Pseudo-Vaat: Muhafazakâr Demokrasi ve Liberal Sol(1)

Modern çağ politikasının en önemli karakteristiklerinden biri, yaşanılan zamanın aleyhte olan konumunu lehte gelişiyor gibi kurgulamayı başarmak ve bu kurguya taraftar olabilecek kitleleri yönlendirebilmektir. Bir başka ifade ile modern çağdaki herhangi bir politika üretimi kurnazlıktan, ajitasyondan, propagandadan, manipülasyondan nasiplenmeden kendi yolunu çizmekte zorlanır, hatta çizemez de. Bunun nedenleri elbette çok sayıdadır ama bir kaç tanesini hatırlamakta fayda var. Modern düşüncenin kendisi metafizik anlamda herhangi bir bütünlüğe, tamlığa sahip olmadığından, bütünlüğü ve/veya tamlığı kendisi inşa etmek zorundadır. Modern düşüncede ideal varlık ya da varlıkların, hakikat ya da hakikatlerin yokluğu özne ile nesne arasındaki dolayımların, manipülasyonların, çıkarların, özgünlüklerin, ihtiyaçların, bireyliklerin, zayıflıkların ya da güçlülüklerin daha çok dikkate alınmasını sağlar. Böylece modern çağ politikası her koşulda stratejilere ve taktiklere, planlamalara ve manevralara, yeniden üretimlere başvurur. Hatta denilebilir ki, Homeros’un kurnaz savaşçısı Aşil’e modern politikada artık her köşe başında rastlanılabilir. Fakat yine de Aşil ile köşe başındaki politikacı arasında büyük bir fark olduğu belirtilmelidir: Aşil girdiği savaşın sonucunu düşünmez, arete’sinin gereğini yerine getirir, ancak savaşırken savaşçılıktaki üstünlüğünün ortaya çıkacağını zannederek yaşar. Modern kurnaz politikacı ise savaşın sonucunu ve kazanımlarını üç aşağı beş yukarı tahmin etmeden savaşa girmez ve savaşı kazanmak için geleneksel savaş araçlarından ziyade başka araçlara ihtiyaç duyar ve bunları hiç çekinmeden kullanır. Yani Aşil savaşı kazanmak için savaşı zorunlu bulur ve ancak, savaşta kurnazlığını ortaya koyar; oysa modern politikacı savaşı kazanmak için savaşmayı zorunlu bulmaz, savaşı yürürlüğe sokmadan kurnazlık manevraları ile savaşı lehine şekillendirmeye çalışır(2). O halde denilebilir ki modern düşüncede politikanın ve onun temsilcisi olarak politikacının amacı; erdemi, arete’yi gerçekleştirmekten ziyade, onu ele geçirmektir. Bir başka ifade ile yaşamak için gerçekleştirmek ve inanmayı sağlamak yerine vaat etmek ve ikna etmeyi sağlamak modern politika ve politikacı için yeterlidir(3). Eğer modern politika ve politikacı (ele geçirmenin) aksini (hayata geçirmeyi) gerçekleştirmek de isteseydi, o zaman özgürlük, eşitlik ve kardeşlik gibi önemli ilkeler konusunda daha fazla yol alınmış ve daha fazla iyimserlik elde edilmiş olabilirdi. En azından söylem bolluğu yerini gerçeğin çölüne terk edebilirdi.

Burada ne modern düşüncenin ileri sürdüğümüz yapısına ne de modern politikacının kurnazlığının fenomenolojik çözümlemesine ileride başka bir tartışma bağlamında geri dönüleceği için girilmeyecek. Bu yüzden yukarıda ifade ettiğimiz tutumları ön kabullerimiz olarak sayıyoruz ve bu kabullerden hareketle, daha ziyadesiyle sorgulamak istediğimiz, iki soruya yönelmekte fayda görüyoruz. Birincisi vaat ve iknanın aldatmak ve aldanma ile ilişkisini çözümlemek. İkincisi özel olarak muhafazakâr demokratlık ile liberal solculuğun aldatma ve aldanma ile diyalektiğini kavramak.

I.

Vaat etmek ve vaat ettiğine kitleleri inandırmak modern çağ politikasının temelinde yatan her tür edimin özünü oluşturuyorsa, vaat en az iki niteliğe sahip olmalıdır. İlki, vaat yinelebilir olmalıdır; yani, kendini hep vaat olarak gerçekleştirilmeye yakın bir konumda tutmalıdır, kimi zaman da başkalaşarak bir süreklilik yaratmaya devam etmelidir. İkinci olarak ise vaat, dinamik yapısına rağmen muhataplarına açık ya da kapalı bir çağrı veya buyruk olarak ulaşabilir olmalıdır. Dolayısıyla iknanın araçları olarak zor ve rıza devreye girdiğinde vaadin oluşturduğu dinamik ve muhatabına dokunmuş hava, modern çağ politikacısı için anlamın kendi lehine örgütlenmesini sağlar. Fakat gelin görün ki kazın ayağı hep böyle değildir. Çünkü söz konusu durumda ya vaat, vaat olma niteliklerinden yoksundur ya da vaadin muhatapları için vaadin ele geçirilmesini sağlayacak yeterli motivasyon ve yönelmişlik yoktur. Bu müşkül gerekçelerden herhangi birine sahip olan politik bir hareket, bu durumda başka politik araçlar üretmek zorunda kalır. Başka politik araçlardan kasıt, vaadin yerine geçebilecek ve iknayı sağlayacak bir “pseudo-vaat(4)”tir. Yani bile isteye vaat yokluğunun ya da iknanın yetersizliğinin yarattığı krizi aşacak geçici ve mümkünse olabildiğince öteleyici gücü olan yeni bir şeydir; seslenmedir, dokunmadır, sözdür, en geniş anlamıyla söylemdir. İşte bu yeni bir şeyin adı pseudo-vaattir ve tam anlamıyla muhataplarını “-mış gibi” yaparak kendisinin ürettiği krizden(5) kendisini korur. Bir nevi kendi krizi karşısında hem kendini korumaya çalışır hem de muhataplarını aldatır, kandırır, bağımlılıklarını yeniden onarır. Böylece müşkülat politik düşüncenin pseudo-vaat olarak karakterine yerleşir. Hatırlatmakta fayda var pseudo-vaat asla imkânsız bir gerçekliğe sahip değildir, bu yüzden kısa vadede vaati yerinden etmekte, taraftar bulmakta güçlük çekmez.

Bir aldatma olarak pseudo-vaat, teke tek karşılıklı ilişkilerde çoğunlukla travmatik bir sürece yol açar. Kişiler, kurumlar, ülkeler arasında kriz çıkar, paradigmalar bile değiştirilmek durumunda kalabilir. Diplomasi işte bu pseudo-vaatleri ayıklama ve/veya pseudo-vaatlere kanmama sanatıdır. Aldatıldığını iddia eden her birey, peşi sürülemeyen vaatlerin kaybına ve/veya vaatlerin peşi sürüldüğünde kandırılışının tarihine tanıklık etmekten büyük hicap duyar. Bu tanıklık bireyi yeniden yapılanmaya zorlar; hınç, intikam, tazminat, özeleştiri, yok sayma, manipülasyon vb. gibi mekanizmalar devreye girer. İlişki artık üretimin ve paylaşımın değil, tüketimin ve yok etmenin pençesinde ilerler(6). Vaat sahibi inkâr dolu olur, zikzaklar içindedir ve tek çaresi yeni bir hafıza örgütlemektir. Aldatılan ise bu tuhaf zamanlarda pseudo-vaate tabii olmanın veya olamamanın gerilimi içinde savrulur, boyunun ölçüsünü tekrar tekrar alır, kimi zaman nasıl aldandığını kimi zaman neden aldatıldığının hesabını sorar ya da itiraf eder. Her iki taraf içinde yalanlar da gerçekler kadar değerli ve halis hale geldiğinde ise aldatma da aldanma da, psikotik bu bütünlük içinde yaşayanlar için, mutluluğun ve acının kaynağına dönüşür. Yani kriz o ya da bu şekilde bastırılmış/dindirilmiş olur.

Geldiğimiz bu noktada konumuzu anlaşılır kılmak için bir örneğe başvurmak yerinde olacak. Marcel Proust’un Swann’ların Tarafı romanında, kahraman âşık olduğu Gilberte’e bir mektup yazmak istediğini dile getirir. Dile getirilen bu mektup hem muhatabına ulaşmadığı için bir hayaldir hem de duyurulmadığı halde varedildiği için bir gerçektir; hem taşıdığı anlam yükü itibariyle bir istektir hem de köşe bucak saklanmış ifadeler taşıdığı için reddir; hem aşkın çağrısı dillendirildiği için bir vaattir hem de her şey bile isteye çarpıtılarak yaşandığı için pseudo-vaattir. Bir başka ifadeyle aldatma ve aldanmanın geriliminde farkındalık sahibi olmanın değersizleşmesi, açıktır ki yalanlarla gerçeklerin özdeşleştirilmesini sağlamaktadır.

Her akşam bu mektubun hayalini kurar, onu hayalimde okur, her cümlesini kendi kendime tekrarlardım. Birdenbire dehşete kapılarak dururdum. Gilberte’den bir mektup alsam da, onun bu mektup olmayacağını, çünkü bu mektubu benim kendi kafamdan uydurduğumu kavrardım. Ondan sonra, eğer telaffuz edersem, bu –en değerli, en arzulanan kelimeleri ihtimaller kapsamından çıkarırım korkusuyla, Gilberte’in bana yazmasını istediğim kelimeleri zihnimden uzak tutmaya çalışırdım. Mucizevi bir tesadüf sonucu, Gilberte’ten alacağım mektup benim kafamdan uydurduğum mektubun aynısı olsaydı bile, ben bu mektupta kendi metnimi görecektim ve benim dışımdan gelen, gerçek, yeni bir şeyle karşılaşmışım, zihnimin dışında, irademden bağımsız, gerçekten aşkın sunduğu bir mutluluk elde etmişim izlenimini yaşayamayacaktım (Proust 2000: 421).

Görüldüğü üzere aldatmak, kendimize karşı hem gerçekleştirebileceğimiz hem de gerçekleştiremeyeceğimiz bir şeydir. Bu diyalektik bağın gevşetilebilmesi için bireylerin hayallerle gerçekleri, yalanlarla doğruları, vaatlerle pseudo-vaatleri özdeş kılması, değiştirmesi gerekir. Bu da ancak değersizleştirme yollarından birine sapmakla mümkündür.

Freud’un deyimiyle bu değersizleştirme sürecini narsistik bir süreç olarak algılamak mümkündür. Söz konusu süreç, sevgi formunda ortaya çıkmış bir sevgisizlik tezahürüdür. Eğer biri sevdiğini iddia ediyorsa ya da herhangi bir politik hareket vaatlerde bulunmakla kalmıyor vaatlerini gerçekleştireceğini iddia ediyorsa, bir ilişki kendine muhatap arıyor ve başlıyor demektir. Bu ilişkinin karşılıklılık doğurabilmesi için gerekli enstrümanların ve ruhun yaratılması gerekir. Narsistik süreç tam da bu enstrümanların ve ruhun yaratılmasında muhataplarını bir şekliyle pseudo-vaatlerinin kölesi, fanatiği, hayranı, takipçisi, izleyicisi kılmak adına kendi gerçekliğine bağımlı hale sokmayı başarır. Hatta bazen şiddet kullanmaktan da çekinmez, muhatabının acısına kayıtsızlık içinde davranır, sadistik bir zevk duyar. Bazen de tersi olabilir, yani aldatıldığını ve/veya aldandığını fark eden birey, ilişkisinin eşitsiz konumlanışına rağmen tüm vaat yoksunluklarına ya da ikna yetersizliklerine rağmen kendini her şey yerli yerindeymiş gibi konumlandırmayı sürdürür, kendi acısına kayıtsızlık içinde kendini örgütlemeyi, normalleştirmeyi sağlar, mazoşistlik bir zevk duyar. Aldatma işte bu narsistlik tezahürlerin yüzlerinden besleniyor olabilir. Fakat yine de hızlı teşhis koymamak gerek, Proust’un kahramanında olduğu gibi, belki de aldatma ve aldanmanın kökeninde sadece arzunun ve gerçekliğin psişik yapısı yoktur, aynı zamanda Ben’in kendi hakkında kurduğu hayali imgenin gerçek olmasından duyulan kaygının yaratacağı boşluk, narsistik sürecin kesintisiz varlığını sürdürmeye yol açmaktadır. Bilindiği üzere Freud narsistin kendisine duyduğu güven başarısızlığı dair her edimin kaynağının dışsal olduğunu düşünmesine yol açar. Fakat biz burada bu tartışmayı daha fazla uzatmayacağız. Çünkü vaat ve iknanın aldatma ve aldanma ile ilişkisini biraz olsun açtığımızı düşünüyoruz. O halde ikinci sorumuza geçebiliriz. Muhafazakâr demokratlık ve liberal solculuğun aldatma ile aldanma diyalektiği içindeki rolleri nasıl anlaşılabilir?

II.

Her şeyden önce her iki politik tutumda paradigmatik olarak eklektiktir ve/veya seçmeci yaklaşımlar içerir. Şöyle ki muhafazakârlık doğal olarak sadece cemaatinin, toplumsal bütünlüğünün geleneksel referans değerlerine gönderme yapmakla kalmaz, bütün bir hayatı bu değerleri korumak adına çekip çevirir. Göreli olarak ötekinin, dışarıda kalanın değerlerini de savunmasız hale getirmeye çalışır. Bu yüzden katılımcı ya da yenilikçi olmaktan ziyade hiyerarşik ve kapalıdır. Demokrasi ise muhafazakârlığın tam tersine, tüm referans değerlerini katılımcılık ve yenilikçiliğe açık bir eşitlik ve karşılıklılık pratiğinden alır. Onun toplumsal örgütlenmesi dışlamaları azaltmaya ve içselleştirdiklerini yeniden donatmaya yöneliktir. Ne muhafazakârlık ne de demokrasi sadece politik görüşlerdir, aynı zamanda hayat tarzlarıdırlar. Yani ne muhafazakârlık ne de demokrasi iktisadı, ahlakı, politikayı, sanatı birbirini dışlar şekilde deneyimlemez. Aksi durum kültürel şizofreniye yol açar. Kültürün her bir ürünü farklı referansları kendine temel alarak varoldukça şizofrenik bir parçalanma, etkileşimsizlik, fikriyatsızlık, giderek kendi kendini dışlar hale gelen bir ben ortaya çıkar. Bu durumu en iyi, Türkiye’de çok sık tekrarlanan bir klişede malum olduğu üzere özetlemek mümkündür: “Doğunun değerlerini batının tekniğini alacağız(7)”.

İşte bu korkunç saçmalığı yeniden ele almak üzere şimdi de liberal solu kavramaya çalışalım. Liberal sol da benzer şekilde muhafazakâr demokratlık gibi bazı önemli zaafları bünyesinde taşımaktadır. Muhafazakâr demokratlar da liberal solcular da seçmeciliği ve eklektisizmi baskın form olarak kullanırlar. Muhafazakâr demokratların eklektisizmi ve seçmeciliği sanki bir melezlik, kültürlerarasılık içeriyor gibidir, ama sadece gibidir. Çünkü bunların gerçekleşmesi için “doğunun değerlerini batının tekniğini alacağız” ya da “tek millet, tek bayrak, tek vatan” ifadelerinde vücut bulan politik çabanın yeniden sorgulanması gerekir. Buna mukabil liberal solcuların eklektisizmi ve seçmeciliği daha az sorunlu görünmektedir.

Bilindiği üzere liberallik her tür edimde kapitalist ve modernist özgürlük anlayışını benimsemeyi gerektirir. Kapitalist ilkeleri sarsmayan solculuk ise kendini genelde sosyal demokrasi olarak adlandırır. Fakat liberal sol, farklı tonda da olsa sosyal demokrasi ile aynı başlık altına yerleştirilmekten çekinmektedir. Bunun elbette birçok nedeni var ama genel olarak denilebilir ki, liberal sol sosyalist solun sınıf politikalarının zayıflamasından beslenen radikal demokrasi taleplerine yönelik bir soldur. Dolayısıyla muhafazakâr demokratlardan politik temellendirmeler açısından daha avantajlıdır. En azından referans sistemi aynı kültürel zeminden alır. Hem liberallik hem de solculuk modernist iki politik eğilimdir. Birbirleri ile amansız bir mücadeleye sahip olsalar da liberal sol her ikisi arasında seçmeci ve eklektik bir konumlanma ile ilgi kurar. Yani amacı siyasal olarak liberal, iktisadi olarak sosyal refah devleti ya da planlı ekonomi modelini savunmaktır. Dolayısıyla sosyal demokrasinin düzen hesaplaşmasını radikalleştirmiş bir gerilimde var etmek istemektedir(8).

Her iki politik yaklaşımın temel özellikleri sadece seçmeci ve/veya eklektik olmalarından kaynaklanan çatışmalı perspektifleri değildir, aynı zamanda her iki yaklaşım da hem konjonktürel ve tepkisel hem de yararcı ve işlevselcidir. Bu tip politik yaklaşımlar ne ontolojik ne de tarihsel olarak herhangi bir epistemolojiye bağlanamazlar, bağlandıkları anda çatışmadan beslenen yararcı ve işlevselci konumları güç kaybetmeye başlar. Dolayısıyla sürekli kendi boşluklarını, kendi farkındalıklarını, kendi vaatlerini gizlemek zorunda kalırlar. Örneğin muhafazakâr demokrasi ya da liberal solculuk hak mücadelesini sonuna kadar savunamaz, toplumsal değerlerin özgür bir bağlamda değerlendirilmesine izin veremez, hiçbir vaadini sonuna kadar takip edemez. Bundan dolayı pseudo-vaatlere yönelmek zorunda kalırlar. Muhafazakâr demokratların ya da liberal solun gizli ajandasından sürekli söz edilmesinin nedeni de tam bu noktada aranmalıdır.

Adorno savaş-öncesinde Avusturya’da Nazi Almanya’sının parçası olmak isteyenlerin “ondan hiç söz etme ama hep onu düşün” ifadesini ters çevirir ve der ki “ondan hep söz et ama hiç düşünme”. İşte burada da sorun aynıdır; ya hep düşünülüp sözü edilmeyecek ya da hep sözü edilip düşünülmeyecek olan vaatlerin sahibi olmaktır muhafazakâr demokratlık ya da liberal solculuk. Bu tam da o eklektik, seçmeci, konjonktürel, tepkisel, yararcı, işlevselci konumlarının bir getirisidir. Adorno’ya göre Avusturyalı Nazi yanlılarının, sırf Nazi cemaatin bir parçası olmak adına giriştiği “paketlenmiş aydınlanma”nın kavramsal sorgulaması ile içlerinde barındırdıkları çatışmaları aşmaları bir yana asıl çatışmalarının doğasına bile ulaşmaları imkânsızdır (Adorno 1998: 67). Burada o halde tekrar “Doğunun değerlerini batının tekniğini alacağız” ifadesine dönülebilir ve denilebilinir ki, böylesi ifadeler toplumsal çatışkıları aşmak şöyle dursun, o çatışkıları anlamaya bile yaramaz. Bu haliyle o klişeyi tekrar tedavüle sokan modern bir politik hareket elbette baştan aşağı pseudo bir temele sahip niteliktedir. Fakat bu, günümüzdeki muhafazakâr demokratlarda ve/veya liberal solcularda görüldüğü gibi, yine de yeni vaatlerin ve ikna çabalarının sürdürülmesine, aldatma ve aldanmanın diyalektik gücünün yeniden yeniden tedavüle sokulmasına engel olamaz.

İlk bakışta onları devletin fütursuz gücü karşısında eleştirel, baskıcı ve otoriter uygulamaları karşısında özgürlükçü, vesayet karşısında demokrasi taraftarı, riyakârlık ve haksızlık karşısında şeffaf ve paylaşımcı vs. görmek mümkün. Fakat iyice bakıldığında, pratik uygulamalara bakıldığında ise durum hızla değişiyor görünmektedir. Adorno bu değişimi Güreş Kulübü adlı fragmetinde şöyle özetlemektedir:

Dürüst çabaları, “entelektüel ciddiyeti” ve çoğu zaman da alçak gönüllü nesnelliğiyle çok sevimli görünen ama aslında sevimli göründüğü ölçüde hiç güvenilmeyecek bir aydın tipi var. Zorluklarla güreşiyordur. Kendisiyle sonsuz bir mücadeleye girişmiştir, tüm varlığının katılımını gerektiren kararların ortasında yaşamaktadır… Bütün terimler savaştan, fiziksel tehlikeden, gerçek yıkımdan alınmıştır ama sadece düşünme süreçlerini betimliyordur… [Açıkcası] Kılıç dansı hiledir, sonucu önceden bellidir. Zafer kazanan Kategorik Yükümlülük de olabilir, Bireyin Hakları da; talip, kişisel bir Tanrıya duyduğu inançtan kurtarıyor da olabilir kendini, bu inancı yeniden buluyor da; Varlığın uçurumuyla da yüzleşmiş olabilir Duyularınkiyle de- ne olursa olsun sonunda dizleri üstüne çökecektir. Çünkü çatışmaları yöneten güç, sorumluluk ve doğruluk düsturu, her zaman otoritedir, Devletin maskesidir… [Bunların] Prototipleri, içselliğin mucidi olan Luther’dir. Mürekkep hokkasını varolmayan şeytana fırlatıyordur ve şeytanla kast ettiği daha o noktada bile köylüler ve Yahudilerdir. Ancak sakat bir zihin kendi düşünsel özünü –yalanı pazularının kalınlığıyla kanıtlamak için kendinden nefret etmeye gerek duyabilir (Adorno 1998: 138-139).

Adorno’nun ortaya koyduğu güreşçilerin marifeti, modern politikanın eklektik ve seçici paradigmaları adına ortaya çıkan politikacıları ve bu politikacıların politikalarının özünü işaret ediyor. Tam da bizim işaret ettiğimiz türden aldatmacanın Luther’ci prototipler olarak aldatma ve aldanmaya yatkınlıklarını ortaya koyuyor.

Sonuç Yerine

Muhafazakâr demokratlar ile liberal solcuların aldatma ve aldanma süreçlerinin karşılıklılığına ve yeniden üretimine odaklandık. Modern politikanın vaat etmek ve ikna süreçleri ile kendini nasıl inşa ettiğini ifade ettik. Sorunun kaynağını vaat etmenin pseudo bir niteliğe dönüşümüne odaklanıldığında anlaşılır olabileceğini ifade ettik. Proust ve Adorno alıntılarıyla da bu süreçte psişik ve toplumsal olanın rolüne dikkat çektik. Elbette bütün bunlar ne tek başına aldatma ve aldanma süreçlerini ne de muhafazakâr demokratlarla ile liberal solcuların tamamına ait politik konumlanışı açıklamaya yeter. Bizim amacımız bir yaklaşım getirmeye çalışmaktı. Yine de yaklaşımımız ne salt merak ve görev bilinciyle ne de dikkatsizlikle örülmüş bir akademik tavırdır. Aksine bulguladığımız olay ve olgulardan hareketle, ontolojik veya tarihsel olarak herhangi bir epistemolojiye bağlanmayan politik düşüncelerin neden pseudo-vaat üretimine daha yatkın olduklarını felsefi olarak ifade etmekten ibaretti. Gelinen bu noktada şu gönül rahatlığı kabul edilebilir: Günümüz politik arenası güvenilir ve ikna edici vaadini yitirmiştir, vaade sahip olduğunu düşünenler hakikati temsil ettikleri iddiasıyle otoriteleşme yolunda kalmıştırlar, oysa ihtiyaç duyulan toplumsal olarak toplum olabilmenin vaadini yeniden yaratmaktır. Yani erdemi gerçekleştirme konusunda Aşil’e göre göreli azli kabul gören modern politik özne politik bir ilke olarak vaatten vazgeçmeyebilir ama bu onu pseudo-vaade bağlanmak konusunda güçlendirmemelidir.

Bu yazının orijinaline şuradan bakabilirsiniz:

“Pseudo-vaat: Muhafazakâr Demokrasi”, felsefeyazın, Sayı: 19, Aralık 2011.

DİPNOT

1- Ankara Felsefeciler Derneği tarafından 21-22 Mayıs 2011 tarihinde düzenlenen Demokrasi Sempozyumu’nda sunduğum metnimin yeniden uyarlanmış halidir. Eleştirileri ve önerileri ile katkılarını esirgemeyen Mehmet Evren Dinçer, Savaş Ergül, Abdurrahman Aydın, Utku Özmakas’a teşekkür ederim.

2- Carl von Clausewitz (2008) “savaş politikanın başka araçlarla sürdürülmesidir” ifadesini kullanır. Yani politikayı saf bir müzakere ve/veya güç dengeleri eşitlemesi olarak belirlemekten uzak bir tutum alır. Clausewitz’in bu tutumu bütün devrimci mücadelelerde benimsenir. Savaş sadece askerin ve gerillanın değil aynı zamanda milisin gerçekleştirdiği manevralarca ortaya konur. Bu manevralar klasik niteliklerine rağmen, 21. yüzyılın iletişim mecralarının olanakları ile çok daha hızlı şekilde neticeye ulaşabilmektedir ve savaşın amaçları meşrulaştırıla bilmektedir. Kısacası politika ile savaşın dilinin içice geçtiği ve birbirinden beslendiği genel bir konsensus içerir.

3- Adı geçen sempozyumda Aydın ve Ergül, sunumum ile Jacques Ranciére’in düşüncesi arasında bir bağ kurmanın yararlı olduğunu, Özmakas ise Ranciére’in tartışma bağlamına taşınmasının sanıldığı kadar önem taşımayacağını düşündüklerini ifade etmişlerdir. Aslında üçlünün ifade ettiği düşünceyle burada ortaya konulmaya çalışılan temalar ve/veya kavramlar benzerlik içerse de, bu makalenin oylumu içinde ele alınan tartışma, zannımca oldukça farklı bir mecraya yönelmektedir. Şöyle ki; Mitterand 1981-1995 yılları arasında iki dönem Fransa Devlet Başkanlığı yapmıştır ve 1995’ten sonra başkanlığı Jacques Chirac devr almıştır. Bu sosyalist devlet adamının seçimlerde ortaya koyduğu söylemsel farklılaşma Ranciére tarafından değerlendirilir. Ona göre ilk seçimde Mitterand tam bir “vaat” bolluğu içinde (tamı tamına 110 adet vaatle) seçim propagandasını sürdürür ancak ikinci dönem için seçim propagandasına damgasını vuran tam bir vaat yokluğudur. Ranciére göre Mitterand’ın bu tutumu gerçek anlamda politika alanının doğasına uygun bir kavrayışlılık içermektedir. Çünkü Mitterand bir auctor gibi davranmayı becermiştir: “Auctor bir kefildir. Harflere hâkim, dünyanın gürültüsü içinde anlamı çekip çıkarabilen, dolayısıyla adaleti sağlayabilen, kavga bağırış çağırışlarını harflerle yatıştırmakta ve anlamı ayırt etme yeteneği sayesinde insanları birleştirmekte ve iktidarın kullanımını önceleyen bu güç sayesinde barışı sağlamakta usta kişidir” (Ranciére, 2007: 25). Yani auctor zamanın ve mekânın ruhunu okuyarak uyuşmazlığı politikanın lehine çözen kişidir Mitterand da auctor gibi davranır ve 1981 seçimlerinde politikanın önünü açar, 1988 seçimlerinde ise “vaat tarafından bölünmeyen bir zamana, bölünmeden kurtulmuş bir mekânın karşılık düşmesi” gerektiğini görür (Ranciére, 2007: 20). 1988 seçiminde bu vaat yokluğuna rağmen yenilen başbakan Chirac ise Ranciére göre şunu öğrenir: “O gün genç dinamik başbakan tecrübeyle öğrendi ki, vaat etmek istemeyeni vaat etmeye zorlamak, vaadine ihanet etmeye zorlamak imkânsızdı. O uğursuz misketlerini ileriye doğru atmasını sağlamak imkânsızdı. Kabul ettirmeye çalıştığı şey, vaat ile gücün, söz ile gerçeğin, tutulmayan sözlerin adamı ile daima ilerleyen dinamik adamın ikiliği idi. Zamanın tüm söylemlerinde sakız edilen bu söylemsel bölünmenin, hitap ettiği kimse tarafından da söz düellosuna hakemlik eden izleyiciler tarafından da duyulmadığı en azından bir konjonktür oldu: sonuca varma ânı, yani gücün iktidar sonucuna vardırılmasının söz konusu olduğu, güç gösterisinin yeterlilik kanıtına ve iktidar hakkına dönüştüğü an” (Ranciére, 2007: 22). Görüldüğü üzere Ranciére Mittereand-Chirac çekişmesinde belirleyici olanın vaat veya vaatsizlik olmadığını düşünür, aksine belirleyici olanı politikanın temelinde bulunan uyumsuzluğun/uyuşmazlığın her seferinde kazançlı bir lehte faaliyet olarak sergilenmesi olarak belirler. Bizim burada bu noktada Ranciére bir itirazımız olmamakla birlikte ifade ettiğimizin ayrılığı şuradan gelmektedir: Pseudo-vaat bir vaat değildir, plasebo olduğu bilindiği halde, bilinenin ötesine geçerek vaat’miş gibi kavranılan ve öylece davranılan, üstelik Ranciére için vazgeçilmez olan politikanın uyumsuzluk/uyuşmazlık zeminini de yok sayan bile-isteye politikasızlık gerçeğidir.

4- Burada bilerek ve istenerek pseudo kavramı kullanılmıştır. Kavram Türkçe’de genel olarak “sözde” kavramıyla karşılanmaktadır. Ancak kavramın daha farklı karşılıkları da vardır: Belli bir özelliği içerdiği zannedilen ama onu içermeden o şeyin yerini işgal eden tüm durumlar için kullanılabilir. Örneğin yalancı, sahte, takma, simulakr, plasebo vb. Fakat biz burada bu kavramı bütün bu çağrışımlarıyla birlikte, bir politika enstrümanı, yatıştırıcısı, üreticisi olarak vaadin bir kandırmacadan çok bilinerek ve istenerek deneyimlenen uygunsuz/yetersiz halini işaret etmek için kullandık. Pseudo-vaadin yarattığı en tipik ilişkiler muhafazakâr demokratlarla Taraf gazetesi liberalleri ve “yetmez ama evet” refarandumcuları arasında uzun bir süreden beri tekrarlanmaktadır.

5- Burada kriz kavramıyla tarihsel-toplumsal ilişkiler içinde varlıkların kendilerini sürdüremez bir şekilde deneyimlemeye başlamaları ve idare-i maslahattan önlemlerle kendilerini bile koruyamadıkları durumlar için kullanıyoruz.

6- Hınç, özeleştiri ve intikam gibi kavramlar sadece olumsuz yönleri olan kavramlar değildir. Burada kastedilen söz konusu süreçin bir yıkım olarak gerçekleştiğidir. Bu yıkım elbette yenilenmeyi beraberinde getirebilir de getirmeyebilir de.

7- Muhafazakâr demokratlık ile ilgili tartışmayı anlamak için 2011 seçimlerinde milletvekili seçilmeyi başarmış, Türkiye muhafazakâr çevrelerinin çok yakından tanıdığı Yalçın Akdoğan (2003) ve Ali Bulaç’ın (2007) siyaset felsefesi bağlamında yaptıkları iki tipik siyaset çözümlemesi ile İranlı yazar Daryush Shageyan’ın (1991) çözümlemesini karşılaştırmak yararlı olabilir. Muhtemelen Shageyan, Akdoğan ve Bulaç’ı kültürel şizofreninin protip teorisyenlerinden biri olarak görebilir. Çünkü Shageyan’a göre kapitalizmle flört etmeye başladıktan sonra hiç bir değer sisteminin kendini olduğu gibi korumasının mümkün olmadığını, değişim de kapitalizmin ve daha geniş çercevede modernizm lehine değerler açısından geliştiğini ifade eder. Kapitalizm karşısında eklektik tüm çabaların konjonktürel bir imkân olarak tutunacağını ve ancak sahibin izni ile korunabileceğini tespit eder.

8-  Bu konu oldukça karmaşık hal almış durumda, liberal solcu olarak adlandırılanların çoğunluğu kendisini söz konusu adla ifade etmemekle birlikte ortak referanslara yönelmeyi sürdürmekteler. Anthony Giddens, Chantal Mouffe, Alain Tourraine, Ernosto Laclau, Jurgen Habermas, Ulrich Beck, Richard Sennett gibi sosyal demokratlardan radikal demokratlara, liberallerden özgürlükçü kamusal alancılara kadar oldukça çok sayıda düşünür liberal solcuların temel esin kaynaklarıdırlar. Bu konuda ve solun diğer konumlarını anlamak açısından da Göran Therborn’un (2011) kitabına bakılabilir.

KAYNAKÇA

  • Adorno, Theodor W. Minima Moralia: Sakatlanmış Yaşamdan Yansımalar, çev. Orhan Koçak, (İstanbul: Metis Yayınları, 1998).
  • Akdoğan, Yalçın. “Muhafazakâr Demokrasi”, Türkiye Bülteni, Ağustos 2003, sayı 3.

http://www.turkiyebulteni.net/03/16b.htm

  • Bulaç, Ali. “Ak Parti ve Muhafazakâr Demokrasi”, Köprü Dergisi, Kış 2007, no. 97.

http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=824

  • Clausewitz, Carl von. Savaş Üzerine, çev. Selma Koçak, (İstanbul: Doruk Yayınları, 2008).
  • Freud, Sigmund. Uygarlığın Huzursuzluğu, çev. Haluk Barışçan, (İstanbul: Metis Yayınları, 1999).
  • Proust, Marcel. Kayıp Zamanın İninde: Swann’ların Tarafı, çev. Roza Hakmen, (İstanbul: YKY, 2000).
  • Ranciere, Jacques. Uyuşmazlık: Politika ve Felsefe, çev. Hakkı Hünler, (İzmir: Ara-lık Yayınları, 2005).
  • Ranciere, Jacques. Siyasalın Kıyısında, çev. Aziz Ufuk Kılıç, (İstanbul: Metis Yayınları, 2007).
  • Shageyan, Daryush. Yaralı Bilinç: Geleneksel Toplumlarda Kültürel Şizofreni, çev. Haldun Bayrı, (İstanbul: Metis Yayınları, 1991).
  • Therborn, Göran. Marksizmden Post-Marksizme, çev. Devrim Evci, (Ankara: Dipnot Yayınları, 2011).

Yorum Yap