kadar insanı diline bağlayamaz.”

Walter Benjamin.

Johann Wolfgang von Goethe (1749-1832) Gönül Yakınlıkları romanının ilk bölümünde Charlotte adlı karaktere, “öncelikle bilinen şeyler konusunda taraflar arasında tam bir fikir birliğine varılmalı” dedirtir, “ardından da bilinmeyenlere doğru ilerlemenin gerekliliğini” ifade ettirir. Bir başka deyişle Goethe, Charlotte’a modern bilimin yöntemsel bilgi arayışının mottosunu söylettirir. Herhangi bir okurun “Goethe Gönül Yakınlıkları ’nda neden modern bilimin bilgi üretim sürecine müdahil olmuştur” diye sorması elbette meşru bir sorudur. Bizde bu meşru soruyu takip edeceğiz. Ancak yanlış bir anlamayı önlemek için en başta bir uyarıda bulunmalıyız: Goethe’nin sanat, felsefe ve bilim kavrayışını bir bütün olarak düşündüğümüzde, modern bilimin yöntemsel bilgi arayışını tamamen benimsemediğini görürüz(2). Bunun neden böyle olmadığını bu makale bittiğinde okura göstermiş olmayı umuyoruz. Bu umudumuzu epistemoloji tartışmalarına girerek değil, yeri geldikçe Goethe’nin ve çağının sanat teorilerine değinerek gerçekleştirmeye çalışacağız. Bu da Gönül Yakınlıkları ’nı değerlendirmek noktasında bize bir nebze olsun hem özel hem de genel kolaylıklar sağlayacaktır diye düşünüyoruz.

O halde biz de bu makaleye Goethe’nin tavsiyesine uyarak başlayalım. Bu, hem modern okurun alışık olduğu bir yöntemi tekrarladığımız hem de bizim okurla birlikte ilerlememizi sağlayacağı için işlevsel olacaktır. Önce bilinenlerden, yani Goethe’nin hayatı, çağı ile eserleri arasındaki ilişkilerin seyrine, Gönül Yakınlıkları ’nın muhtevasından başlayıp ardından daha az bilinenlere doğru ilerleyeceğiz. Daha az bilinenlere yönelirken Walter Benjamin’in (1892-1940) Goethe’nin sanat teorisi ve Gönül Yakınlıkları ile ilgili incelemelerini rehber edineceğiz. Böylelikle Benjamin ile birlikte, özelde Gönül Yakınlıkları ve Goethe üzerine olan çalışmamızın alanını, daha genel olarak Goethe’nin sanat teorisiyle bütünleşik bir şekilde yeniden düşünme imkânı bulmuş olacağız.

Goethe’nin Hayatı ve Çağı

Alman edebiyatının on dokuzuncu yüzyıldan günümüze değin en büyük isimlerinden biri Goethe’dir. Goethe hemen hemen her tür düşünce biçimine ilişkin ilgileri olan biridir, kendisini düşünce sistemlerinin tarihsel bilgisi ile donatmış ve eleştirel bir tutumla ilgilerine ait sorunsallara ilişkin yeni çözümlere ve/veya açıklamalara ulaşmayı denemiştir. Başlangıçta ailesinin desteği ile müzikten resme, edebiyattan felsefeye, dil öğreniminden toplumsal geleneklere hemen hemen birçok kültürel alanında eğitim almış, ardından babasının teşviki ile üniversitede hukuk eğitimine başlamıştır. Goethe çok yönlülüğünün ve kişiliğinin kaynağı olarak annesi ve babasını göstermiştir. Annesinin hayal gücü ve tutkulu kişiliği ile bezeli anlatıcılığı, babasının disiplinli ve çalışkan kişiliğiyle donanan araştırmacılığı onu doruğa taşımıştır(3). Aslında Goethe’yi doruğa taşıyan bir başka şey daha vardır. O da ne ailesinden ne de aldığı eğitimden tek başına beslenebilecek bir bilme biçimine işaret eder. Yani Goethe’nin hem kişisel hem de toplumsal ve tarihsel gerçeklikleri içselleştirme konusunda özel bir yeteneği vardır. Bütün çalışmaları, özellikle edebi olanları yaşama kişisel tanıklığının meyvelerini içerir. Bunu entelektüel gelişiminin ilk günlerinden beri takip etmek mümkün gibidir(4). Bütün büyük düşünürler ve sanatçılar gibi deneyim onun için de vazgeçilmez bilinçlenme momentidir. Goethe bu momenti ilk olarak 1765’ten itibaren –bütün eğitiminden ve öğretiminden kazandığı birikimleri yaşam ilgileriyle birleştirerek kişiliğinin bir parçası şeklinde– dışsallaştırmaya başlar. Onun için yaşam ve/veya kendi yaşamı temel bir bilinçlenme alanı olmaya başladıkça, bilmeye olan tutkulu kişiliği taşkınlık içinde gelişmeye devam eder. Böylece deneyimin getirdiği bilinçliliği sadece edebiyat alanında yaratıcı imgelemin bir esini veya sonucu olarak görmez, bu yüzden hukuk ve bilim alanlarında da yaratıcı fikirlere yönelebilmek için vazgeçilmez bir nitelik olarak kendisinde bulundurmaya çalışır. Bu, hayatında iz bırakan hiçbir şeyi terk etmemesini, hepsini yaratımın imbiğinden süzmesini sağlar. Bu ize, Germanistikçiler ya da edebiyat tarihçileri sık sık onun aşk ilişkilerinden bahsederken işaret eder. Bizim burada konu edindiğimiz Gönül Yakınlıkları romanı da bu türden işaretlemelerden nasibini bol bol alır.

Goethe ilk aşkını 1765’te Katchen Schönkopf ile Leipzig’de yaşar; fakat onlar aşk meyvelerini olgunlaştıramadan bu ilişki son bulur. Goethe yine de ilk aşkını unutmaz ve 1770’de Arnette adlı şiir kitabıyla bu aşkın olgunlaşmamış meyvelerini hatırla(t)mayı dener. 1768’de okulda hastalandığı için tedavisini tamamlamak üzere hukuk eğitimini yarıda bırakır ve Frankfurt’a, ailesinin yanına döner. 1768’den 1771 yılına kadar piyetizm, mistisizm, simyacılık, lirik şiir, doğa, Kur’an-ı Kerim’in tefsiri(5), Gotik sanat, Alman mimarisi, Yunan trajedileri ile içli dışlı olur ve aynı zamanda hukuk doktorasını da tamamlar. Ancak Goethe bu yoğun çalışma içindeyken 1770’de Strasbourg’da bir aşka daha yelken açar, Frederike Brion ile kısa bir ilişkisi olur. Doğrudan bu aşkın meyvelerinin hangi üründe yansıtıldığı bilinmemektedir. Oysa Goethe 1772’de Wetzlar’a avukatlık stajını tamamlamak için gittiğinde yaşadıkları çok iyi bilinmektedir.

Goethe arkadaşının nişanlısı Charlotte Buff’a umutsuzca âşık olur. Bu aşk talihsiz bir geri çekilme ile sonuçlanır ama yine de Goethe’yi edebiyat literatüründe adını duyuracağı biri haline getirir. 1774’te Genç Werther’in Acıları kitabı okuyucuyla buluşur. Genç Werther’in Acıları’nda Werther adlı delikanlı, evli bir kadın olan Lotte’ye âşık olur. Lotte’ye ve aşkına toz konduramaz ama işler bir türlü Werher’in istediği gibi gelişmez. Lotte, Werther’in aşkına karşılık vermek bir yana, ona karşı tamamen duyarsızdır. İşte bu yüzden Goethe, genç Werther’i aşk acısından kurtarmaya karar verir ve onu umutsuzluğun kollarından çıkarmak için intihara sürükler. Gerçek hayatta ise Goethe, kendi Charlotte’undan sadece uzaklaşmakla yetinir ve aşkından kalan yaraları Genç Werther’in Acıları’nı yazarak sağaltır. Aslında Goethe’yi Werther’i intihara sürüklediği için suçlamak yersizdir çünkü bu, bir bakıma Goethe’nin isteği ya da kararı olmayabilir. Almanya’da söz konusu dönemde uzun bir süreden beri özellikle Romantizmin etkisiyle bazı tartışmalar sürmektedir. Duygu ve düşünce, aşk ve ahlak, sevgi ve hukuk, tinsellik ve özdeksellik, öznellik ve nesnellik bağlamlarında süren bu tartışmalarda güçlü taraf duygu, aşk, tinsellik, sevgi, öznelliktir. Yani duyguların incinmesi, aşkın duyarsızlaşması, sevginin otoritelerce kesintiye uğratılması, öznelliğin sınırlandırılması doğal olarak en marjinal tutumların geliştirilmesini kolaylaştırır. Zaten sosyolojik olarak dönemin Almanya’sında ne yazık ki intihar bilindik bir kurtuluş çabasıdır. Yani Genç Werther’in Acıları’nda Goethe, hem kendi kişisel deneyimini hem de döneminin toplumsal eğilimlerini ifade ederek, kendi gerçekçi yaklaşımıyla ve/veya deneyimleriyle toplumun romantik ve öznelci eğilimleri arasında ironik bir çatışmayı anlatır. Bu çatışma toplumsal değişimin imgelerinden beslenir(6).Bir başka ifade ile Fırtına ve Atılım adı verilen ve Aydınlanma akılcılığına dayalı klasizme tepki duyan ama aynı zamanda piyetizmin dinsel arayışına da teslim olmayan, doğa ve heptanrıcılık gibi felsefi kaynaklardan beslenen bir etkiyi bünyesinde taşımaktadır(7). Kısacası Genç Werther’in Acıları’nda ne sadece bir aşk ne de sadece Goethe’nin kendisi vardır. Goethe bir kez daha bir yapıt aracılığıyla tüm deneyimlerini ve hayatını sorgulamasına, yeniden gerçekçi bir başlangıca imkan aralar. Yani Genç Werther’in Acıları ne Romantizmin getirdiği öznelcilik ve duyguculuk ile, ne piyetizmin getirdiği dinsellik ile, ne heptanrıcılığın getirdiği doğa ve tanrı ile, ne tarihselliğin getirdiği toplumsal dönüşüm ile, ne akılcılığın getirdiği evrensellik ile birlikte tek başına okunabilir, aksine bunların hepsiyle yüzleşen ve onları sentezleme kaygısı gütmeyen yeni gerçekçilik ile birlikte okunabilir(8).

Goethe 1775’te Weimar Dükü Karl August’un daveti ile elçilik özel danışmanlığına çağrıldığında, ortaçağ sanatı da dahil pek çok edebi tür ile ilgili çalışma yapmaktadır. Yeni döneminde Goethe, Weimar Saray Tiyatrosu’nun yöneticiliğini yapar ve on yıl kadar devlet hizmetini sürdürür. Goethe’nin devlet hizmeti, hukuk eğitiminden gelen bir kısım işlerle olduğu kadar tiyatro ve edebiyat ile de ilgilidir. Söz konusu bütün bu işleri, onu yapıtlarını oluştururken etkiler. Örneğin Goethe kendisinin de jürisinde bulunduğu bir mahkemede ilginç bir olaya tanıklık eder. Mahkemede evlilik dışı bir ilişki sonucu hamile kalan ve çocuğunu doğurduktan sonra da öldüren bir kadın yargılanmaktadır. Goethe jüridedir. Jürinin çoğunluğu idama karar verir ve Goethe de onlarla birlikte hareket ederek bu kadının idam edilmesi yönünde oy kullanır. Söz konusu durum Goethe’yi çok etkiler. Bu olayın izlerini Faust’ta sürme imkânı vardır. 1771’de kaleme aldığı Gretchen trajedisi ile bu olay Faust’taki masum Gretchen’in başına gelecekleri koşullar; tek farkla, Gretchen yaptığı eylem nedeniyle idama mahkûm edilerek değil, hapse atılarak cezalandırılır ve hapis koşullarına dayanamayan Gretchen aklını yitirir.

Goethe’nin 1775-1785 yılları boyunca Weimar’da yaşadığı ve hayatının gidişatını etkileyecek bir başka deneyim de, Frau von Stein ile kurduğu ilişkidir. Stein mesafeli, akıllı, görgülü ve bilgili aristokrat bir hanımefendidir. Onun kişiliği Goethe’nin gençlikten gelen tüm tutkulu ve acemi arayışlarına bir ölçü kazandırır. Goethe’yi dengeli bir kişilik oluşturmaya motive eder. Goethe bu on yıl boyunca edebiyattan çok simya, kimya, botanik gibi alanlarda çalışmalarını biriktirir. 1785’te gerçekleştirdiği Roma seyahati ve oradaki tanıklıkları bu sürecin giderek ağırlaşan etkisinden kurtulmasına yol açar. Geri döndüğünde ise ne Stein ne de dostları onu sıcak karşılar; fakat bu seyahat önceden başladığı birçok çalışmasının tamamlanması için Goethe’ye yeni bir enerji kazandırır ve 1786’dan itibaren Egmont, Tarquato Tasso, Roma Ağıtları, İphigenie Tauris’te, İtalya Seyahati, Yeni Şarkılar vd. çalışmalarını su yüzüne çıkarmasına neden olur. Goethe’nin İtalya’da Klasizmin etkisine girdiği, adeta çarpıldığı doğrudur. Roma “ebedi şehir” olarak onda özel bir etki uyandırır. Elbette bu etkilenim, Romantizm ve Klasizm arasındaki bütün temel güzergâhları inceleyen Goethe’nin tüm yaratımlarında değerlendirilir. Özellikle İtalya Seyahati bu etkilenim ve çatışmaların tipik örneğidir.

İtalya seyahati dönüşünde Goethe çalışmalarına sadece hız kazandırmaz, kendi deyimiyle yabanıl, gerçek ve doğal bir yaratılışa sahip Christiane Vulpius’a da âşık olur. Vulpius’la ilişkisi 1786’dan Vulpius’un ölümüne dek, 1816’ya kadar sürer. Vulpius ile evlenmeden birlikte yaşaması, 1789’da bu ilişkiden bir çocuk sahibi olması ve ancak 1806’da nişanlanması Goethe’nin çevresinde bir sorun olarak karşılanır. Ancak Goethe bu sorunu önemsemeyecek kadar kendi çalışmalarıyla iç içedir. İşte böylesi bir dönemde Gönül Yakınlıkları (1806) adlı roman çıkıverir. Stein ve Vulpius’un hatta Charlotte’un bile bu romanda izlerini sürmek mümkündür. Bir sonraki bölümde bu romana geri döneceğiz. Ancak şu kadarını söylemek gerekir ki, Vulpius ile yaşadığı ilişki Goethe’nin giderek daha fazla yalnızlaşmasına, tamamlanmamış edebi çalışmalarını tamamlamasına ve bilimsel ilgilerini, araştırmalarını geliştirmesine yol açar. Bu yalnızlık Gönül Yakınlıkları ’nda bir kefaret olarak boy göstermeye başlamıştır(9). Ancak Goethe kolay teslim olmaz; Vulpius’un ölümü ve 1817’de Weimar Sanat Tiyatrosu’ndan istifasının ona kazandırdıklarını değerlendirir ve yaklaşık altmış yıl boyunca üzerinde çalıştığı eseri Faust’u tamamlar. İlk hali Urfaust, sonra tamamladığı birinci bölüm nedeniyle genel okurun bildiği Faust I ve nihayetinde tam anlamıyla tamamlanmış olan ikinci bölümle birlikte Faust (I-II) olarak okuyucunun karşısına çıkar. Bu kitap, Goethe’ye sadece dünya edebiyatında kalıcı bir yer sağlamaz, aynı zamanda modernizmin kanonik bir eseri olarak Goethe adının tarihe büyük bir düşünür diye yazılmasını da sağlar. Artık Goethe ölümsüzleşmiştir.

Ölümsüz Goethe, Vulpius’un ardından gönül defterine 1823’te Ulrike von Levetzow’u kaydetmek ister. Genç kadına evlenme teklifinde bulunur ve reddedilir. Fakat Goethe gönül defterine değilse de dostluk defterine 1823 yılından itibaren Johann Peter Eckermann’ı kaydetmeyi başarır. Eckermann 1832’ye kadar Goethe’ye sohbetlerinde ve çalışmalarında usta- çırak işbirliği içinde yardım eder, onun “sekreterliğini” yapar. Eckermann bu ilişkiyi Goethe’nin ölümünden sonra da kesintiye uğratmaz, on yıl kadar daha yazarın çalışmalarını Goethe’nin Bütün Eserleri başlığı altında tamamlamak için çalışır.

Goethe’nin çağdaşları ile ilişkisi de hayatı kadar değişimlere açıktır. Bu yüzden onun ölümünün ardından Goethe konusunda okurları arasında büyük bir ortaklaşma yaşanmaz(10). Goethe başta Balzac, Stendhal, Lamartine, Schumann, Herder, Schiller, Wieland olmak üzere çok sayıda büyük sanatçı ile doğrudan arkadaşlık yapmıştır. Bu da doğal olarak onun düşüncelerindeki fırtınayı kuvvetlendirmekle kalmamış, yanlış anlaşılmalar ve tez canlı kararlar ile hakiki ifadelerine uzanılmasını engellemiştir. Ayrıca Goethe’nin çağında çatışan şeyler sadece, edebi türler, edebi akımlar ve üsluplar değildir. Aynı zamanda aristokrasi, burjuvazi, köylüler, proletarya, çapulcular arasında da amansız çatışmalar söz konusudur. Amerika’nın Bağımsızlık Savaşı, Fransız Devrimi, Napoleon’un yükseliş ve düşüşü yıllarca bu çatışmaları etkilemiştir. Farklı sınıf mücadelelerine gebe şekilde süren bu çatışmalar zamanla modern Avrupa’nın doğumuna doğru ilerlemektedir ama kaos halen dinmemiştir. Yeni ulusal devletler, onların yurttaş hakları etrafındaki örgütlenmeleri, kaybeden sınıfların ama özellikle köylülerin ve proletaryanın yoksullukla daha fazla tanışması, ortaya çıkan hastalık ve kırımlar bir bütün olarak Goethe’nin yapıtlarında tarihsellik kazanır. Dolayısıyla Goethe’nin ken- disine ve çağına yaptığı tanıklığı değerlendirmek ve onun edebi çalışmalarında bunların izini sürmeye kalkmak, günümüz edebiyatına büyük bir zenginlik ve kökensel anlayış kazandıracaktır(11).

Bizim burada amacımız Goethe’nin aşk hayatına ve çağına odaklanarak, onun deneyimleri ile yapıtları arasındaki ilişkiye işaret etmekti. Onun dünya kültür hayatı için kazandırdıklarından daha çok yazar, yaşantı ve yapıt arasındaki zenginliğin sanıldığı gibi birbirinden bağımsız ve dışlayıcı bir gelişim göstermediğini ortaya koymaktı. Kaldı ki Goethe, yaşantı, yapıt ve yazar arasındaki ilişkiden hareketle dünya kültür hayatına bazı sorular, kavramlar, icatlar armağan etmiştir(12). Bunlar arasında bu makalede enine boyuna ele alınacak “gönül yakınlıkları”(13) kavramının özel bir yeri vardır. Gönül yakınlıkları kavramını açıklamak için şimdi Gönül Yakınlıkları romanını biraz daha yakından tanımaya çalışalım(14).

Gönül Yakınlıkları ‘nın Anlattıkları

Gönül Yakınlıkları ’nın konusu üzerinde Germanistikçiler ve/veya edebiyat eleştirmenleri bile uzlaşmakta kimi zaman güçlük çekmektedirler. C. K. Sherman’a göre Gönül Yakınlıkları evlilik ve evlilik kurumunun kutsallığı üzerine bir romandır. Vernon A. Chamberlin’e göre aşk kovalamacasında toplum ve doğa yasası arasındaki çatışmanın nasıl geliştiğine işaret etmektedir. R. J. Hollingdale ise romanın aslında Goethe’nin toplumsal eleştirisini içeren bir romantizm sorgulaması olduğunu ifade eder ve 18. yüzyılın sonunda halen kutsallığı sarsılmayan evlilik kurumu ile yeni belirginleşmeye başlayan aylaklık arasındaki değer çatışmasını hikâye ettiğini düşünür. Dorothea von Mücke ise bu romanın genel çerçevesi her ne kadar evlenme ve boşanma tarafından çizilse de, “romandaki karakterlerin ve perspektifin aslında imgesel göndermeleri daha önemlidir” iddiasında bulunur. Bir başka ifade ile Goethe insan bedeninin statüko ve değişim karşısında nasıl dönüştüğünü ve yaşama tutunduğunu kurduğu imgeler aracılığıyla anlatır(15).

Aslında Germanistikçilerin ve/veya edebiyat eleştirmenlerinin Gönül Yakınlıkları hakkında söz konusu yorum farklılıklarına rağmen, uzlaştıkları bir nokta da kolayca görünüyor. O da Gönül Yakınlıkları ’nın evlilik ve aşkla ilgili bir roman olduğu gerçeğidir. Zaten sorun da bu genel kanaatten ziyade, romana ilişkin bu genel kanaati aşacak detaylarda çıkmaktadır. Yani Gönül Yakınlıkları ancak simgesel bir dizge içinde evlilik ve aşkla ilgili gibi görünmektedir, oysa ne zaman bu simgesel dizge imgesel ve metaforik anlatılarla başka ikiliklere; gelenek ve çağdaşlığa, kimya ve simyaya, bağımlılık ve bağlılığa, sorumluluk ve göreve, mutluluk ve erdeme, arzu ve akla, ruh ve bedene, iman ve inanca, din ve bilime göz kırpmaya başlıyorsa, o zaman farklı yorumların gelişimine de çanak tutuyor. Dolayısıyla Gönül Yakınlıkları söz konusu ikiliklerin sahnelendiği ve bu ikilikleri taşıyan karakterler aracılığıyla sanki sadece fikri düzeyde cereyan edecek olan düşüncelerin ete kemiğe büründüğü bir roman olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir başka ifade ile fikri olanla gündelik olanın etkileşime sokulduğu ve elde edilenlerin imgesel düzeyde yeniden yapılandırıldığı bir romanla karşı karşıyayız. Goethe romanında temel ikiliğine (evlilik ve aşka) paralel düzlemler/katmanlar yerleştirerek bunu başarmaktadır. Aslında her katman tarihsel ve toplumsal huzursuzluğun, arayışın, uzlaşısızlığın ve bu tutumlara karşılık gelen alışıldık reflekslerin insanları nereye götürdüğünü serimlemektedir. Nihayetinde Germanistikçilerin ve/veya edebiyat eleştirmenlerinin Gönül Yakınlıkları konusunda, neden ancak çok genel bir çerçeve çizildiğinde uzlaşabildikleri böyle anlaşılabilir.

Bu akıl yürütmemizi biraz somutlaştırmayı deneyelim.  Örneğin Hollingdale’e göre Gönül Yakınlıkları’ndaki hikâye sıkı bir ekonomi tarafından stilize edilmektedir. Karakterler hikâyenin fonksiyonları durumundadır; fonksiyonların işlemesi ile büyük bir modern ekonominin gelişim kaynaklarını temellendiren stilizasyon elde edilir. Böylece bu roman sadece bir estetik çaba olarak görülemez. En kaba bakışla bile sıralanabilecek olan adlar, simgeler, imgeler ve metaforlar neredeyse tamamı belirli fikirlerin açık edilmesi için kurgulanmış gibidir(16). Roman karakterlerinden Eduard (Edvard), Charlotte (Şarlot), Ottilie (Otilye)(17) gibi adlar dönemin bilindik/sıradan/tanıdık adlarıdır; kont, kontes, yüzbaşı gibi unvanlar geleneksellik kodlarıdır; okul müdürü, mimar, bahçıvan gibi meslekler imar ediciliğin/düzenleyiciliğin sosyal rolleridir; bataklık, kasaba, köşk, malikâne, park gibi yerler imgesel olarak terk edilmeye ve doğal olmadığı için arzuların gerçekliğine bırakılmış mekânlardır. Hollingdale’e göre bu adlar, kodlar, yerler, sosyal roller, mekânlar bir bütün olarak ele alındığında romanın hem tarihsel hem de toplumsal yanı açığa çıkmakla kalmaz, aynı zamanda karakterlerin fikri düzeyde olaylara verdiği tepkilerle bir tür sembolik ekonominin nasıl kurulduğu da anlaşılır hale gelir(18). Bu sembolik ekonominin kutupları bellidir: Malikâne aristokrasinin evidir ama bahçesindeki bataklık onun çürümüşlüğünü, değişmezse kaybedeceğini gösterir; yüzbaşı ve Charlotte’un o bataklığı yeniden düzenleme isteği ile akli ve sağduyulu olanların yeni dönemi nasıl etkileyeceği belirlenmeye çalışılır; Kont’un geleneksel evlilik fikirlerine bağlılığını ifade etmesi ile Kontes’in modern evlilik yorumları arasındaki karşıtlık, genel olarak romandaki diğer kadınların erkekler karşısında değişime daha açık olmalarında olduğu gibi modern dönemin temel olarak kadının diline, fikrine ve bedenine daha fazla yaslanacağını imler. Yani Charlotte ile Eduard, Ottilie ile yüzbaşı, Mittler ile Kontes vd. bu sembolik ekonominin kutuplarında bazen erkek ve kadın, bazen aristokrat ve burjuva olmak bakımından kesişerek farklı türden temsiller oluştururlar ama her temsil belirli açıdan modern dünyanın temel çelişkilerine dair eski ve yeni tepkileri açık eder(19).

Tam da bu noktada Gönül Yakınlıkları ’nda Sherman’ın tipleştirme (karakterleri belirli fikirlerin sembolleri olarak belirleme) çabasına farklı bir değer verilebilir. Sherman’a göre Charlotte’un kişiliğindeki sakinlik, ölçülülük akli olanın, Eduard’taki tez canlılık, sıcak kanlılık, taşkınlık tutkunun, Ottilie’deki saflık aşkın ve kefaretin, yüzbaşıdaki gelenek, bilim ve toplum vur- gusu sağduyululuğun tezahürüdür(20). Tutku (Eduard) ve aklın (Charlotte) birlikteliğine, zamanla aşkın (Ottilie) ve sağduyunun (yüzbaşı) katılması yeni bir organik bütünün oluşmasına yol açar. Başlangıçtaki tutku ve akıl birlikteliğinin organik bütünü, yeni duyguların çekimi altında yepyeni bir fiziksel ve tinsel oluşuma sebep olur. Bir başka ifade ile Charlotte kocası Eduard’la sakin ve huzurlu bir hayatı kurmak isterken, gelişmeler hamile kalmasına kadar ilerler ama doğurduğu çocuk (Otto) ne kendisine ne de kocasına benzer. Otto, Ottilie ile yüzbaşının karışımı gibidir. Hiç kimsenin istediği ve aradığı duyguya ulaşamayacağının göstergesidir çocuk. Artık enkazı kaldırma zamanıdır.

Goethe işte burada müthiş bir sanatsal performans gösterir. Fiziksel olarak varolan gerçeklikle, tinsel olarak ortada duran gerçekliğin örtüşebilmesi için kimyanın dilinden simyanın diline, fiziksel dünya (doğa) yasasından tinsel dünya (aşk) yasasına geçer. Böylece çocuğun fiziksel değil, tinsel varoluşu içinde dünyeviliğini ortaya koyar. Zorunluluğun (kaderin) yaptırımını şans dönümüne ulaştırarak karakterlerinden insansal/tarihsel bir dünyada yaşamanın ne derece özgürleştirici olabileceğini sunmasını ister. Goethe’nin çocuğun varoluşunu açıklarken kullandığı diziler Gönül Yakınlıkları ’nın katmanlılığının anlatısını iyice açık eder.

Hatırlanacak olursa yüzbaşı çiftliğe ilk geldiğinde tam bir mühendis edasındadır ve pozitif bilim dünyasına ilgisinden dolayı Charlotte ve Eduard ile doğa üzerine kimi sohbetler yapmaktadırlar. Bu sohbetlerden birinde yüzbaşının kullandığı “yakınlık” ifadesinin ne anlama geldiğini Charlotte’un merak etmesi üzerine, yüzbaşı şu örneği verir: Sodyumhidroksit denilen kostik (NaOH) ile hidroklorikasit denilen tuz ruhu (HCl) tepkimeye girdiğinde, sodyumklorür denilen yemek tuzuna (NaCl) ve suya (H2O) dönüşür. Yani benzer benzeri çeker, bu yüzden böylesi bir dönüşüm yaşanır, der. Bunun anlamı birleşme, ayrılma, itme, çekme, kaçma gibi eylemlerin kökeninde bir seçme, seçilme yatkınlığının olduğu gerçeğidir. Sonra bu açıklamasının daha iyi anlaşılması için yüzbaşı bir soyutlamaya başvurarak A, B, C, D diye dört unsurdan bahseder ve şöyle devam eder: Diyelim ki A ile B birbirinin çekimi etkisindedir ve birleşmek istemektedirler (AB), fakat ortama C ve D gibi daha farklı iki unsur girdiğinde (CD) A, C ile (AC) B de D ile (BD) eğer birleşmek isterse, bu değişimi gönül yakınlığı olarak adlandırmak gerekir.

Görüldüğü üzere gönül yakınlığı kavramını yüzbaşı, 18. yüzyıl kimya bilgisine dayanarak geliştirir(21). Yani Goethe’nin seçme yatkınlığı diye ifade ettiği şey, gerçekte tepkimenin ilk öğelerinin (NaOH, HCl) birbirleri ile karşılaştıklarında, daha kararlı bir yapıya ulaşmak için birbirlerine uyguladıkları kuvvetten başka bir şey değildir. Nitekim bunun sonucunda karşımıza tepkimenin son öğeleri (NaCl, H2O) çıkar. Burada birbirinin benzerini çekmek düşüncesi doğruluktan ziyade 18. yüzyıl toplumsal ve tarihsel düşüncesine ait ortalama bir bilgi anlayışının yakıştırmasıdır. Fakat bu, önemli bir sorun değildir. Önemli olan şey kimya için seçme yatkınlığı denilenin insan dünyası için gönül yakınlığı denilen şeye açıklık kazandırmasıdır. Daha net söyleyecek olursak Goethe kimya/doğa yasasının kararlılık/seçme yatkınlığından simya/tin yasasının gönül yakınlığına sıçramak istemiştir. Bu sıçrama her anlamda hem bir kopuşa hem de sürekliliğe işaret eden telafi edici bir tutumdur.

Goethe’nin kopuş olarak fark ettiği şey, modern doğa bilimi ile tin dünyasının varlıksal zemininin ayrışmasıdır. Çünkü modernite ile birlikte artık ne antiklerin ne de Aristoteles’in bir nesneyi alıp bu dünyayı o nesne ile birlikte açıklayabileceği bir imkân parça-bütün ilişkisi ortadan kalkmaktadır. Goethe bu kopuşu Faust-II’de en net ve detaylı şekilde ortaya koyar. Fakat yine de modern ile antikite arasında bir süreklilik de vardır. O da zorunluluk ve rastlantının, zor ve rızanın oluş üzerindeki etkisi bilinemeden seçim ve/veya gönül yatkınlığının dile getirilemeyecek olmasıdır. Dolayısıyla “Goethe’nin Gönül Yakınlıkları ile anlattığı nedir?” sorusuna döndüğümüzde söyleyebileceğimiz şeyler, evlilik ve aşk üzerine bir romanın çerçevesini ziyadesiyle aştığıdır. Çünkü kurulan ikiliklerin ortaya çıkardığı yenilikler, özellikle gönül yakınlıkları gibi kavramlar Goethe’nin edebiyat alanının dışından da izlenmesine yol açmıştır. Örneğin Max Weber meşhur eseri Protestan Ahlakı ve Kapitalizm Ruhu’nda zımnen bu kavrama başvurur. Ayrıca hem Karl Marx’ın 1939’da yayımlanan Grundrisse’sinde hem de Karl Mannheim gibi Alman sosyoloji geleneğinde Weberyen anlamda gönül yakınlıkları kavramına yakın kullanımlar vardır(22).

Weber çalışmasında maddi kültür unsurları, dinsel hareketler ve Reformasyon çağının fikirleri arasında belirli yönleriyle birçok açıdan ilişki (Wahlverwandtschaften) kurar. Bir bakıma sosyo-kültürel, ekonomik ve dinsel yapılar arasındaki ilişkiselliğin seçme yatkınlıklarını ya da gönül yakınlıklarını (elective affinities) faş eder. Yani Weber önce farklı türden dinsel formların maddi kültür ile kendi aralarındaki ilişkiyi; sınıfsal ilgilerle dünya görüşü arasındaki bağları; dinsel öğreti ile ekonomik ethos arasındaki uyumluluğu sorgulayarak, bazı sonuçlara ulaşmaya çalışır. Onun gönül yakınlıkları kavramını romantik ve edebi metafor olmaktan çıkarıp bu türden bir sosyoloji analizinin temeline yerleştirmesi, kavrama kazandırdığı bir yeniliktir. Bu yeniliği Gönül Yakınlıkları ’nın diliyle söylemek gerekirse, kimyasal ve genetik (kan bağı) benzerlikten ve çekimden nasıl tinsel olana (aşka, gönüle) geçiliyorsa, Weber de toplumsal hareketlere/fikirlere/yapılara ilişkin karşılıklı sempatiye geçiyor. Gerçi Weber çalışmasında Goethe’ye hiçbir gönderimde bulunmaz. Yine de Protestan ahlakı ile kapitalizmin ruhu arasında kurduğu koşutluk, Goethe’nin çabasının bir devamı olarak okunabilir. Bir bakıma İngiliz sosyal bilimcilerin mottoları nasıl Shakespeare’in Hamlet’inden besleniyorsa Alman sosyoloji geleneğinin de Goethe’nin eserlerinden aynı şekilde yararlandığı bilinmektedir(23).

Şimdiye kadar “Goethe’nin Hayatı ve Çağı” ile “Gönül Yakınlıkları ’nın Anlattıkları” alt başlıkları içerisinde, Goethe’nin deneyim kavramına verdiği öneme, deneyimin bir sanat eseri içerisindeki yansımalarına ve en nihayetinde belirli bir fikrin serimlenmesi halinde sanat eserinin çoklu anlamlara nasıl yol açtığına hem analitik hem de kimi örneklemelerle değinmeye çalıştık. Bundan sonra, ortaya koyacağımız açıklamaları Benjamin’in bakış açısıyla birlikte daha genel bir düzeyde bütünleştirmeye çalışacağız. Bu yüzden Benjamin ve onun sanat teorisine yaklaşımını belirginleştirerek, Goethe’nin sanat teorisine ve Gönül Yakınlıkları ’na getirdiği yorumu değerlendirmeye çalışacağız. Başlangıçta Benjamin’e ilişkin satırlarımız, bizi uzak bir dolayıma taşısa da konumuzdan pek uzaklaşmadan gerekli olan analizler için kazanımlarla konumuza geri döneceğiz(24).

Goethe’nin Sanat Teorisine ve Gönül Yakınlıkları’na Benjamin’in Yaklaşımı:

Benjamin’in doktora tezi Alman Romantizminde Sanat Eleştirisi Kavramı’dır. Bu teze damgasını vuran üç şey vardır. Birincisi erken dönem Alman Romantizmi (aksi belirtilmedikçe bundan böyle sadece Romantizm denilecek), ikincisi Alman İdealizminin öncüsü Immanuel Kant (1724-1804), üçüncüsü Goethe. Bu isimlerin yan yana gelmesine neden olan şey, Kant’ın “Kopernik devrimi”(25) ve çağdaşları ile ardıllarının bu devrimi kavrayış şekilleridir. Alman İdealizminin bütün filozofları Kant’ın doğa ve özgürlük, mutluluk ve erdem, özne ve nesne, fenomen ve numen alanlarını birbirinden ayırmasına karşı çıkar. Kant’ın bu ikiliklerin birliğini sağlayamadığını düşünürler. Özne ile nesne arasında dolayımsız bir ilişki kurulmadan ortaya konan bu ayrımlar, bilginin meşruluğu sorununa yol açar.

Benjamin erken dönem makalelerinden “Kendi Başına Dil ve İnsan Dili Üzerine”de Kant’ı teolojik bir içerikle eleştiren Johann Georg Hamann’ın (1730-1788) dil eleştirisine ve “Geleceğin Felsefi Programı Üzerine”de ise doğrudan Kant’ın kendisine odaklanır. Bu, onun Alman İdealizminin Kant sorgulamasına müdahil olmaktan imtina etmediğini gösterir. Başlangıçta Kant’a hayranlık duyan Benjamin giderek ondan uzaklaşır. Bunun gerekçesini makalemizin odağından uzaklaşmadan oldukça basit şekilde özetlemek gerekirse; hayranlığının kaynağında Kant’ın çalışmalarındaki yeniliğin/eleştirinin çağı anlamadaki gücü vardır. Benjamin bu tutumunu doktora tezinde de korur, ancak daha eleştirel olmaya başlar. Kant’ın estetiği ile Alman Romantizminin erken dönemi arasında, sanat eleştirisi açısından kurulması zor bir ortaklığa işaret eder. Bu ortaklık ile Goethe’nin sanat teorisini birbiriyle karşı karşıya getirerek kendi sanat teorisini geliştirme fırsatı yakalar. Bunu en net olarak Benjamin’in akademi tarafından reddedilen doçentlik tezinde, yani Alman Yasoyununun Kökeni’nde takip etmek mümkündür. Alman Yasoyununun Kökeni’nde özne ile nesne arasındaki mutlak ayrıma dair çekinceli tutum net olarak ortaya konmaktadır. Yine aynı çalışmasında Benjamin Alman Romantizmine yüklenmeyi de ihmal etmemektedir. Benjamin’in hayranlığını neden yitirdiği sorusunu cevaplamadan, onu bu yolda yönlendirenin/esinlendirenin Goethe olduğunu hatırlamak gerek. Bir başka ifade ile Benjamin’in Kant ile Romantizm arasında kurduğu ilişkide deyim yerindeyse Goethe çoban yıldızı rolü oynar. İşin açıkçası Goethe gibi bir çoban yıldızı olmasa, birbirinden tamamen farklı bu iki düşünce sistemi nasıl süreklilik içinde analiz edilebilir ki? Elbette Benjamin’in özgün düşüncesi reddedilemez ama yine de Goethe’nin çalışmalarının öncülüğü de kabul edilmek zorundadır. Goethe kimya ile simyayı, antik ile moderni, kusurlu ile kusursuzu, doğa ile özgürlüğü sentezlemeden ama değişime yer bırakacak şekilde nasıl ifade etmeyi başarıyorsa Benjamin’de kendi dil, edebiyat ve felsefe incelemelerinde bu tarzı geliştirir.

Benjamin’e göre şurası kesindir: Romantiklerin bilgiye ilişkin bütün varsayımları gizemseldir, Kant’ın ki ise kesindir/evrensel- dir/akılsaldır. Ancak Romantiklerin sanata ilişkin bütün varsayımları sezgisel olmasına karşın, Kant estetiği de sezgiseldir. Do- layısıyla Benjamin’in süreklilik ile kastettiği şey epistemeden çok, sanat alanındadır. Sanat teorisinin temeline sezgiyi koymak tüm epistemik farklılıklara rağmen- birçok açıdan düşünsel olarak ortaklık ilan etmektir. Örneğin Romantiklerin sezgisel sanat kavrayışı sanat eserini sanata karşı göreli özerkliğe sahip görür; sanat eseri ile sanat arasında bir nevi aşkınsal bağımlılık var olduğunu kabul eder. Bu doğal olarak sanat eserinin biricikliği, hakikat ile kurduğu ilişkinin özgünlüğü, parça-bütün ilişkisi bağlamında sanat eserinin bütünselliğe yönelim içinde olduğu, saf bir yapıya ulaşmaya çalıştığı gibi fikirleri düşüncede hâkim kılar. Böylece Romantiklerin sanat eserinin kendisini nüfuz edilemeyen ama varlığı/hakikati/mutlağı duyuran bir şey olduğuna inanmalarına yol açar. Bu tutum Kant’ın “sanat eseri kavramsal olarak belirlenemez” fikriyle uyum içindedir. Bir başka ifade ile, sanat kırılgan bir uyum olarak, varlığı/hakikati/mutlağı ele geçiremediği için kendi içeriğini de tam olarak belirlenebilir hale sokamaz. Kant’ın estetiğinde de zorunluluk ile özgürlük, doğa ile etik arasındaki birliği sağlayan bir yapı olarak estetik deneyim, a priori belirlenebilir değildir. Dolayısıyla sezgiselliğe kurucu rol biçen Romantiklere karşı Kant, sezgiselliğe uyum ve meşruluk rolü biçmiş olsa da, sezginin öznelleşme ve özgürleşmedeki rolünü yeniden onamış olur. Böylece Benjamin hem süreklilik ile kastettiği hem de eleştiri kavramının gerçek yerinin belirlenebileceği bir noktaya gelmiş olur.

Eleştiri kavramının sanat eseri karşısında ne tür işlevi üstlendiği mutlaka belirginleştirilmelidir. Kant’ın Yargıgücünün Eleştirisi incelendiğinde şiire, fragmente, ironiye özel önem verdiği görülür. Çünkü sanat eserinin hakikati nasıl ve ne kadar ifade edebildiği düşüncesini sorgulayan eleştiri şiirin, fragmentin ve ironinin sınırlarını açıklamak ve yorumlamak zorundadır. Benjamin’e göre Kant’la benzer şekilde Romantikler de sanat eseri karşısında aynı tutumu benimserler: i) Sanat eseri kısmiliği nedeniyle ironiktir ve perspektifseldir. ii) İnsan kendi düşüncesi üzerine –felsefenin felsefesi veya şiirin şiiri gibi– düşünmek zorundadır. iii) Hakikatin veya içeriğin parçalara gömülü olduğu bir gerçektir. Bu üç varsayımdan en önemlisi, Benjamin’i Goethe ile ortaklaşmaya götürecek olanıdır; yani üçüncü varsayımdır(26).

Üçüncü varsayıma göre eğer sanat eseri hakikati anlatabilmiş olsaydı, özne ile nesne arasındaki dolayımsızlık kurulmuş olurdu, ancak bu gerçekleşemez bir şeydir. Olan tek şey vardır: Hakikate yönelmeyen/dokunmayan bir sanat eserinin olanaksızlığı fikridir. Bu doğruysa sanat eserinin içeriğini açığa çıkarmak, tartıştığı fikirleri tamamlamak gerekir. (Gönül Yakınlıkları ’nın da bir fikre ya da fikirler demetine dayandığı düşüncesi daha önce belirtilmişti.) Peki bu, sanat eserindeki belirsizlikler ve içeriğinin sonsuz olanağı ile nasıl gerçekleştirilir? Benjamin’in buradaki cevabı Goethe ile benzerdir: Sanat eseri kendisinde gömülü olanı (hakikati) dışsallaştırır ama bir şartla, o eserdeki fikirleri bir birlik içinde ele alacak bir araştırmayla, yani yorumla. Bu yüzden yorum zorunludur ve sanat eseri açısından tamamlayıcıdır. Benjamin’in yorumcusu sanat eserindeki belli belirsiz, çağrışımsal ve duygulanımsal izleklerden bir birlik kurar. Bu birliğe Benjamin, konstelasyon (takım yıldızı; belli öğeleri/fikirleri konumsallık içerisinde düzenleme; konumlandırma) adını verir. Konstelasyon monadların birliğidir, yani kendilik halinde ortaya çıkmış, hem hakikatle hem de birbiriyle ilişkili olan monadların bütünlüğüdür. İfadelerimizi biraz daha netleştirirsek, Benjamin’e göre sanat eseri mutlaka/varlıka/hakikate yaklaşırken çoklu fikirlere ve görünüme sahip olur ve bunlar sanat eserinin yeni perspektiflerle kurulmasını sağlar.

Özetlersek, Benjamin Kant’ın özne ile nesne arasındaki ayrımına karşı gelirken Alman İdealizmi ve Romantiklerinin kimi eleştirileriyle uzlaşmıştır; fakat ne Kant’a ne de Romantiklere külliyen karşıt tutum almıştır. Uzlaştığı nokta estetik deneyimdir(27). Benjamin için doktora tezinde netleşen tek şey, Fred Rush’un da belirttiği üzere, sanat eserinin ne olduğu ve nasıl yorumlanacağı konusudur. Alman Yasoyununun Kökeni tam olarak bu değerlendirmelerin sonuçlarının içselleştirildiği, eleştiri dozunun artırıldığı bir eserdir.

Benjamin’e göre sanat eseri sıfatlar ile fikirler arasındaki ilişkiyi anlamamızı sağlar. Fikirler varlıklarını borçlu oldukları sıfatlardan bağımsız olarak düşünülemezler. Fikirlerin ana görevi sanat eserindeki/fenomenlerdeki/nesnelerdeki bağlamı temsil etmektir. Fenomenlerin arındırılmaya, bir nevi kurtarılmaya ama varoldukları şekliyle kurtarılmaya ihtiyacı vardır. Bu nedenle sanat eseri kurtarılması gereken bir enkaz olarak görülür. Bir başka ifade ile Benjamin için sanat eseri/fenomenler/nesneler özlerini ancak fikirler olarak temsil edebilirler ve kendilik olmaktan fikirlerin temsili ile kurtarılabilirler. Dolayısıyla kendiliklerinden fikirler tarafından sıyrılan fenomenler/nesneler varolan sistemin parçası olmaktan da kurtarılmış olurlar. Bu yöntemi benimsemekle Benjamin’in amacı, doğrudan ulaşılamayan bir öze/hakikate işaret etmektir. Doğal olarak doğrudan ulaşılamayan bir öz/hakikat, felsefi bilgiyi tüketilemez kılar ve nesnesi ile bilgisi arasında özdeşliği ortadan kaldırır.

Nihayetinde Benjamin’in “Kendi Başına Dil ve İnsan Dili” makalesinde iddia ettiği gibi cennette iletişim için mücadeleye gerek yoktur(28). Felsefe başlangıçtan beri varolan koşulların yeniden keşfini resmeder. Felsefe adlandırmalarla benzerler arasında bir kavramsallaştırmaya yönelmekten ziyade, farklar arasındaki ilişkiyi araştırır. İşte sanat eserini/edebiyat çalışmalarını felsefeye bağlayan da budur. Felsefede kavramlarla sınıflandırılmaya çalışılan şeylerin eleştirisi yapılırken, edebiyat çalışmalarında şeylerin farkları arasındaki ilişkiyi yeterli ölçüde geliştirmek için uç durumlara yönelinir. Bu yönelme Benjaminci sanat teorisinin temelini oluştururken Goethe’yle neden ilgilendiğinin de işaretini verir. Hem Goethe’nin sanat teorisinin özgünlüğü hem de eserlerinin, örneğin Gönül Yakınlıkları ’nın fikirleri uç noktalara taşıması, düşüncenin sınırlarını zorlaması, bu zorlamayı da gündelik olanla iç içe geçen çok katmanlı fikirlerle gerçekleştirmesi, Benjamin’in Goethe ve eserlerine olan yakınlığını artırır.

Goethe’nin sanat teorisi Romantiklerinkiyle tamamen zıt ilkelerden beslenir. Goethe sanat eserinin eleştirilemezliğine inanır ve bu yüzden eleştiri sanat eserini açıklayan ve pedagojik olarak anlamlandıran bir faaliyetten başka bir şey değildir. Görünürde eleştiriyi önemsizmiş gibi tanımlamayan bu çaba, gerçekte öyle değildir. Hatta Goethe’nin bizzat kendisi de birçok kere eleştiri yazısı kaleme almıştır ve kendi sanat teorisinin eleştiriye karşı takındığı olumsuz tutumun dışına taşmıştır. Benjamin’e göre Goethe, çokluktaki birlikten, idealden, içeriğin birliğinden hareket ederek saf içeriklerin sınırlı ve uyumlu süreksizliğini sanat eserinin kendisi olarak görmektedir. Sanat eseri bu yüzden doğa kavramını değil, doğanın kendisini; yani, sezgisel olarak elde edilen maddi yapıyı taklit etmektedir. Buradaki doğa, bilimin nesnesi olan doğa değildir; taklit de kaba benzerliklerden ziyade saf içeriğin/idealin ilk örnekleri ile yaratıcı bir devinimi ifade etmektir. Romantikler sanat teorilerinde doğanın parçalı, algılanabilir, biçimsel bir birlik içinde sanat eserinde temsil edildiğini düşünürken, Goethe doğayı bütün, sezgisel, içeriksel bir birliğin ilk örneği olarak düşünür. Bu da doğal olarak Benjamin’e göre sanat teorisi açısından temel bir sorunun tekrar su yüzüne çıkmasına yol açar: “Romantiklerin sözünü ettiği sonsuzluk, saf biçimin sonsuzluğudur; Goethe’nin sözünü ettiği birlik, saf içeriğin birliğidir. Goethe’nin ve romantiklerin sanat teorileri arasındaki ilişki, saf içeriğin saf (böylelikle kesin) biçimle ilişkisi sorusuyla örtüşür… Sanatın ideası, biçimin ideasıdır, sanatın ideali de içeriğinin idealidir.” O halde “biçim ile içerik, idea ile ideal, sonsuzluk ile birlik arasındaki gerilimin çözümü ne olabilir” sorusuna odaklanmak gerekir. Benjamin için çözüm “mitlere başvurmaktır(29).” Belki de Benjamin’in çözüm önerisini Goethe’nin mite yaslandığı kimi eserlerine bakarak tartışmak gerekir.

Gönül Yakınlıkları üzerine yazdığı makalesinde Benjamin, eleştirmeni “sanat yapıtının hakikat içeriğini” arayan bir simyacı olarak belirler. Çünkü simyacı analizden daha çok nesnedeki muammayla ilgilenir. Muhtemelen Goethe bu yaklaşımı hem acayip hem de kaile almaya değer bulacaktır. Fakat Benjamin devam eder. Sanat eserinde sadece hakikat içeriğinin değil, aynı zamanda şeylere ait içeriğinde araştırılması gerekir. Şeylere ilişkin araştırmayı kimyacı edasıyla yorumcu yapacaktır. Benjamin’in örneğine göre yorumcu ateşin nasıl ortaya çıktığını belirler ve nesnesi de ateşi oluşturan maddelerden ibarettir. Buna karşın eleştirmen sadece ateşin kendisiyle ilgilenir. Yani kimyacı/yorumcu elementlerle, elementlerin birlikteliğinde ortaya çıkan bileşimlerle, tepkimenin ortamıyla ve bütün bunların etkilenimi ile ilgilenirken, simyacı/eleştirmen verili bu zorunluluk ve rastlantı düzeninin küçük detaylarıyla, alakasız bir başka düşünceyle, uyumsuzluklarla, detaylarda bastırılarak görünmez kılınan temalarla, sürekli göz önünde tutulup aslında bir tür saydamlık gösterisinde bulunularak görünmez kılınmış olanlarla ilgilenir. Burada Benjamin’in kendi tanımına bakarak şunu açıkça söyleyebiliriz ki, Benjamin’in edebiyat incelemesi tam bir eleştirmenlik örneğidir.

“[Gönül Yakınlıkları ’nda] Goethe, Mittler gibi evlilik kurumunu tesis etmek istemez, aksine onun çürümesinden doğacak olan güçleri göstermek ister. Ancak bunlar kesinlikle yasanın hayali güçleridir ve bu güçler içerisinde, evlilik, bir yozlaşmanın emredilmemiş infazıdır. Kendisini üreten en büyük güçlerden olmadığından, çözülmesi öldürücüdür. Ve sadece bu yıkımlarla boğulmuş hayatın içerisinden infazların kaçınılmaz korkusuna uzanır. Ancak Goethe aslında, bununla birlikte evliliğin maddi içeriğine dokunur. Bunu çarpıtılmamış bir şekilde göstermek için çok dikkatli olmasa da, yozlaşan ilişki kavrayışı yeteri kadar güçlüdür… Gönül Yakınlıkları ’nın konusu evlilik değildir. Bu eserin hiçbir yerinde evliliğin etik gücü bulunamaz. Daha başlangıçta, medcezirle su altında kalan kumsal gibi yokolma süreci içerisindedirler. Evlilik burada etik bir problem değildir, ancak toplumsal bir problem de değildir. Burjuva yönetim biçimi de değildir. Bu evliliğin çözülüşünde insani olan her şey bir yanılsamaya dönüşür ve sadece mitik olan, öz olarak kalır(30).”

Bu uzun alıntı birçok şeyi derleyip toplamaktadır. Her şeyden önce Goethe’nin sanat teorisi açısından içeriğe ve ilk örneğin (arketipin) taklidi olarak sanat eserine yüklediği çok katmanlılığın bütünlüğünü göstermektedir. Bu gösterme Gönül Yakınlıkları ’nın sadece ayrıntıda kalmış bir karakteri ya da o karakter ile gün yüzüne çıkan fikri aracılığıyla gerçekleştirilir(31). Fakat aslında Mittler’e ve fikirlerine eleştirel olarak yer veren Benjamin’in çıkarımları takip edilmeye değerdir. Daha önce yukarıda adını andığımız birçok Germanistikçi ve edebiyat eleştirmenine karşıt olarak Benjamin, Gönül Yakınlıkları ’nın bir evlilik romanı olmadığını iddia ederken kimyanın dilinden simyanın diline, analitik olandan diyalektiğe geçiş yapmıştır. Buna belki de Benjamin’in son dönem yapıtlarında kullandığı bir deyişle, diyalektik imgelemden hareketle bütünün yeniden değerlendirilmesi diyebiliriz. Bir başka ifadeyle, söz konusu olan bir konstelasyondur. Tekrarlar, montajlar, yenilenmeler, alegoriler, fikirler bu konstelasyonun yapıtaşlarıdır. Dolayısıyla diyalektik imgelemin sağladığı şey, sanat eserindeki hakiki içeriğin ele geçirilmesidir. Böylece konstelasyon hem öznelliğin hem nesnelliğin hem de öznellik ve nesnellik kadar, özgürleş- menin ve kurtuluşun da imkânının zorlanmasını sağlar.

Benjamin diyalektik imgelem aracılığıyla Gönül Yakınlıkları ’nı sadece bir evlilik ve evlilik konusunda etik bir sorgulama olarak görmez demiştik; peki, o halde konusu nedir? Çürüyen, eriyen, yok olmaya yüz tutan, buharlaşan, anlamsızlaşan, işin en kötüsü de başından beri böyle bir kadere sahip olduğu dü- şünülen bir enkaz hakkındadır. Roman, elbette Benjamin için de, bir değer olarak evlilik hakkındadır ama görünen sahnenin adı evliliktir, gerçekte olanlar bir enkaz olarak karşımızda durmakta olan doğadır, tarihtir. Dolayısıyla sorulması gereken sorular da, aslolarak, “evlilik kurumu nasıl kurtarılabilir?”, “yaşamda nasıl tutulabilir?” olamaz. Benjamin bu durumda oldukça net bir tutum alır ve bir enkaz yığını olarak görülen evliliğin ya da şeylerin yok olmaktan nasıl kurtarılacağı sorusunu sorar. Benjamin enkazı enkaz olarak kurtarabilecek bir arayış içindedir. Onun Goethe yazını ve özellikle Gönül Yakınlıkları hakkındaki sorgulamalarında odaklandığı şey de budur: Bir enkaz olarak karşımızda duran deneyimin nasıl ele geçirileceği ve ya- şama katılacağı sorununa verilmiş cevabın izini sürmek.

Hatırlanacak olursa Benjamin “biçim ile içerik, kader ve karakter, idea ile ideal, sonsuzluk ile birlik” arasındaki gerilimin çözümünü “mitlere başvurmak” olarak duyurmuştu. Benjamin’e göre Goethe de evlilik kurumunu yaşamda tutabilmek için tüm olumsuzluklarına rağmen tamamını değil, sadece ona ait özün/enkazın kendisini, öz/enkaz olarak kurtarmanın yolunu arar. Goethe bunu Ottilie karakterine yüklediği rolle başarmayı dener. Benjamin tam da bu nedenle incelemesinde özellikle Ottilie karakterine odaklanır.

Ottilie kusursuz bir güzelliğe sahiptir, tıpkı Helen gibi sessizdir, ama güzelliğinin ve sessizliğinin ötesinde masumiyetin ve her düşüşün ardından kefareti gönüllü olarak ödemeye hazır bir fikrin de sahibidir. Onun bu nitelikleri, Otto’nun ölümüne yol açtığı nehir gezisinden hemen sonra yaşanılanlarda iyice belirginleşir. Otto’nun biyolojik ebeveynlerine değil de biyolojik ebeveynlerinin sevgililerine benzemesi yeterince şaşırtıcıdır ama şaşırtıcı olmasının ötesinde mitik bir anlatının romanda oluş- maya başladığının da göstergesidir. Aslında Otto’ya kadar her şey tıpkı kimyasal tepkimedeki gibi zorunluluk içinde işlemektedir ve her şey kaderin boyunduruğundadır ya da kaderin cilvesinden dolayı olmaktadır. Fakat Otto’nun doğumu, derin bir şekilde tarihe ve doğaya galebe çalmaya başlayan bir mitsel söylemi gün ışığına çıkarmaya başlar. Otto’nun sadece kime benzediği değil, öldüğü yerdeki doğanın; yıldızların, rüzgarın ve suyun durumu, Ottilie’nin Otto’nun ardından düştüğü yıkım. İşte bütün bunlar adeta kaderin düğümünü çözmeye başlar. Charlotte evliliği sona erdirmeye karar verir, Ottilie de Eduard’sız yapamayacağına. Ancak onunla evlenme konusunda sessiz kalır ve geçmiş hayatı hakkında konuşmama “kararı alır”. Bu şok edici karara saygı duymak zorunda kalan Charlotte ve Eduard, Ottilie’nin Charlotte ile birlikte Eduard’ın evinde ömrünün sonuna kadar yaşamasının yolunu açar. Fakat bir süre sonra yemek yemeyi kesen Ottilie, güçsüz düşerek ölür.

Ottilie’nin yaşadıkları, Benjamin için bu romanın neden Gönül Yakınlıkları diye adlandırıldığının cevabını oluşturur. Fakat burada asıl önemli olan şey, Ottilie’nin seçim ve karar mekanizmasıdır. Ottilie’nin hem Eduard’sız yaşayamayacağını düşünmesi hem de onunla evlenmek konusunda sessiz kalması romanın düğümünü oluşturur. Benjamin Ottilie’nin karar olarak kararlarının niteliğini sorgulamak zorunda kalır. Çünkü dü- ğümün seçim ile karar arasındaki çok inceltilmiş bir fark aracılığıyla anlaşılacağı noktada konumlanmıştır. Ayrıca Ottilie’nin anlaşılmasını sağlamak; evlilik kurumunun ya da tarih ve/veya doğanın bir enkaz olarak da olsa nasıl kurtarılabileceğini anlamaya yarayacaktır.

Seçim olanaklı olanlar içinde ortaya konan bir yönelimdir, özgürlükten çok duygusal ve/veya düşünsel eğilimlerin/boyundurukların/cilvelerin sonucu ortaya çıkar. Seçimle ortaya çıkan karar, olanaklı olanlar içindeki netleşmeyi ifade eder. Her seçim o ya da bu nitelikte gerekçelere/isabetlere sahip olsa da en nihayetinde rasyonel olarak speküle edilebilir. Fakat karar sadece seçimle oluşmaz. Çünkü olanaklı olanların dışında bir şeyi duyumsamak/düşünmek/imgelemek elbette müm- kündür. Bunların basit bir bildirimle anlatılabilmeleri de mümkün olmayabilir, özel bir dil/kavram gerekebilir. Ottilie belki de bu dile/kavrama sahip olmadığı için sessizliğini korumaktadır. Fakat neden sessiz kalmış olursa olsun, onun bu durumu kararının temelinin şimdide ve burada olanaklı olmayan bir şeye işaret ettiğini kesin olarak göstermektedir. Yani seçim elbette bir karardır ama karar illa ki bir seçim barındırmak zorunda değildir(32). Bu yüzden de Benjamin’in dediği gibi “saf karar” yoktur. Kaldı ki kararın mutlak tikellik içinde sınırını belirleyen bir şey de yoktur. Dolayısıyla Ottilie’nin evlilik konusunda sessizliğe gömülmesi, belirlenebilir/hesaplanabilir olan bir karar düzeyinden mitik yasanın hakim olduğu bir düzeye geçişi sağlar. Benjamin’in bu durumda ortaya koyduğu eleştirinin içeriği, Ottilie’nin gizli kararının karar olmayan (non-decision) ya da sahte karar (counterfeit decision) olarak ne anlama geldiği noktasında düğümlenir.

Sonuç Yerine

Şimdiye değin Goethe’nin kendisine, çağına ve deneyimlerinin eserleri üzerindeki etkisine, Gönül Yakınlıkları ’nın anlattıklarına ve ona istinaden Goethe’nin sanat teorisine, Benjamin’in bu eser aracılığıyla ortaya koymağa çalıştığı eleştirel yaklaşıma bir nebze olsun açıklık kazandırmaya çalıştık. Bu noktada son bir kez de olsa üzerinde durmamız gereken şey Benjamin’in “bir enkazın enkaz olarak kurtarılması nasıl müm- kündür?” sorusuna Goethe’nin Gönül Yakınlıkları ’nda bulduğu cevabı hatırlatmak olacak.

Benjamin’e göre tarih ve doğa, miti dışlar. Çünkü tarihte ve doğada yeni ve eski olana yer açılır ama mitte yeniliğe ve eskiliğe yer yoktur. Mit sonsuza değin aynı kalanın yinelen- mesinden başka bir şey değildir. Dolayısıyla mit salt bir uzla- şıdır. İnsanlar etik sorumluluklar yüklenebildiklerinde ve ka- derlerini şekillendirebildiklerinde tarihsel bir yaşam sürerler, mitik değil, fakat mitik bir yaşam da vardır, o yaşam; yaşamasız yaşamdır. Bu yüzden Gönül Yakınlıkları ’nda Charlotte ve Eduard’ın evlilik serüvenleri Otto’nun doğumuyla birlikte mitsel öğelerle tanışmaya başlar ve Ottilie’nin giderek bütünüyle mitsel konum elde etmesi ile, inanılmaz huzurlu bir sona doğru evrilir. Fakat bu son tarihin ve doğanın değerden düşürülmesi ve mitin egemenliğini ilan etmesiyle oluşur. Benjamin modern düşüncenin en büyük probleminin işte “bu son” olduğunu düşünür. “Mite/uzlaşıya” bu kadar açık bir çağ, aşırılıklara hazır olmak zorundadır. Nitekim 20. yüzyıl, öyle de olmuştur.

Karakterler kaderin boyunduruğu altına girdikçe, kaderin kölesi oldukça, yaşamlarını yönlendirmekten ziyade, karşılarına çıkan her şeye maruz kalan bir şeylere dönüşürler. Ottilie’nin sahip olduğu güzelliğin, sessizliğin, masumiyetin öldüğünde bile değişmemesi, buna mukabil olarak ahlaki sorumluluklar arayan bir evliliğin ve yeniden düzenlenmek/ıslah edilmek istenen bir malikane bahçesinin bu değişmeyen şey karşısına çıkarılması, tam bir karşıtlıktır. Benjamin çağımızın bu karşıtlığı tedavi etmek için mite yaslanmasını eleştirmekle kalmaz, tarihe ve doğaya yeniden yönelmenin yolunu arar. Çürüyen, bozulan, eriyen, sorgulanan, şüphelenen her ne ise, bunu bir enkaz olarak kurtarmayı, onun sonsuz aynılık içinde yeniden kutsanmasından daha önemli görür. Bu yüzden Benjamin Gönül Yakınlıkları ’nda karar olmayan kararın (non-decision) ya da sahte kararın (counterfeit decision) seçim içinde gerçekleşen karara üstün olup olmadığını tartışma gereği duyar. Tıpkı Susan Buck Morss’un dediği gibi, Benjamin’in duruşunu anlamak için burada bir ayrım yapmak farzdır:

“Doğada yeni olan mitiktir, çünkü potansiyelleri henüz ger- çekleşmemiştir; bilinçteyse eski olan mitiktir, çünkü arzuları asla tatmin edilmemiştir. Paradoks gibi görünse de, kolektif hayal gücü daha uzak bir kök-geçmişe ait mitlerden ve ütopik semboller hazinesinden mürekkep bir kültürel belleği yardıma çağırarak yakın geçmişle devrimci bir kopuş yaşamak için güçlerini seferber eder(33).”

Goethe ve Benjamin Gönül Yakınlıkları ’nda iki şeyi net olarak ortaya koydular. Birincisi halis edebiyatın iki farklı içeriğinin (maddi içerik ile hakikat içeriği) olduğu düşüncesiydi. Bu farklı içerikler farklı gerçekliklerin ifade edilmesini ve farklı anlamların üretilmesini sağlamaktadır. Halis edebiyatın bir başka özelliği ise, çağının bütün düşünsel olanaklarını seferber ederek çağın dertlerini fikirsel düzeyde anlaşılır hale getirmektir, kurtuluş yolunun yeniden düşünülebilmesini sağlamaktır. Birincisi için Goethe alegorilere, metaforlara ve imgelere başvurmaktadır. Bunun için insan ilişkilerini kimyasal bir tepkimede kristalize ederek, somutlar ve bir fikir olarak karakterleriyle bilindik ve bilinmedik yollara girer. Böylece hem maddi içeriğin hem de hakikat içeriğinin oluşturulmasını sağlar. Nitekim Benjamin’in izinde biz de hem maddi içeriği hem de hakikat içeriğini makalemizin oylumuna uygun olarak ele aldık. İkincisi içinse Goethe, çok fazla şey söylememekle birlikte Benjamin oldukça önemli fikirler ileri sürmektedir. Biz bunların bir kısmını bu makalede öne çıkardık. Fakat Gönül Yakınlıkları ’nı okuyacak okurun önünde pratik olarak halen bir soru duruyor?

Goethe’nin romanındaki edebi ve fikri tadları duyumsarken sorulması gereken bu soru: Benjamin’in mite karşı kolektif hayal gücünden beslenen bir kültürel belleği karşımıza çıkarması, geçmişle devrimci bir kopuş yaşamak için gerçekten gerekli olan mıdır?

Bu yazının orijinaline şuradan bakabilirsiniz:

Goethe ve Benjamin Sanat Teorisi Açısından Gönül Yakınlıkları”, içinde Gönül Yakınlıkları, Johann Wolfgang von Goethe, çev. Sadi Irmak, İstanbul: Patika Kitap, 2013, ss.7-44.

DİPNOT

  1. Kampfplatz Dergisi yazarı. Bu yazının oluşturulmasında, gönül ve yakınlık konusunda bana sürekli olarak yarenlik eden Makuşla, Angelus Novus, Marimerim ve Bonnie’ye teşekkür etmek istiyorum. Zamanın ustalığında çıraklığımı kabul edip, sevincin ve hüznün güneşli pazartesileriyle beni tanıştırdılar.
  2. Felsefi bilgi Antik-Yunan’dan beri bilinenle, görünenle yetinmez. Her tür varolanın ötesinde saklı kalan “gerçek gerçekliğin/hakikatin” bilgisine ulaşmaya çalışır. Bu anlamıyla bütün kadim felsefe arkhe ve/veya töz araştırmasıdır. Modern felsefe de kadim felsefe ile benzer kaderi paylaşır ama onun iddiası tam aksi istikamette gelişir. Yani modern bilme, arkhē’ye ve/veya töze bağlı olarak doğruluk ölçütlerinin belirlendiği bir bilme kavrayışına dayanmaz; bunun aksine, bilinebilir olanlardan hareketle daha genel bir bilmeye/soyutlamaya yönelerek sınanabilir ve tekrarlanabilir evrensel bilgiye yönelir. Bu durumda modern bilgi üretimini doğal olarak pragmatizm, pozitivizm, fenomenoloji, yapısalcılık, psikanalizm gibi akımlar üstlenir. Bu noktada Goethe’nin konumu şudur: Ne kadim felsefi tarzlarına ait olan idea, eidos (biçim), töz ve/veya mutlaklık kavrayışını benimser ne de modern dönemin giderek ampirikleşen epistemolojilerini ve/veya yöntemlerini benimser. Elbette o, bu konumu sayesinde ne sadece bilgiyi biçimsel olarak ne de geçici olanların soyutlamasından elde edilen sonlu ve sınırlı bir şey olarak görür. Bir klişe olacak ama üçüncü yolu benimser.

    1. Johann Wolfgang von Goethe, “Otoportre”, içinde Yarat Ey Sanatçı: Şiirler, Roma Ağıtları, Arkhilleus, çev. Ahmet Cemal, İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2006, s. 24.
    2. Deneyim konusu gerçekten bütün fikri alemin modernite ile birlikte temel sorunsallarından biri olmuştur. Martin Jay’ın Deneyim Şarkıları: Evrensel Bir Tema Üzerine Çeşitlemeler kitabı söz konusu tartışmayı olağanüstü bir şekilde örneklemelerle anlatmaya çalışmaktadır. Bu kitapta Jay, Goethe’nin Faust bağlamında F.A. Wolf ile 1809 yılında bir yazışmasında şöyle bir ifadeyi dillendirdiğini göstermiştir: “[B]enim için asıl mesele, deneyimden faydalanmak oldu hep; yoktan bir şey yaratmak benim tarzım değil. Dünyayı daima kendimden daha büyük bir deha olarak gördüm.” Aktaran: Martin Jay, “Estetik Deneyim Yoluyla Bedene Dönüş”, içinde Deneyim Şarkıları, çev. Barış Engin Aksoy, İstanbul: Metis Yayınları, 2010, s. 200.
    3. Goethe’nin Ku’ran’ı Kerim tefsiri ve özellikle Hz. Muhammed’in hay- atı üzerine yaptığı çalışmalar, 1813’te Tahran’a yaptığı seyahat müslüman düşün insanları arasında büyük bir sempati ile karşılanır. Goethe’nin Doğu-Batı Divanı’na özel bir anlam yükleyerek Goethe’nin gizli bir müslüman olduğu “bile” iddia edilir. Aslında Goethe’nin bu çabasını onun tüm düşünce disiplinleri ile kurduğu ilişkiye bağlamak ve dünya edebiyatı arayışı ile birlikte düşünmek, Goethe hakkında daha gerçekçi kanaat oluşturmak açısından önemlidir, fakat bu her zaman pek mümkün olmadığı gibi, Goethe konusunda da geçerli. Bkz.: Goethe, Doğu-Batı Divanı, çev. Bayram Yılmaz, İstanbul: İyi Adam Yayıncılık, 2000.

      6. Genç Werther’in Acıları gerçekçiliğin bütün aşk romanları ile yan yana düşünülebilecek bir novelladır. Goethe diğer romancılarla farklı çözümlere sahip olsa da aristokrasi, burjuvazi, birey ve toplum düzleminde tarihsel olarak çözülmekte olan eski çağın ve yaratılmakta olan yeni çağın ilişkilerini ortaya koymaya çalışır. Bu süreç bir çelişkiler yumağıdır, o bu çelişkileri edebi olarak ortaya koyarken tarihsel sürecin bilindik olaylarını ruhundan koparmaz. Örneğin Eric Auerbach (1892-1957) Genç Werther’in Acıları’ndaki çatışmanın kaynağını 19. yüzyıl gerçekçiliğinin kendisine bağlamaktadır. Nihayetinde genç Goethe, Schiller ile birlikte 19. yüzyıl gerçekçiliğinin Almanya’daki kurucularından, öncülerinden biridir. Stendhal, Balzac, Tolstoy gibi yazarlarda en yetkin ifadesini bulan 19. yüzyıl gerçekçiliği önceki yüzyılların gerçekçiliğinden farklı olarak, gündelik hayat deneyimleri ile tragedyayı birleştirmeyi başarır ve trajik gerçekçilik böylece ortaya çıkmış olur. “Gündelik hayata saplanmışları ciddiye alır; üstelik bizzat onlara hayal gücü bahşeder ve bu hayal gücü gündelik hayatı trajik bir hale hatta kimi zaman bir melodrama dönüştürür. Ancak burada gündelik hayatı tümüyle ciddiye alan, hiçbir şüphe yok ki, hayal gücüdür… [B]u, Avrupa’nın yeni, doruğundayken romantik olarak adlandırılan ruhunun, Goethe’nin de önemli katkısıyla yapmış olduğu keşifti: Gerçeğin içindeki oluşun keşfi, her yerdeki canlılığın deneyimi.” Auerbach, “Romantizm ve Gerçekçilik”, Yabanın Tuzlu Ekmeği içinde, haz. Martin Vialon, İstanbul: Metis Yayınları, 2010, s. 268. Avrupa gerçekçiliği konusunda kendine özgü fikirler geliştiren George Lukács (1885-1971) ise Genç Werther’in Acıları’nda varolan çatışmayı şöyle özetler: “[F]elakete yol açan tam da budur. Lotte işinin ehli ve saygın bir adamla olan evliliğine içgüdüsel olarak tutunan ve kendi duygularının farkına vardığında paniğe kapılıp geri çekilen bir burjuva kadınıdır. Dolayısıyla Werther’in trajedisi yalnızca bir mutsuz aşk trajedisi değil, aynı zamanda burjuva evliliğinin iç çelişkisinin kusurlu ifadesidir: Tarihsel olarak aynı dönemde ortaya çıkan bireysel aşka dayalı burjuva evliliği, sosyo-ekonomik niteliğinden ötürü, aşkla çözümsüz bir çelişki içindedir.” Lukács, Goethe ve Çağı, çev. Ferit Burak Aydar, İstanbul: Sel Yayın- cılık, 2011, s. 55. O halde Genç Werther’in Acıları basit bir melodram içeren novella olarak okunamaz. Romantizmden trajik gerçekçiliğe geçişteki kurucu metinlerden biridir bu ve edebiyat tarihi açısından sırf bu yüzden bile özgün bir konuma sahiptir.

      7. Fırtına ve Atılım’ın önde gelen isimlerinden biri Herder’dir. Herder, Goethe ve Schiller üzerinde belirgin bir etkiye sahiptir. Herder’in çokkültürcülük arayışı, Aydınlanma akılcılığının araçsallaştırıcı yönüne karşıt tutum alması, her sanat yapıtını birey gibi ele alıp birey ne kadar toplumsal bütünü anlatıyorsa her sanat yapıtının da o kadar bütünü içerdiğini iddia etmesi Goethe’nin hem sanat teorisine hem de “dünya edebiyatı” düşüncesine katkı sağlar.

      8. Yeni gerçekçilik ya da 19. yüzyıl gerçekçiliğini tartışmak için mutlaka okunması gereken üç makale için bkz.: Auerbach, “Gündelik Olanın Ciddiyetle Taklidi Üzerine”, “19. yüzyılda Avrupa’da Gerçekçilik” ve “Romantizm ve Gerçekçilik”, içinde Yabanın Tuzlu Ekmeği, haz. Martin Vialon, İstanbul: Metis Yayınları, 2010, ss. 214-243; 244- 256; 257-271. Ayrıca Goethe’nin şu ifadelerine dikkat ediniz: “Eski ve katı dönemin bazı kuralları ne işe yarayacak ki bugün, klasik ve romantik üzerine koparılan gürültü de neyin nesi! Önemli olan bir yapıtın bütünüyle iyi ve başarılı olmasıdır, o arada varsın klasik olsun.” Goethe’den aktaran Eckermann, Yaşamının Son Yıllarında Goethe ile Konuşmalar, s. 672.

      9. Elbette burada temel sorunsalımız Gönül Yakınlıkları olduğu için Goethe’nin oldukça önemli olmasına rağmen başkaca birkaç yapıtının adını anmakla yetinmek zorundayız: Wilhelm Meister’in Çıraklık Yılları (1795-96), Wilhelm Meister’in Seyahat Yılları (1808), Şiir ve Gerçeklik (1811-14). Bu üç eser ve daha önce ifade edilen Genç Werther’in Acıları, Gönül Yakınlıkları ve Faust dikkatle incelendiğinde şimdiye kadar dipnotlarda vermeye çalıştığımız Goethe’ye dair izlenimler onun çağının çatışmalarını hem çözmeye hem de kendisince onlara katılmaya istekli olduğunu gösterir.

      10. Gürsel Aytaç bir Germanistik uzmanı olarak bu durumu şöyle özetler: “Ölümünden sonra Goethe’nin Alman yazarları üzerindeki etkisi, ilginç bir konudur. Çağdaşlarının ve daha sonraki kuşakların Goethe imajı, söz konusu yazarların zihniyetleri ve sanat anlayışlarına bağlı olarak değişiklik gösterir. Goethe’nin Fransız Devrimi karşısında takındığı olumsuz tavır, onun Weimar’da saray çevresinde gördüğü saygınlık, kültür ve zevk düzeyi düşük olan halka karşı duyduğu antipati, elit kişilere ve özellikle bireye verdiği önem, dar anlamda milliyetçi olmayışı, Fransız işgali altında ortaya koyduğu pasivist zihniyet, özel hayatında Christiane Vulpius’la uzun yıllar nikahsız yaşaması ve nihayet büyüklüğünün, çapının bilincinde bir deha olarak çevredekilere tepeden bakması daha sonra Goethe’ye karşı tavır takınacak olan yazar ve düşünürlere bu tavırlarını destekleyecek materyal veriyordu.” Aytaç, “Alman Şairi Goethe’nin Evrenselliği”, Goethe Der Ki içinde, Goethe, (der. ve çev.) Gürsel Aytaç, Ankara: Doğu Batı Yayınları, 2011, s. 22.

      11. Daha önce Auerbach, Lukacs ve Eckermann’ın yapıtlarına yapılan göndermeleri burada tekrar etmek ve okuru bu çalışmaları Goethe ve çağını kavrayabilmek açısından okumasını yinelemek durumundayız.

      12. Goethe’nin edebi eserlerini hem türsel olarak hem de alttürsel olarak birçok şekilde adlandırmak mümkündür. Goethe özellikle üslubunun değişimi ile alttürsel gelişmeleri tetikler. Aslında bu zenginlik onun edebiyatın içeriğine ve formuna ilişkin yenilik arayışları ve edebiyat dışı unsurlarla yaptığı melezlemelerin etkisiyle oluşur. Örneğin çağının romanı (zeitroman), ömür boyu yaratılan yapıt (lebenswerk), eğitici roman (erziehungs-bildungsroman), yaşantı romanı gibi bazı alttürsel adlandırmalar Goethe’ye çok şey borçludur. Ayrıca gönül yakınlıkları, sanatçı dramı, çift kutupluluk, değişim ve “evrimsel” yinelenme, dünya edebiyatı, mistisizm ve maddeciliğin oluşa ilişkin ortaklığı gibi düşünceler de onun bu arayışlarının etkisiyle edebiyat alanına taşınmıştır.

      1. Goethe’nin yakın dostu olan ve onun ölümünden sonra tüm eserlerinin edisyonunu üstlenen Eckermann da benzer bir yaklaşımı benimser. Goethe’nin yazar, yapıt ve yaşam arasında kurduğu ilişkiyi oldukça karmaşık ve çelişkili göründüğünü itiraf eder: “Goethe’nin edebiyatla ilgili bazı sözleri zaman zaman tek yönlüymüş, hatta genellikle de çelişkiliymiş gibi gelir insana. Bazen tüm ağırlığı çevrenin ona sunduğu konuya verir, bazen de yazarın iç dünyasına; zaman zaman her şeyin çözümü konunun içindedir, zaman zaman işleniş tarzında; zaman zaman her şey biçimin mükemmelliğine, zaman zaman da tüm biçim kaygıları bir rafa bırakılarak düşünceye bağlanır.” Eckermann, Yaşamının Son Yıllarında Goethe ile Konuşmalar, s. 5.
      2. Yohann Wolfgang von Goethe, Gönül Yakınlıkları, çev. Sadi Irmak, İstanbul: İstanbul Kitabevi, 1962; Elective Affinities, London: Pen- guin, 2005.
      3. C.K.Sherman, “Analysis of Goethe’s Elective Affinities”, The Journal of Speculative Philosophy, sayı 19, cilt 3, Temmuz 1885, s. 310; Ver- non A. Chamberlin, “The Importance of Goethe’s Die Wahlverwandtshaften in The Creation of Galdo’s Fourtunata Y Jacinta”, Hispanic Review, sayı 54, cilt 4, Kış 1986, ss. 443-444; R.J. Hollingdale, “Introduction”, içinde Elective Affinities, Goethe, London: Penguin, 2005, s. 7; Dorothea von Mücke, “The Power of Images in Goethe’s Elective Affinities”, Studies in Eighteen Century Culture, sayı 40, 2011, ss. 63-64.

        16. Hollingdale, “Introduction”, ss. 12-13.17. K.W. Maurer’e göre Goethe’nin çizdiği Ottilie karakteri, onun Edebiyat ve Hakikat’te bahsettiği sevgilisi Lili ile oldukça benzerdir. Fakat aslolarak Gönül Yakınlıkları’ndaki Ottilie karakteri onun hayatındaki bazı kadınların bir bireşimidir. [Ottilie (Lili)= Ottilienberg + Fraulein von Klettenberg (Goethe’nin arkadaşı) + Cordelia + Cornelia (Goethe’nin kendi kızkardeşi) + Ophelia (Shakespeare’in Hamlet’in- den); aynı şekilde Charlotte = Frau von Laroche + Luciane; Mittler = Fredericke Brion]. Bkz: Maurer, “Goethe’s Elective Affinities”, The Modern Language Review, sayı 42, cilt 3, Temmuz 1947, s. 345. Maurer’in bir başka iddiası da Shakespeare’in Hamlet’i ile Goethe’nin Gönül Yakınlıkları’nın arasında sıkı bir bağ olduğudur. Çünkü her ikisinde de aşk söz konusu olduğunda Spinoza’da olduğu gibi ortak bir motto görünüme çıkar: “Tanrıyı hakiki olarak seven biri, Tanrı- dan kendisini sevmesini arzulamaz”. Maurer, “Goethe’s Elective Affinities”, s.347.

        1.  Elbette bu, bütünün/sembolik ekonominin ahengini ve gelişimini sağlayan şey, roman öğelerinin kendiliğinden bir şekilde ilişkilerinin görünümündeki inandırıcılıktır. İnandırıcılık ise romanın kendisinden çok, romanın gerçekliğinin toplumsal ve tarihsel uzamdaki kuşatıcılığından beslenir. Kısacası yaşayan karakterler romanın inandırıcılığını örgütler. Zaten eleştiri de bu örgütlenmenin kendisinden hareketle ortaya konan bir yapısöküm ve/veya yapılandırma ihtiyacıdır.
        2. J.B. Robertson’a göre Goethe’nin romanındaki karakterler tamamen teorik yaratılardır. Onların ruhları, kişisel ikna ediciliği, gerçekliği yoktur. Aslolarak romandaki diyaloglar ve olaylar doğa ve doğadışı olayların didik didik edilmesidir. Robertson’ın The Life and Work of Goethe’sinden aktaran Maurer, “Goethe’s Elective Affinities”, s. 342.
        3. Sherman, “Analysis of Goethe’s Elective Affinities”, s. 313.
        4. 19. yüzyılın sonuna değin kimya geleneğinde Almanlar “benzer benzeri çeker” fikrine sahip çıkmaya devam eder. Aynı dönemde Fransa ve İngiltere’de kimyasal tepkimelerde itme, çekme gibi hareketlerin benzerliğe dayalı olarak gerçekleştiği fikri ise hakim değildir. Kaldı ki Goethe’nin Charlotte karakteri de benzer benzer çeker fikrini benimsemekte zorlanır gibidir. Bu yüzden benzerlik ya da kan bağının tinsel ilişki (gönül yakınlığı) için yetersiz olduğu şüphesine düşer. Bkz.: Andrew M. McKinnon, “Elective Affinities of the Protestant Ethics: Weber and the Chemistry of Capitalism”, Sociological Theory, sayı 28, cilt 1, Mart 2010, s. 114-115. Michael Löwy’e göre Goethe benzerin benzeri çektiği fikrini Hipokrat, Albertus Magnus, Hernannus Boerhave, Torbern Olof Bergman, Baron Guyton de Morveau’un eserleri üzerine yaptığı incelemelerden etkilenerek edinmiş olabilir. Nitekim Hipokrat “benzer benzeri çeker”; Magnus “doğal yatkınlık nedeniyle sülfür metallerle birleşir”; Boerhave “yakınlık güçtür”; Bergman “yakınlık çekimdir”; Morveau “yakınlık bir tür çekimdir. Bu çekim önceden birlik oluşturmuş iki varlığın çekim etkisi ile yeni ve farklı başka bir birlik oluşturmasıdır” der. Gönül Yakınlıkları’nda ise Goethe kavramı kimyanın alanından insan tinselliğinin toplumsal alanına taşır. Kavrama erotik ve toplumsal bir içerik kazandırır. Bkz.: Löwy, “On the Concept of Elective Affinity”, içinde Redemption and Utopia, Jewish Libertarian Thought in Central Europe: A Study in Elective Affinities, çev. Hope Heaney, California: Stanford University Press, 1992, s. 6-8.

          22. Löwy’e göre Weber’in Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu’nu 1930’larda İngilizceye kazandıran Anglo-Amerikan pozitivist Talcott Parsons, Weber’in kavrama yüklediği anlamı kavrayamaz ve kavramı “kurutur”. Mannheim ise bilgi sosyolojisinin temel hedefinin sentez, açıklama, içsel ilişki (innere Verwandtschaft) ve olası bir birlik içeren iki moment arasındaki yapıyı ortaya koymak olduğu düşüncesini savunduğu için kavramın Weberyen kullanımını sürdürür. Marx ise Weber’den çok önceleri kavramı kullanmış olmasına rağmen, 1939’da yayımlanan eserinde ancak bu kullanımın izi ortaya konabilmiştir: “İngiliz ve Hollandalı Protestanlık ile para-sermayesinin birikimi arasında benzerlik ilişkisi (Zusammenhang)” vardır. Bkz.: Löwy, “On the Concept of Elective Affinity”, s. 12-13.

          23. Bkz.: McKinnon, “Elective Affinities of the Protestant Ethics”, s. 117- 119; Löwy, “On the Concept of Elective Affinity”, s. 8-9; David Car- rier, “Elective Affinities and Their Philosophy”, History and Theory, sayı 49, Şubat 2010, s. 139-146.

          24. Bu kitapta Walter Benjamin’in (1892-1940) “Goethe’nin Gönül Yakınlıkları (1919-1920)” adlı uzun denemesine yer verilecektir. Söz konusu denemenin dili ve içeriği, Benjamin’in dil, edebiyat ve felsefe konularındaki çalışmalarını takip etmeyen okura grift gelebilir. Dolayısıyla biz burada okura sadece Goethe ve Gönül Yakınlıkları ile ilgili bir düşünce aralığı kurmak derdinde değiliz, aynı zamanda Benjamin’in bu denemesiyle birlikte Goethe’nin sanat teorisine ve sanat eserinin neden yoruma ihtiyacı olduğunun belirlenmesine de katkı sunmak istiyoruz. Bu bizi doğal olarak Benjamin’in göreli olarak daha erken dönemlerde kaleme aldığı bazı çalışmalarını merkeze almaya zorlamaktadır: “Deneyim (1913)”, “Öğrencilerin Yaşamı (1915)”, “Kendi Başına Dil ve İnsan Dili Üzerine (1916)”, “Geleceğin Felsefi Programı Üzerine (1918)”, “Alman Romantizminde Sanat Eleştirisi Kavramı (1920)”, “Goethe’nin Gönül Yakınlıkları” ve “Alman Yasoyununun Kökeni (1928)” gibi denemeleri.

          25. Kopernik devrimi: Kopernik 16. yüzyılda gökbilim (astronomi) ile evrenbilim (kosmoloji) alanlarını içeren çalışmasında, dünyanın sabit ve durağan olarak ele alındığı astronomi hesaplamalarının yanlışlığını ortaya koydu. Dünyanın hem hareketli olduğunu hem de evrenin merkezinde durmadığını gösterdi. Onun bu çabası Kant tarafından değerlendirildi ve gerçek bilginin nasıl elde edilebileceği konusunda kendisine yol gösterdi. Kant geçmişteki felsefenin yaptığının tam tersine bir tutum benimsedi ve bilginin nesnelere uygun olduğu fikrini terk etti. Aslında nesnelerin bilgiye uygun olduğunu, yani insanın sezgi yetisinin formlarına uygun olan nesnelerin kesin bilmenin konusunu oluşturacağını temellendirmeye çalıştı. Buna göre sezgi yetisi tarafından kavranan/algılanan nesneler ancak insan zihninin kendisinden kaynaklanan anlığın/anlama yetisinin kategorileri tarafından sentezlenerek bilimsel/kesin/zorunlu bir bilgi olarak be- lirlenebilir. Yani bilme deney ile başlar ama insan zihninin kategoriler aracılığıyla kattıklarıyla tam olarak gerçekleşir. Bu durumda insan/özne, nesne karşısında etkin bir konum almış olur, yani kendi doğasında varolan bilişsel kapasitesini nasıl geliştirdiğine bağlı olarak nesne karşısındaki bilgisinin geçerliliğini ortaya koyacaktır. Burada Kant eleştirilerine konu olan şey, Kant’ın kesin bilmenin koşullarını sınırlandırmış olmasıdır ve buna bağlı olarak insan idelerine/numenal alana ait olanı tamamen spekülatif/diyalektik bir düşünmenin konusu kılarak, sezgiyi sakatlamış olmasıdır.

          26. Fred Rush, “Sunuş: Jena Romantizmi ve Benjamin’in Eleştirel Epistemolojisi”, Alman Romantizminde Sanat Eleştirisi Kavramı içinde , Walter Benjamin, İstanbul: İletişim Yayınları, 2012, s. 37. Ayrıca aynı kitaptaki diğer sunuş yazısına da bkz.: Philippe Lacoue-Labarthe, “Sunuş: Walter Benjamin’in Alman Romantizminde Sanat Eleştirisi Kavramı”. İleride geri dönmemek için şimdi belirtelim. Benjamin’in ve Goethe’nin erken dönem Alman Romantiklerinden ayrıştığı nokta şudur: Yukarıda söz konusu ettiğimiz varsayımlarından hareketle erken dönem Alman Romantikleri i) dolayımsız bir deneyimin olanaklı olduğuna ve ii) insanın kendi düşüncesinin üzerine düşünmesiyle saf olana ulaşabileceğine inanırlar. Oysa Benjamin bu ikisinin de olanaksız olduğunu düşünür. Çünkü özne ile nesne ayrımı salt ne tümdengelimsel ne tümevarımsal bir metodolojiyle ya da salt ne öznenin ne de nesnenin önceliğiyle aşılamaz.

          27. Kant ile Benjamin arasındaki en temel ayırım ikisinin felsefeye yükledikleri anlamda baş gösterir. Benjamin’e göre felsefe bilime karşıt bütün temsillerdir. Dilin sembolik yanını çözümleyerek ve yeniden yapılandırarak amacını gerçekleştirir. Bu yüzden felsefe sanata daha yakındır. Sonuçta felsefe çıkarımdan ziyade araya girme, tekil jestlerden ziyade inancı, evrensellik arayışından ziyade temaların tekrarını, polemikten ziyade doğrulanabilir tamlıkları araştırır. Felsefe tarihi de bu yüzden fikirlerin konfigürasyonundan ibarettir. Bkz.: Peter Osborne ve Matthew Charles, “Walter Benjamin”, Stanford Encyclopedia of Philosophy içinde, http://plato.stanford.edu/entries/benjamin [Erişim tarihi: 15.12.2013].

          28. Walter Benjamin, “Kendi Başına Dil ve İnsan Dili Üzerine”, Son Bakışta Aşk içinde, Nurdan Gürbilek (der.), İstanbul: Metis Yayınları, 2001, s. 169-183.

          29. Walter Benjamin, Alman Romantizminde Sanat Eleştirisi Kavramı, İstanbul: İletişim Yayınları, 2012, s. 181-183. Benjamin hem Kant’a ve Romantiklere hem de Alman İdealizmine karşı mesafe alırken, Goethe’yi çoban yıldızı olarak takip ettiğini ifade etmiştik. Aslında Benjamin aynı şeyi Goethe’ye karşı da benimser. Bu bir ölçüde Karl Marx’ın G.F.W. Hegel’e karşı genç-Hegelcileri, genç-Hegelcilere ve Hegel’e karşı L. Feuberbach’ı, Feuerbach’a karşı M. Stiner’ı, Stiner’a karşı kendi konumu dayanak olmasına benzetilebilir. Marx için de Benjamin için de eleştirel düşünme bu tür dayanak/mihmandarlık ilişkilerini ister istemez gerekli hale getirir. Benjamin’in kendi özgün düşüncesine ulaşıncaya dek Goethe’nin mihmandarlığını kabul etmesi, bu minval üzere ele alınabilir.

          1. Walter Benjamin, “Goethe’nin Gönül Yakınlıkları”, çev. Nurçin İleri, Gönül Yakınlıkları içinde, Goethe, çev. Sadi Irmak, İstanbul: Patika Kitap, 2014, s. 274.
          2. Benjamin’in “Kader ve Karakter” ile “Yıkıcı Karakter” incelemelerinde kaderin ne olduğu, kaderin varolduğu yerde karakterin nasıl varolabileceği ve karakterin hangi özellikleri taşıdığı tartışılır. Kısaca hatırlamak gerekirse Benjamin’e göre kader kişisel bir suçun veya karışık çilelerle dolu bir sorumluluğun ya da borcun yarattığı zorlukların tel tel sökülmesini sağlarken, karakter de kadere eş zamanlı olarak, mitik bir bağımlılık için heyecanlı bir çözümü inşa eder. Böylece zorluk basitleşirken, kader özgürleşmiş olur. Bkz.: Irving Wohlfrath, “No-Man’s-Land: On Walter Benjamin’s ‘Destuctive Character’”, Diacritics, cilt 8, no 2 (Yaz 1978), s. 47-65.
          3. Bkz.: Kir Kuiken, “On the Delineation of Choice and Decision in Benjamin’s ‘Goethe’s Elective Affinities’”, Canadian Review of Comparative Literature, cilt 31, no 3 (2004), s. 286-308; N.K. Leacock, “Character, Silence and The Novel: Walter Benjamin on Goethe’s Elective Affinities”, Narrative, cilt 10, no 3 (2002), s. 277-306.

            33. Susan Buck Morss, Görmenin Diyalektiği: Walter Benjamin ve Pasajlar Projesi, çev. Ferit Burak Aydar, İstanbul: Metis Yayınları, 2010, s. 136.

            KAYNAKÇA

            Yohann Wolfgang von Goethe, Gönül Yakınlıkları, çev. Sadi Irmak, İstanbul: İs- tanbul Kitabevi, 1962.

            Johann Wolfgang von Goethe, Elective Affinities, çev. R.J.Holingdale, Londra: Penguin, 2005.

            Johann Wolfgang von Goethe, “Yarat Ey Sanatçı: Şiirler, Roma Ağıtları, Arkhilleus” içinde, çev. Ahmet Cemal, İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2006.

            Goethe, Doğu-Batı Divanı, çev. Bayram Yılmaz, İstanbul: İyi Adam Yayıncılık, 2000.

            Walter Benjamin, “Kendi Başına Dil ve İnsan Dili Üzerine”, Son Bakışta Aşk içinde, Nurdan Gürbilek (der.), İstanbul: Metis Yayınları, 2001.

            Walter Benjamin, Alman Romantizminde Sanat Eleştirisi Kavramı, İstanbul: İletişim Yayınları, 2012.

            Walter Benjamin, “Goethe’nin Gönül Yakınlıkları”, çev. Nurçin İleri, Gönül Yakınlıkları içinde, Goethe, çev. Sadi Irmak, İstanbul: Patika Kitap, 2014, s. 265-360.

            Eric Auerbach, Yabanın Tuzlu Ekmeği içinde, haz. Martin Vialon, İstanbul: Metis Yayınları, 2010.

            Susan Buck Morss, Görmenin Diyalektiği: Walter Benjamin ve Pasajlar Projesi, çev. Ferit Burak Aydar, İstanbul: Metis Yayınları, 2010.

            Georg Lukács, Goethe ve Çağı, çev. Ferit Burak Aydar, İstanbul: Sel Yayıncılık, 2011.

            Johann Peter Eckermann, Yaşamının Son Yıllarında Goethe ile Konuşmalar, çev. Mahmure Kahraman, İstanbul: T.İş Bankası Kültür Yayınları, 2007.

            Martin Jay, “Estetik Deneyim Yoluyla Bedene Dönüş”, Deneyim Şarkıları içinde, çev. Barış Engin Aksoy, İstanbul: Metis Yayınları, 2010.

            Michael Löwy, “On the Concept of Elective Affinity”, Redemption and Utopia, Je- wish Libertarian Tthought in Central Europe: A Study in Elective Affinities içinde, çev. Hope Heaney, California: Stanford University Press, 1992.

            Gürsel Aytaç, “Alman Şairi Goethe’nin Evrenselliği”, Goethe Der Ki içinde, Goethe, (der. ve çev.) Gürsel Aytaç, Ankara: Doğu Batı Yayınları, 2011.

            C.K. Sherman, “Analysis of Goethe’s Elective Affinities”, The Journal of Speculative Philosophy, cilt 3, sayı 19 (Temmuz 1885).

            Vernon A. Chamberlin, “The Importance of Goethe’s Die Wahlverwandtshaften in The Creation of Galdo’s Fourtunata Y Jacinta”, Hispanic Review, cilt 4, sayı 54 (Kış 1986).

            R. J. Hollingdale, “Introduction”, Elective Affinities içinde, Goethe, Londra: Penguin, 2005.

            Dorothea von Mücke, “The Power of Images in Goethe’s Elective Affinities”, Studies in Eighteen Century Culture, no 40 (2011).

            K.W. Maurer, “Goethe’s Elective Affinities”, The Modern Language Review, cilt 3, no 42 (Temmuz 1947).

            Andrew M. McKinnon, “Elective Affinities of the Protestant Ethics: Weber and the Chemistry of Capitalism”, Sociological Theory, cilt 1, no 28 (Mart 2010).

            David Carrier, “Elective Affinities and Their Philosophy”, History and Theory, no 49 (Şubat 2010).

            Fred Rush, “Sunuş: Jena Romantizmi ve Benjamin’in Eleştirel Epistemolojisi”, Alman Romantizminde Sanat Eleştirisi Kavramı içinde, Walter Benjamin, İs- tanbul: İletişim Yayınları, 2012.

            Philippe Lacoue-Labarthe, “Sunuş: Walter Benjamin’in Alman Romantizminde Sanat Eleştirisi Kavramı”, Alman Romantizminde Sanat Eleştirisi Kavramı içinde, Walter Benjamin, İstanbul: İletişim Yayınları, 2012.

            Peter Osborne ve Matthew Charles, “Walter Benjamin”, Stanford Encyclopedia of Philosophy içinde, http://plato.stanford.edu/entries/benjamin [Erişim tarihi: 15.12.2013].

            Irving Wohlfrath, “No-Man’s-Land: On Walter Benjamin’s ‘Destuctive Character’”, Diacritics, cilt 8, no 2 (Yaz 1978).

            Kir Kuiken, “On the Delineation of Choice and Decision in Benjamin’s ‘Goethe’s Elective Affinities’”, Canadian Review of Comparative Literature, cilt 31, no 3 (2004).

            N.K. Leacock, “Character, Silence and The Novel: Walter Benjamin on Goethe’s Elective Affinities”, Narrative, cilt 10, no 3 (2002).

             

             

Yorum Yap