“Kısacası insanbilimi açısından yazar-yazan, bizzat kendisinin neden olduğu tam bir dışlanmış kişidir, Lanetlenmişliğin uzak bir mirasçısıdır… [z]ira dil, şu düşünce aykırılığıdır: Soyutluğun kurumlaştırılması.”

Roland Barthes, Yazarlar ve Yazanlar

ERİC J. HOBSBAWM VE DEVRİMCİLER(1)

 Hobsbawm hatırlanacağı üzere Mısır doğumlu bir tarihçidir. Aynı zamanda ünlü bir Marksisttir. Hobsbawm’u önemli bir yazar haline getiren hiç kuşkusuz akademi-içi çalışmalarının yanı sıra tarihçi kişiliği olmuştur. Onu bir başka açıdan önemli bir yazar haline getiren şey, politik kimliğidir. Aslında bu son vurguyu eklemek bir açıdan doğru bir açıdan yanıltıcı olabilir. Çünkü o örgütlü bulunduğu partinin politikalarını oluşturan teorisyenlerden biri olarak öne çıkmaz, daha çok üretilen politikaların ve bu politikaların tarihsel olarak eleştirel bir tanıklığını yapar. Elbette bu da başlı başına teorik bir katkı olarak değerlendirilebilir. Hatta bizatihi onu önemli kılan da partiyle bütün iç içeliğine rağmen belli bir mesafeyi her zaman oluşturacak diyalektik bir sınırda varolmayı sürdürmesidir. Hobsbawm’u entelektüel kimlik epistemolojileri açısından tanımlayıcı bir örnek olarak göstermek ya da kabul etmek tam da bu noktada anlaşılabilir.

Hobsbawm ‘un tutumuna ve tanıklığına biraz daha somut bir bağlamda yaklaşmak için 1960’ların ortalarından 1970’lerin başına kadar ele aldığı çeşitli konuları içeren metinlerinin derlemesine, Devrimciler‘e bakalım. Bu metinlerin karakteristik özelliği yazıldıkları dönemde henüz çeşitli açılardan devrimci çabaların siyasal kazanımlarının olumlu düzeyde seyrediliyor ya da onaylanıyor olmasıdır. Yani açıkçası Hobsbawm devrimcileri, güncel olan görünümlerine rağmen içeriden bir tarihsel eleştiriyle uyarıyor, henüz her şey sıcakken yaşanılan sıkışmanın ve erozyonun nasıl aşılabileceğini tartışmaya çağırıyor. Zaman zaman da olup bitene ve genel temayüllere dair bazı tespitlerinin haklılığını gerekçelendiriyor. O halde Devrimciler‘i şöyle tanımlamak mümkün; bir tarihçinin gözüyle döneminin politik gelişmelerine getirilen tanıklıkları içeren bir siyaset ve deneme kitabı. İçerik olarak öznellikten daha çok tarihçi ve akademisyen olmanın getirdiği sorumluluk ve nesnellik tutumu var. Hobsbawm kendisinin de vurguladığı gibi “tarihçinin işi övmek ya da ayıplamak değil, çözümlemektir”(2).

Devrimciler, beş ana bölüm altında toplanmış hem birbirinden bağımsız hem de tematik olarak benzer yirmi beş makaleden oluşuyor. Bölümler; Komünistler, Anarşisiler, Marksizm, Askerler ve Gerillalar, İsyan ve Devrim. Hobsbawm ilk bölümde komünist tarihin sorunlarını ve Avrupadaki köklü komünist partilerin tarihlerinin özgünlüklerini ve bu hareketlerin sorunlarını yürekli bir şekilde açıklıyor. Bu tarz bir tarih yazıcılığı doğal olarak ortaya çıkan her tür deneyime hem eleştirel bir yakınlık hem de devrimci bir tutum geliştirmenin önünü açıyor. “Komünist Parti ‘nin yetkin bir tarihi, sahiden itilaflı olan konulardan uzak durularak, örgüt içinde düşüncesizce davranıldığı ya da halkla ilişkiyi kötü etkileyeceğini düşündürecek meselelerden sistematik biçimde sakınarak veya dolambaçlı yollara saparak yazılamaz”(3). Görüldüğü üzere Hobsbawm “içeriden” bir tarih yazıcılığına soyunmuş olsa da, nesnel olmanın savunulan dünya görüşünün gerçekliğine ciddi anlamda  zarar veremeyeceğini düşünüyor. Çünkü deneyimler ortak hafızaya olabildiğince tartışılarak ve açık kılınarak yerleştirildiğinde, gündelik stratejiler ve politik referanslar bütün kuşakların politik müdahalelerine yol gösterici oluyor. Bu da aslında bir anlamda Gramsci’nin organik aydınının önünü açıyor. Yani parti özne değil, parti öznelerin varolduğu geçici bir mekân haline dönüşüyor. Aydın ancak böyle bir komünist partide özne olmayı diğer adaylara bulaştırabiliyor. Hobsbawm bunun net olarak farkında. 

Bu ilk bölümdeki en ilginç makalelerden biri Entelektüeller ve Komünizm. “Entelektüellerin Marksizme gönül vermiş olmaları çağımızın son derece tipik bir özelliğidir”(4). Hobsbawm’un bu sözleri aslında Entelektüeller ve Sınıf Mücadelesi adlı son bölümdeki bir diğer makale ile birlikte değerlendirildiğinde daha anlaşılır oluyor. “Entelektüellere belli siyasal özelliklerini kazandıran etken, fikir yürütmeleri değil, hakkında fikir yürüttükleri özel toplumsal koşullardır”(5). Entelektüeller ile dünya arasındaki bağın doğrudanlığı, onları çağlarının tanıklığına sürüklüyor. İşte tam da bu tanıklık onu sorumluluğa, nesnelliğe, öncüllüğe ve pratiğe zorluyor. Çünkü tanık, üzerindeki vesayeti hissederken konuşur, kurtuluşu ve geleceği arar. Bu anlamda entelektüeller ile parti arasında ortak bir kesişme alanı ortaya çıkar.

Entelektüellerin ilişkide bulundukları politik hareketlerle aralarında sık sık sorunlar yaşadığı gerçektir. Çünkü entelektüel ile parti ya da politik hareketler arasındaki ortaklık gündelik hayatın stratejik olarak örgütlenmesi aşamasında genelde ayrışır. Ancak burada, dikkat ile gözlemlenmesi gereken birkaç sorunun da gözlerden uzaklaşmasına izin verilmemelidir: “Entelektüel kimdir?”, “Entelektüeller neden partiye yönelir?”, “Komünist partili entelektüellerin (C.Caudwell’den Foucault’ya Aragon’dan Picasso’ya..) Marx’la tanışması Lenin ve toplumsal krizler üzerinden mi yoksa doğrudan doğruya mı olmuştur?” Aslında bu tarz soruları sormak devrimci ile entelektüel arasındaki sıradan ayrılığı ya da ortaklığı görmek açısından da önemli görünüyor. “İnsanlar gündelik hayatta ortaya çıkan görece mütevazi beklentilere devrim olmadan ulaşamayacaklarını düşündüklerinde devrimci olurlar. Barış mütevazı bir amaçtır ve kendinden menkuldür. İnsanları bilinçli olarak devrimciliğe iten şey, güttükleri amaca ulaşma istekleri değil, tüm kapılar yüzüne kapandığında, ona ulaşmanın bütün alternatif yollarının açıkça sonuçsuz kalmasıdır. Devrimci olmak hem çaresizliğin hem de belli bir ölçüde umudun üstesinden gelmeyi gerektirir”. Verili tanıma göre Hobsbawm’un da ifade ettiği gibi, (partili) bir entelektüel ile (partili) bir devrimci arasındaki fark yaşamın içinde işgal ettikleri göreli farktan kaynaklanır. Böylece gündelik hayat onların hayatlarını birleştirdiği gibi öncellikler konusunda ayırır da. Sanki entelektüel rasyonelliğin, kurulu düzenin imkânlarını bilmek ve bu alanı düzenlemek ile meşgulken, devrimciler tam da bu akıldan vazgeçmeye hazırlanan sınırdakilerdir.

Hobsbawm, Marksizm adlı üçüncü bölümdeki makalelerinde özellikle “umut ilkesi” ve Marksist bir felsefenin olanaklılığı üzerinde durarak bu devrimci oluşun bazı açılımlarını sorgulamaya çalışır. Karl Korsch, Ernst Bloch ve diğer Marksist ardılların entelektüel ve devrimci olarak yirminci yüzyıl siyasetine ve özel olarak Marksizm’e ne gibi katkılar sunduklarını ele alır. Yani entelektüelleri ya da devrimcileri harekete geçiren şeyler nelerdir? Ve onlar neden Marx veya ardıllarının deneyimlerinde ve etkinliklerinde bir şeyler bulmaya çalıştılar? O zaman sorgulama noktalarından biri bu olmalıdır. Hobsbawm’a göre bu durum şöyle özetlenebilir: “Tarihin bir kez daha Marx’ın kapitalizm çözümlemesinin, Rostow ya da Galbraith’inkine veyahut o zaman moda olan kim varsa, onunkine nazaran gerçekliğe daha iyi kılavuzluk etliğini ispatladığı her defasında insanlar yüzlerini yeniden Marksistlere dönme eğiliminde olmuştur; kuşkusuz, Marksistler çok sekter ya da çok oportünist olmadıkları sürece, başka bir deyişle, istikrarlı kapitalizm koşullar altında uzun dönem mücadele veren devrimcilerin aklını çelen o çift günahtan uzak durdukları ölçüde bu mümkün olmaktadır”(7).

Hobsbawm ‘un Devrimciler kitabındaki makalelerinin bir özelliği de yazıldığı dönemlerde dile getirilmesi çeşitli zorluklar içeren konuları zamanında tartışmaya açıyor olmasıdır demiştim. Bunu biraz daha açıklayalım. Hobsbawm 1969′ da yazdığı makalesinde, ’68 hareketinin ne derece problemli beklentiler ve gerçeklikler içerisinde değerlendirildiğini dile getirir. Yalnızca Paris baharına ilişkin yazılan kitaplardan birini dikkate alır. Çünkü varolan “kültürel devrim” retorikleri ciddi bir devrim momenti olmaktan daha çok bir tür zayıflığın ifadesine dönüşmüş krizden başka bir şey değildir. Hobsbawm’un buradaki tutumu politik hareketleri sadece sempatiler üzerinden değerlendirmenin gerçekte anlamlı olmadığının en iyi göstergelerindendir.

Hobsbawm çeşitli açılardan Marksist hareketlerin yenilgilerini ve kazanımlarını hem gelenek içinden hem de dışından tespit etmekle kalmaz, bunları değerlendirebilmenin olanaklı referanslarının nereden alınacağını gösterir. Görünürde herkes için bu referanslar açıkça belli ama bunun gerçekçi olduğunu düşünmek birçok açıdan hatalı olur. Hobsbawm örneğin, SBKP’nin, sosyalist gerçekçiliği tek sanat teorisi, Pavlov’un psikolojisini tek psikoloji ve diğer disiplinlerde de benzer bir tutum almasını çok ciddi bir yanlış olarak görür. Çünkü bu tutum bütün bilimsel disiplinlere karşı belirli bir tür hastalığın yayılmasına neden olur. Oysa bu, ne Marx’ın kendisiyle ne de praksisiyle uyum içinde görülebilir bir tutumdur. İlk olarak bilimsel bilgi birikimlerinin çağın olanakları içinde geliştirilmesine, maddi varlığın doğasının yeni bilimsel paradigmalarla kavranmasına hiçbir zaman Marx’ın reddiyesi olmamıştır. İkincisi yeni gelişmeler her zaman eleştirel bir tutumla etkinlik alanının hem gelişmesine hem de dolayımların başka tarzlarda da anlaşılır kılınmaşına neden olacağı için Marksist praksis açısından bu gelişmeler bir tehlike olarak görülemez. Ama tam da aksi yönde SBKP bir dogmatizm üretmiştir. Hobsbawm bu noktada iki temel uyarıda bulunuyor. Birincisi Marksistler, Marx’ı ve çağlarının temel dayanaklarını, kaynaklarını iyi araştırmalılar. İkincisi sadece savunu için değil Marksizmi geliştirmek içinde propaganda silahını bırakmamalıdırlar. Çünkü neredeyse çok uzun zamandan beri Marksistler sadece savunma yapmakla meşgul olmuşlardır.

Kısaca Hobsbawm’un Devrimciler‘de derlediği makalelerindeki tespitlerinden bazıları şöyle özetlenebilir. i) Devrimciler‘i yirminci yüzyılda Marksist olmaya iten şey onların çağlarına olan tanıklığıydı, hatta onların toplumsal deneyimleri onları devrimci olmaya itti. Onlar için Marksizm bir kurtuluş umudu olmaktan daha çok toplumsal bir deneyim olarak gerçekleştirilmek zorundaydı ve gerçekleştirilebilirdi. ii) Radikal bir eleştiri olmadan, öznelerin kendi deneyimlerini açıkça tartışmaya açması söz konusu edilmeden, her şeye karşın yaşam savunulmadan Devrimciler ne anlaşılabilir ne de toplumsal bir müdahalenin dönüştürücü unsuru olabilirler. iii) Dolayısıyla gündelik olanın ortak hafızaya yerleşmesi ancak anlamanın ve değiştirmenin, eleştirinin ve devrimin diyalektiğinde değerli olur.

ULUĞ NUTKU VE FELSEFE VE GÜNCELLİK(8)

Hobsbawm ‘un tarihin gündelik bir yaşantı ve tarihselliğin de bu yaşantı deneyimlerinin kurulduğu yer olarak aktarılmasında entelektüel ve devrimci duruşunu Devrimciler aracılığıyla göstermeyi denedim. Ancak bu kez daha farklı bir disiplin içinde güncelliğin nasıl bir yer işgal edeceğini göstermeyi deneyeceğim. Nutku’nun çalışması da bir derleme, değişik amaçlarla ortaya çıkmış yirmi bir metinden oluşuyor. Nutku çalışmasının Sunu bölümünde felsefenin güncelliği yakalamasının olanağını şöyle açıklıyor: “[f]elsefe eyleminin (buna ‘felsefeylemek’ demek istiyorum) önce bir dayanak bulması gerektiğine inancımdır. Bu dayanak sorunların içselleştirilmesi ile kazanılıyor. Bu yapılırsa kavramların içerikleri canlı kalır ve güncel sorunların dışına düşmez”(9). Yani felsefe kavramsal düzeydeki birtakım soyutlamalarla gelişirken güncel olanla bağlarını yitirmeye başlar. Onun güncelliği ancak bu soyutlamalara, kavramsal ayrıştırmalara ve birleştirmelere somut gerekçeler üretmek durumunda kalınınca ortaya çıkar. Yoksa tarihsel ve toplumsal bağlamda farklı uzam ve zamanda deneyimlenmiş ya da çoktan bir şekli ile aşılmış şeylerin güncelliğinden söz etmek ne anlamda değerli olabilirdi ki? Felsefe tarihinin kendisini Hegelci anlamda bir problem olarak kavramanın ya da geleceğe yönelmiş devrimci bir felsefe önemine vurgu yapmanın kendisi, aslında Nutku’ya göre felsefenin güncelliğini ve aciliyetini anlamayı zorlaştırır. Zaten felsefe şimdiki zaman kipinde bir takım saptamalar yaparak her türden kaygının yolunu kapatır.

Nutku felsefeyi bütün kültür sorunlarının anlaşılmasında bir karşıt kültür oluşturucu imkânı olarak görüyor. Ona göre bu türden bir felsefe, değer sorunlarına, bunların kamusal alanda yansımalarına, ekonomik ve sosyal ilişkilerin gölgesinde yeşeren ırkçılık, küreselleşme ve doğanın yıkımı gibi dünyayı tehdit eden sorunlarına ve hepsiyle birlikte ölüm, ben ve aşmacalar sorununa daha yakından çözümler üretebilen yaklaşımlar gerçekleştirebilir. Nutku ‘nun felsefeyi karşıt kültür oluşturma olanağı içinde eleştirel bir pozisyona oturtması tam da kendi felsefe pratiğinin böyle algılanmasına yol açıyor. Çünkü Nutku bir dizge filozofu gibi belirli tarzda ve sıralı olarak felsefi sorunları çözümlemiyor, ama belli tarzda bir görüyü felsefi sorunların anlaşılmasında harekete geçiriyor. İşte bu görü onun felsefe denemelerini güncel kılıyor.

Nutku insanın bin yıllardır ortaya koyduğu kültür birikimlerinin hiç birini dışlamıyor. Eğer dışlarsa geçmişten kopma ve şimdinin geleceksizleşmesi, dolayısıyla da kendini ve haddini bilmezlik ortaya çıkacaktır diye düşünüyor. Bu açıdan Nutku’nun materyalist bir hümanist ya da kültürel materyalist olduğu düşünülebilir. Fakat Nutku olup bitenleri sadece olağanlaştırmıyor, onlara itiraz ediyor ve bu kez de etik ve hukuk alanında insanın yarattığı üstün değerleri hatırlatıyor, sorunlar karşısında köktenci çözümlerin yaratılması için uzlaşma zeminleri arıyor. Bu konuda felsefi antropolojinin ve aşkın idelerin nasıl bir uzlaşı yaratabileceğini ortaya koymaya çalışıyor.

Nutku’nun Felsefe ve Güncellik çalışması felsefi deneyimin labirentlerini soyut bir alana hapsetmemekle, sorunların çözümünü filozoflara havale etmemekle, insanların deneyimlerini metafizik bir varlık hiyerarşisinde olağanlaştırmamakla ve bütün bunlarla birlikte kendini okuyucu ile sorunların içinde tanık ve sanık olarak hissettiğini ortaya koymakla güncelleşiyor. Bunun en tipik örneği Nutku’nun Kant’ın zor anlaşılan aşkın ideler öğretisi ile ilgili yazdığı makalesinin sonuç cümlelerinde görülüyor: “Kültürlerin birbirini yakından tanımaya başladığı günümüzde önemli olan, farklı kültürlerde bilim düzeyinin ve teknolojinin hangi basamakta olduğundan çok daha fazlasıyla, inanma tarzlarında neyin özde ortak olduğudur. Bu da ancak, Kant’ın aşkın ideler dediği alanı, tüm kültürlerin tinselliklerinin buluştuğu alan olarak yeniden değerlendiren bir tutumla anlaşılabilir”(10).

Nutku’nun düşünceleri ya da oluşturduğu görünün eklektik olmaması da bir başka açıdan avantaj yaratıyor. Çünkü Nutku değişik bağlamlarda ele alınabilecek sorunları bir bütün olarak ele alıyor. Bu bütünlük, Nutku’nun sorunlar karşısında ilkesel düzeyde çözüm üretmesine yarıyor. Ancak bu çözümler Nutku’yu bir başka açıdan da olumsuz etkiliyor. Çünkü ilkesel düzeyde üretilen çözümler onu zamansız umutlanma ve inanmalara doğru yönlendiriyor. “Yeni bilgelikler oluşabilir: ‘doğa tüketim aracı değildir’, ‘insan, verimine göre ölçülemez’, ‘küresel ticaret değil, tüm kaynakların hakça paylaşımı’, ‘birleşmiş milletler değil, birleşmiş insanlık’. Bu yeryüzü aşmacaları, uğruna mücadele etmeye değer, -ölüm bilincinin hayat için açtığı yeni ufuklar. Dünya gençliğinin eğitimi de bu doğrultuda yeniden düzenlenebilir”(11). Gerçekte Nutku da çok iyi biliyor ki ilkeler ya da temenni ve umutlar masumiyetin ve mahremiyetin kaybolduğu modern bir çağda insan ilişkileri açısından sadece dilsel çağrılar olmaktan kurtulamıyor. Çünkü felsefenin karşıt bir kültür yaratabilmesi için tekil örnekler olarak gözlemlediği gerçeklikleri politik alana taşıyabilmesi gerekir. Bundan dolayı felsefenin kendisini var etmek için bin yıllardan beri kurguladığı antinomilerden kurtarması gerek. Çünkü olan ile olması gereken arasındaki gerilim Nutku ‘mın ilkelerinin uygulanmasını sabote ediyor.

DEVRİMCİLER’DEN FELSEFE VE GÜNCELLİK’E ENTELEKTÜELİN GÜNCELLİĞİ SORUNU

Hobsbawm ve Nutku, tarih ve siyaset alanından felsefeye çağlarına tanıklık yapan yazarlar olarak entelektüel bir tutumun ayrı disiplinler içerisinde nasıl serimlenebileceğini göstermektedirler. Birçok yazar bugün entelektüeller ve onların toplumsal pozisyonlarını belirlerken Russell, Sartre, Foucault, Chomsky, Derrida ve daha birçok yirminci yüzyıl yazarlarına başvurmaktadır. Çoğunlukla da belli türden bir entelektüel tutumu benimsemek zorunda kalmaktadırlar bu yazarlar. Dolayısıyla güncel olana nüfuz eden bir bakış yerine, güncel sorunlara belirli türden bir sorunsallaştırma görüsüyle yaklaşmayı denerler. Bu tehlikeye düşmemek adına ele aldığım metinlerin bütün bağlamlarını ve teorik çerçeveleri göstermek yerine, onların tutumlarının güncelliği göstermeyi denedim. Bunu göstermekteki amacım entelektüelin kavrayış ve tutum alışının doğrudan kendi varlığı ile nasıl da iç içe geçtiğini daha somut bir şekilde göstermekti. O zaman şu sorulabilir; gerçekten güncel olan ne, Britanya Komünist Partisi’nin tarihsel gelişimi mi ya da Parmenides’in “Bir” sorunu mu yoksa uluslararası şirketlerin ve egemen emperyal güçlerin yarattığı yıkım mı ya da genel olarak insanın yıkımı mı? Bir başka ifade ile umut var mı ve dünyada bir kurtuluş olanağına sahip değil miyiz? Bu soruları cevaplamak için klasik bir tutum olacak ama şunu tekrarlamak belki de hiç olmadığı kadar güncellik taşımaktadır. Elbette bir canlı için öncelik biyolojik varlığını korumak, bu varlığının ihtiyaçlarını sınırsızca karşılamasına engel olmamak gibi temel gereksinimleridir, ama insan için bir de toplumsal varlık olmanın yarattığı arzular vardır. İşte bu, durmadan yenilenen ve başkalaşan problemlerin temelindeki gerçek unsurları yaratmaktadır.

Doğal olarak modern insan toplumsallığının ve arzularının nasıl manipüle edildiğini görmek öncelikle keşfedilmesi gerekendir. Modern birey kendisini ve varoluş alanlarının nasıl güdülendiğini bilmek zorundadır. Bu bilme ona mutlak anlamda olmasa da gerçek anlamda, somut olarak nasıl bir açmazda olduğunu gösterecektir. Entelektüelin asıl işlevi işte bu çıkmazlara ve örtülü dile başkaldırıda, toplumsallığı ve bireyi teslim alan kodları açık kılmakta aldığı tutumda anlamlı olur. Bu yüzden söz yazar için bu açık kılma iddiasını temellendirmenin aracı olmalıdır. Böyle olunca doğal olarak eklektik olmaktan uzaklaşılacaktır ve felsefi ya da tarihi bir deneyimi aktarırken bile güncellikten kopulmayacaktır. Çünkü günün sorunlarıdır Britanya Komünist Partisi’nin tarihsel gelişimi ya da Parmenides’in “Bir” sorunu üzerine tekrar düşünmeyi anlamlı kılan. Önemli olan arayışın nesnesi değil arayışın dünyaya yüzünü dönmesidir, görülenin karşısında tutum geliştirebilmektir.

Hobsbawm ve Nutku bu anlamda ortaklaşmış yazarlardır, entelektüellerdir. Çünkü her ikisi de kendi disiplinleri bağlamında eleştirel, sınırda olmaktan ve o gerilimden korkmayan “düşünürlerdir”.

Bu yazının orijinaline şuradan bakabilirsiniz:

Güncellik ve güncele tanıklık; iki yazar iki kitap”, felsefelogos, 30/31, 2006/2-3, ss. 139-146.

DİPNOT

  1. Eric J. Hobsbawm, Devrimciler, çev. Hatice Pınar Şenoğuz (İstanbul: Agora Yayınları, 2006)
  2.  A.g.e., 25.
  3.  A.g.e., 11.
  4. A.g.e., 28.
  5.  A.g.e., 283.
  6. A.g.e., 285-86
  7. A.g.e., 123.
  8.  Uluğ Nutku, Felsefe ve Güncellik (İstanbul: Bulut Yayınları, 2005)
  9. A.g.e., 5.
  10. A.g.e., 127.
  11. A.g.e., 86.

 

Yorum Yap