Modernizm, modernite, modern kavramı yaklaşık üç yüzyıldır fiili olarak çeşitli boyutları ve kökenleri/kökleri itibarıyla sorgulanıyor. Sorgulamalar neticesinde birtakım saptamalar, çözümlemeler, açılımlar, değerlendirmeler ortaya konuyor. Birçok düşünür, sanatçı kendini bu sorgulamaların sonuçlarındaki vurgulamalar aracılığıyla yeniden konumlandırıyor ya da daha önceden kendine kazandırdığı konumunun dışında olan bitenle ilgili hiçbir şey “beni çokça ilgilendirmez” diye, düşünüyor. Oysaki her iki halde de bireyin kendine ait düşünüşü bu sürece, modernleşme sürecine katkı olarak değerlendirilebilir. Çünkü modernleşme süreci olan biten içerisinden kendine ait özgün simgeleri oluşturuyor ve bütün “halet-i ruhiye”si ile de bunu sürdürüyor.

Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor adlı çalışma bu dört yüzyıllık sürecin, modernleşme sürecinin özgün simgelerini ortaya çıkarmak için mimariden yazın sanatının bir çok örneğine, bu örneklerin trajik kahramanlarından şehir planlamasına, şehirlerin yeni planlarının insanların dünyalarına nasıl etkide bulunduğuna, bu etkileşimlerin yüzyıllardır hangi yapılar aracılığıyla ve kodlamalarla sürdürüldüğüne, bütün bunların bundan sonra modernizmin yolunu nasıl belirleyebildiğine değiniyor. Berman sadece modernleşme sürecinin imgelerini çözümlemekle yetinmiyor, bazen de sürecin “olumlu nitelikler” kazanmasının yöntemlerini ileri sürüyor.

Berman’ın kendisine iki çıkış noktası belirlediğini söyleyebiliriz. Bunlardan birincisi Octavio Paz’ın ve Karl Marx’ın art arda getirildiğinde anlamı daha da güçlenen aşağıdaki şu sözleridir: “Octavio Paz’ın dediği gibi, modernlik ‘geçmişten öylesine koparılmış ve habire, öylesine baş döndürücü bir hızla koşturuyor ki, kök salamıyor; bir günden ertesine ayakta kalabilmekle yetiniyor: Başlangıcına dönemiyor ve böylelikle yenilenme gücü bulamıyor.’ (Kitabın önermesi şu ki, geçmiş modernizmler bize kendi köklerimizi, iki yüzyıl öncesine uzanan köklerimizi gösterebilir.-Berman) (s.57)” “Makinalaşma ve modern endüstriyle birlikte… yoğunluk ve kapsam bakımından bir çığı andıran taarruz başladı. Tüm ahlak ve doğa, yaş ve cinsiyet, gece ve gündüz sınırları yok edildi. Sermaye kendi şölenini kutluyordu (Kapital l.Cilt’ten alıntılayan Berman s.125).” Böylece modernizmin tarihini ve değişim noktalarını bilmemek yaygınlaştırılıyordu. O halde yapılması gereken modern dünyanın doğuşunun imgelerini ve dönüşümün katalizörlerini gelecek kuşaklara ilk günlerden haber vermek gerekiyordu. Berman’a göre modernleşmenin “belirmeye” başladığı dönemdeki düşünürlerden bazılarının çalışmalarındaki ifadeler, modernizmi katıksız olarak aforizma çalışmaları ile betimlemeyi başarmıştır. Dolayısıyla modernizmi ele alırken bu aforizma türü ifadelere, köklere geri dönmek gereklidir. Belki de modernizm sürecinin bütün kavramlarını köklerine geri götürerek yapılacak çözümleme modern insanı bugünkü modernizmin yıkıcı kodlanışı içerisinden kurtarılabilir.

Berman’ın ikinci çıkış noktası çok daha kolay anlaşılır bir formülasyondur. Eğer modern tarih tüm gelişim alanlarıyla birlikte ele alınacaksa o zaman ister istemez zaman ve mekân ve bunlara bağlı olarak “ruhi” ve “fiziki” düşünüşleri tek tek ele almak gerekir. Kısacası “araç mesajın kendisidir.” ve anahtar bir formülasyondur (s.48).

Bu savların çözümlenmesi ya da tutamaklarının serimlenmesi, okuyucuyu, ilk olarak “öteki”lerde dahil olmak üzere bir bütünlük içerisinde modernizmi yeniden ele almaya sürüklüyor. Modernizmin yeniden ele alınması modernizmin yeniden üretilmesini sağlanıyor. Böylece okuyucu çalışmanın etkisini yaşamla ilişki kurarken mutlaka sezinlemeye başlıyor. Yazar ne kadar iddiasızmış gibi gözükse de bu konuda, çalışmanın kendisi modernizm üzerine düşünenler için önemli bir uğrak olmaya aday gözüküyor.

Şimdi çalışmanın birinci savını yeniden ele alırsak, yazarın şöyle bir saptamayı sürekli olarak yineleme gayretinin içinde olduğu fark ediliyor. “Marx, Nietzsche ve çağdaşları henüz dünyanın küçük bir parçasının modern olduğu zamanda modernliği bir bütün olarak algıladılar. Yüzyıl sonra, modernleşme süreci dünyanın en uzak köşesindeki insanın bile kaçamayacağı ağını üstümüze attıktan sonra ilk modernistlerden öğreneceğimiz çok şey var; kendi çağları değil, bizim çağımız hakkında.”(s.58) Yukarıdaki saptama doğruysa buradan “olumlu bir mücadele perspektifi” ya da hiç olmazsa “olumlu yaşam perspektifi” çıkarılmalıdır. Çünkü modernizm açısından –adı anılan- bütün öncü düşünürlerin çalışmaları ve yaşamları bize örnek teşkil edecek şekilde ortada durmaktadır. Yazar bunun farkında olduğundan kendisine modernizm açısından genel bir mücadele perspektifi çiziyor. “Dünyanın her yöresinde, bizimkine benzer iklimlerle boğuşan insanlarla ortaklığımızı hissedeceğiz. Ve bu mücadelelerden doğan, göze çarpar zengin ve canlılıkta bir modernist kültürle; ancak kendimize mal edebilirsek muazzam güç ve sağlık kaynakları barındıran bir kültürle bağ kurabileceğiz. Bakarsınız böyle bir geriye dönüş ilerlemek için bir yol bulabilir ; (… ) Dünün modernliklerini maletmek, hem günümüzün modernliklerine -ve modern insana- bir inanç tazeleme eylemi olabilir.”(s.59) Görülüyor ki çalışma sadece tutarlı savlar ve çözümlemeler ileri sürmüyor, aynı zamanda Berman, kendi eylem planını okuyucuya yöneltiyor. Böylece “dünya görüşü” ve “yaşam biçimi” haline getirdiği ya da getireceği modernizm perspektifinin eylem planını ve arka planını başkalarına-okuyucuya açıklıyor. Bundan amaç, modernleşme sürecinin hep yanı başında bulunan bir kategoriyi pratik olarak yok edilebileceğini düşünmüş olmasıdır. Bu kategori elbette “ilerleme/ (kimi zaman gelişme ve kalkınma )” kategorisidir. Dostoyevski Yeraltından Notlar’da kahramanına şunları söylettirir: “Belki de onu yalnızca inşa etmek istiyor, ama içinde yaşamak istemiyordur. (s.13)” Modern insan gerçekten kendi yaşamı ve toplum yaşamı için gereksiz bir yığın şeyi inşa etmektedir. Çünkü “kalkınmak” ve “ilerlemek” istemektedir. Peki bunlar ne işe yarayacaktır?

Berman’a bu birinci sav ve temellendirmelerden dolayı iki soru sorulabilir. Birincisi, modernizm her yanda aynı nitelik ve nicelik dönüşümleri ile kaçınılmaz olarak yaşanmak zorunda mıdır? (Bu soruya Berman’ın cevabı büyük olasılıkla “evet”dir.) İkincisi, o halde tarihi ve üretim araçlarını Berman nasıl bir ereksellik içinde görmektedir? (Berman, çalışmasında doğrudan bir cevap vermez bu soruya, çünkü; daha çok onun amacı, birinci soruya evet diyeceklerin buluştuğu bir eylem perspektifi oluşturmaktır.)

Yazarın ikinci savının formülasyonu kısadır, ancak temellendirilmesi çalışmada çok geniş tutulmuştur. Edebiyattan siyasete, mimariden sosyolojiye, roman kahramanlarından kentsel mekânlara hatta sokaklara her bir yanda ilişkiler ve etkileşimler derin derin karşılaştırılmalı olarak incelenmiştir. Burada esas olarak incelemeler esnasında diğer yapılara yöneltilen sorular vardır. Bunlar; değişimin, dönüşümün, değişimin sembollerinin, gelişmenin amaçlarının, gelişim motorlarının, modernlik simgelerinin, sokakların taşıdığı içeriklerin… neliği üzerine kilitlenmiş sorulardır. Bu yüzden yazar, çalışmasına toplumun ruh halini ve değişimin en trajik boyutlarını betimlemeyi başarmış önemli (modern) edebiyat eserlerinin, tarihi belgelerin, şehir planlama çalışmalarının eşliğinde savına yol açmaya çalışmıştır: Goethe’nin Faust’u, Baudelaire’in Modern Hayatın Ressamı, Paris Sıkıntısı, Puşkin’in Bronz Süvari’si, Gogol’un Nevski Bulvarı, Çernişevski’nin Ne Yapmalı’sı ve birçok modern yazarın eserleri, yine Le Corbusier, Robert Moses gibi özgün kişilerin çalışmaları…

Bu ikinci savı (“araç mesajın kendisidir”savı) yukarıdaki geniş bağlamında tek tek çeşitli konular içerisindeki serimlenişlerine göre ele almaya çalışalım ve ortak bir sonucun oluşup oluşmadığını değerlendirmeye çalışalım. Öncelikle yazara göre, edebiyat alanında Faust’un durumu (modernizm tartışması bağlamında) son derecede önemlidir.“Kendi kendini anlamak isteyen modern insanlar, Faust’da ilk gelişme trajedisini sunan Goethe ile başlayabilirler. Hiç kimsenin yüzleşmek istemediği bir trajedidir bu- gelişmelerin de geri ülkelerin de kapitalist ideologların da, sosyalistlerin de … Ama herkes tekrar tekrar canlandırıp durmakta bunu. Goethe’nin perspektif ve tasavvurları, modernliğin en eksiksiz ve en derin eleştirisinin, onun serüven ve romansını en ateşle kucaklayanlardan gelebileceğini göstermektedir bize. Ama Faust, bir eleştiri olduğu kadar bir meydan okumadır da – Goethe’nin dünyasından daha fazla bizim dünyamıza meydan okumadır- insanın gelişme uğruna değil gelişmelerin insan uğruna olacağı yeni modernlik tarzlarını tahayyül etmek ve yaratmak için bir çabadır. Faust’un tamamlanmamış inşaat alanı, hepimizin yerleşip kendi hayatlarımızı kurmamız gereken canlı, bir o kadar da kaygan zeminlidir (s.124).” O halde Faust bir “gelişme tragedyasıdır”. Modern insan dönüştürmek istediği bu dünyanın tüm koşullarını Faust’la birlikte öğrenecektir. Faust, Marx’ın deyimiyle “yeraltı dünyasının güçleri” ile birlikte olan “korkunç bir enerji”dir. “Faust’un projeleri sadece büyük miktarda sermaye değil, aynı zamanda muazzam büyüklükte bir toprak parçası ve çok sayıda insan üzerinde denetimde gerektirmektedir. Bu gücü nereden bulabilir? (s.94)”

Berman’a göre, Faust ile Mephisto arasındaki mücadele, Goethe tarafından her ne kadar politik olarak gösterilmeye çalışılsa da çatışma asıl olarak üretim araçları ve egemenlik ilişkileri üzerinden gelişmektedir. Aksi takdirde gelişmenin amacının salt politik gerekçeler ile ifade edilmeye kalkışılması gerçekçi olmayacaktır. Faust’un işaret ettiği gelişmenin amacı çok farklı bir isteme sahiptir. “Mephisto, durmadan Faust’un gelişimin şemalarındaki para kazanma fırsatlarını işaret eder; ama Faust aldırmaz. ‘Milyonlarca insana salt rahatlık içinde olmasa bile eylemde özgür olacağı alanlar açmak’ istediğini söylerken kendi kısa vadeli kârı için değil insanlığın uzun vadeli geleceği, kendisinden çok sonra elde edilebilecek kamusal özgürlük ve mutluluk için uğraştığı besbellidir (s.106).” Burada yazar hemen şunu vurgulamaktadır, gelişme kendi içerisinde farklı istemleri her ne kadar taşırsa taşısın sonunda kazanan taraf bu naif istemler tarafı olmayacaktır. “… her yerde gelişme otoriteleri muazzam, denetimsiz ve çoğu zaman ölümcül güçler elde ettiler (s.110).”

Modernizm tarihi adına Goethe’nin cephesinde ya da edebiyat cephesinde bunlar olmaktayken, bir başka alanda da Marx tarafından kaleme alınmakta olan Manifesto öncü bir tahayyül gücü oluşturmak üzere ortaya çıkmıştır. Şüphesiz, Marx, çalışmasını direkt modernizm adına yapmamıştı. Ancak komünizm modernist bir istemedir. “Komünizmin bu görüntüsü her şeyden önce bireyselciliğiyle, ancak bundan da önemlisi gelişme idealini iyi hayat biçimi olarak ele almasıyla su götürmez ölçülerde moderndir. (…) Nihai bir mükemmelliğin, düzenlenmiş katı özlerin içerilmesiyle değil; sürekli dur durak bilmeyen, açık uçlu, sınırlanmamış bir büyüme sürecinin… Yani Marx, modernitenin yaralarını daha dolu ve derin bir modernite ile sarmayı ummaktadır (s.139). Burada hemen Faust’la şöyle bir bağıntı kurulabilir. Faust daha ‘özgür olunabilecek alanları’ kurmak istemişti, Marx’ta “katı” ve “ergime” tasavvurları yardımıyla yeni bir modernite kurmayı düşünüyor. Bir başka bağıntıda kurulabilir. Manifesto’da “modern burjuva ile proletaryanın gelişmesi ve aralarındaki mücadele” anlatılıyor. Tıpkı olmasa da Mephisto ile Faust’un mücadelesi gibi.

Berman’a göre, Goethe, Marx gibi Baudelaire’de modernizmin öncülerindendir. 1840’larda Marx sosyalizmi keşfederken henüz Gautier, Flaubert, Aguste Comte ve çevresi “saf bilim ya da sanattan” bahsediyordu. Yani, bu yazarlar “Bir yandan kapitalizmi eleştirirken kavrayışlı ve keskindirler. Bir yandansa onu aşabilecekleri gibi saçma bir inanç besliyorlardı (s.167).” Baudelaire bu noktada Marx’a ve Goethe’ye yaklaştıran şey işte onun ilerlemeye karşı duyduğu “kin”dir. “Baudelaire maddi ilerlemeyle manevi ilerlemenin birbirine karıştırılmasına karşı savaşmakta son derece haklıdır -çağımızda da süren, özellikle ekonomik büyüme dönemlerinde yaygınlaşan bir karışıklık bu.(…) Şiir ve ilerleme birbirinden nefret eden iki ihtiraslı adam gibidir. Aynı yolda karşılaştıklarında, biri ya da diğeri yol vermek zorundadır (s.191-193).”

Burada şimdiye kadar söylenenlere bakarak bir toplam değerlendirme yaparsak modernizmin önemli birkaç aracını yakalamış oluruz. Modernite önüne geçen her şeyi kendine dönüştürmek için her tür aracı kullanıyor ve şimdiye kadar ki başarısı onun denetimsiz güçlerin eline geçmesi nedeniyle yıkımla sonuçlanıyor. Burada en çok kullanılan semboller 19.yüzyıl sanatına da etkimiş “akışkanlık ve gazsızlık”tır. Işıltılı, geniş bulvarlar, sıradan insanları küçümseyici davranışlar, bütün bu “renk cümbüşü” içerisinde tüketimin artması, boşuna ve anlamsız vakit geçirmeler, düşünmeden yaşama katılmalar… “Modern şehirdeki sınıf bölünmelerinin ortaya çıkması modern benlik içinde yeni bölünmeler doğurur. Aşıklar ansızın yanı başlarında biten bu partal insanları nasıl karşılayacaklardır? Bu noktada modern aşk masumiyetini yitirir (s.210).”

Modernizm kendini az gelişmiş ülkelerde (özellikle Berman, Rusya’yı ve bu ülkenin yazınını ele almış, Berman’ın bu tercihi, sanırım, Petesburg gibi hayali şehrin varlığı ve Rus yazınının o dönemdeki gelişmişlik seviyesidir) başka simgeler oluşturarak ilerletiyor. Baudelaire’e göre, “modern-liğin- kahramanlarının ‘kravatları’ ile anılması, ikinci olarak da ‘modernliğin her şeyi yeni yapma eğilimi’” olması modern süreçlerin çok önemli simgeleridir (s.197). Petesburg, Rusya’nın ilk modernleşme eğilimi olarak görülebilir. Batıya karşı inşa edilmiş modern bir şehir. Ancak Petesburg her ne kadar modernleşme eğiliminin başlangıcı olarak gösterilse de Belinski’nin bu anlamda ciddi kaygıları bulunmaktadır. Ona göre, “orta sınıfı olmayan ülkeler ebediyen sıradanlığa mahkumdurlar”; “Rusya’da iç medenileşme süreci Rus zadeğanları* kendilerini burjuvaziye dönüştürmedikçe başlayamaz (s.257).” Nitekim; “Yeraltı İnsanı o esrarengiz süvarinin Nevski’de dağıttığı Genç Nesil bildirisinde yazılanları kendi kendine keşfetmektedir, şimdi; serflik kağıt üzerinde kaldırıldı, ama Nevski’de bile kast gerçekliği hala hüküm sürüyor (s.302).” Rusya’da bu olup-biten üzerinde biraz durduğumuzda Türkiye’nin yakın tarihi açısından birtakım ortaklıkların doğduğu belirlenebiliyor.. Nevski’deki insan profilini ve Belinski’nin sözlerini “genç-Türkiye” için modernleşme tarihi içerisinde değerlendirmek olası gözüküyor. Çünkü Türkiye’nin kendi modernleşmesi için, “burjuvazi” oluşturmak (hatta geniş yollar yapmak) gibi tercihleri hep modern süreçlere özgü talepleri ve yönelimleri olmuştur.

Yirminci yüzyılda, “modernizm”, çatışmaların yaşandığı sokakları tamamen ortadan kaldırmak için şehirleri yeniden planladı ve artık, sokakların yerini otobanlar, metrolar … aldı. Biely’in dediği gibi, modernizmin yeni tanımı artık “cehennem yolu”dur (s.356). Berman bu durumda şunları söylemektedir. “(…) Modern devrimcilerin nihilizmi, düzen güçlerinin nihilizminin soluk bir gölgesidir. Azef ve iki ajanlık yapan diğer arkadaşlarıyla onların amirleri hakkında açık olan tek şey, hep birlikte çaresizce esrara gömülmüş bir siyasal atmosfer, içinde umutsuzca eyleme gerek duyulan, ama her eylemin anlamının vahim biçimde karanlık olduğu bir atmosfer yaratmış olmalarıdır. Bu aşamada Petesburg’un bir hayalet ve gerçeküstücü kent kimliğiyle süreğen şöhreti, yeni bir güncelik ve aciliyet kazanmıştır (s.341).” Modern hayat kendi ölüm tohumlarını gerçek ya da gerçeküstü olan kendi hayatı içerisinde yetiştirmektedir. Diyalektik süreç bir sona vardığında yeni bir başlangıcı da kuruyor. Önemli olan bu sürecin olumlu olarak sonlanması ya da Faust’un istediği gibi, (modernizm) tüm insanların “özgür olacağı alanlar yaratarak” yeniden başlaması. Bir başka deyişle Manifesto’nun hayata geçirilmesi gerekmektedir.

Bütün değerlendirmelerimizin ortak noktası olan modern insan olmayı yeniden tanımlarsak, Berman’a göre varılacak sonuç şudur: “ Modern olmak, kişisel ve toplumsal yaşamı bir girdap deyimi gibi yaşamak; insanın kendini ve dünyasını sürekli bir çözülüş, yenilenme sıkıntı, kaygı, belirsizlik ve çelişki içerisinde bulması demektir. Kısaca, katı olan her şeyin eriyip havaya karıştığı bir evrenin parçaları olmak… (s.460)”

Evet, “akmakta ve ergimekte olanın” bilgisine ulaşmak ancak onun içine girerek,onunla yaşayarak ve “Sisipos gibi durmadan yaşayarak” olanaklı olacaktır.

* Zadegân: Sınıflı toplumlarda sınıf farkı güden soylular takımı.

 

Yayımlandığı yer: “Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor”, felsefelogos, Sayı: 8, 1999/3, ss. 167-170 [PDF]

Yorum Yap