Bazı yapıtlar okuyucu için içine girilmesi zor yapıtlardır. Bu yapıtlar kabaca birkaç gruba ayrılabilir. Öncelikle sanat yapıtları, kendi dilsel imajlarını yarattıkları için ancak özel bağlamlar ile anlaşılır. Bir başka açıdan, felsefe ve bilim gibi kendine özgün konu ve akılyürütmeler belirlemiş disiplinlerin içine girmek de zordur. Bunun için de bir miktar ihtisas gerekir, yoksa “çoğu kere kaş yapalım diye göz çıkarılabilir”. Bir de günlük hayatın içinde olanın teorileştirilmesi vardır ki, bu çoğu kez insanların kendilerini çok daha az zorlanarak konumlandırabildikleri bir dilsel yan içerir. Lukacs’ın eseri her ne kadar bu üç grubun üçüne de dahil edilebilecek olsa da, gerçekte onun zorluğu anlatımdan ziyade okuyucudan kaynaklanan bir zorluktur.

Roman Kuramı’nın şiirsel dili, Lukacs’ın ortaya koymaya çalıştığı şeyi betimlerken seçtiği ifadelerin uyumu ve tartışmanın genel olarak temellendirilişi, okuyucu için çoğu kez geri dönüşleri zorunlu kılıyor. Çünkü bu dilin görünen güzelliği, çoğu kez ifadelerin derinliğinden okuyucuyu uzaklaştırıyor. Okuyucunun bu konuda dikkatli olmaması Lukacs’ın çalışmasını ıskalamasına, hatta ondan uzaklaşmasına neden olabilir. İşte bu açıdan bakınca Roman Kuramı, yukarıda belirttiğim gibi bir zor yapıt olmaktan çok, dilin esrarı ile okuyucusunun dikkatini azaltan bir yapıta benziyor. Bu çalışmanın dilsel şöleni daha ilk satırlarda başlıyor: “Ne mutludur, yıldızlarla kaplı gökyüzünün tüm olası yolların haritası olduğu çağlar –yolları yıldızların ışığıyla aydınlanan çağlar. Her şey yeni ama yine de tanıdıktır, her şey serüvenle dolu ama yine de çağa aittir. Uçsuz bucaksız dünya, geniştir ama bir yuvayı andırır yine de, çünkü ruhta yanan ateş yıldızlarla aynı özsel doğadandır; dünya ve benlik, ışık ve ateş tümüyle ayrışıktır, yine de hiçbir zaman birbirlerine büsbütün yabancı olmazlar, çünkü ateş bütün ışıkların ruhudur ve ateş ışığa bürünür” (39).

Lukacs’ın bu yapıtı, onun erken dönem eserlerindendir. Kendisinin de bu yapıta 1962’de yazdığı Önsöz’de belirttiği gibi, bu yapıt bazı zaaflar barındırıyor olmasına rağmen bir dönüm noktası olması açısından önemlidir. Lukacs, Kant’tan daha çok da Yeni-Kantcılık’tan Hegel’e doğru yöneliminin başladığı dönemlerde, romantizmi de arkaya alarak bu kuramsal yapıtı ortaya çıkarmıştır. Bu yapıt daha sonraları Theodor Adorno’dan Paul de Man’a, Ernst Bloch’tan Walter Benjamin’e, Edward Said’den Frederick Jameson’a … ve Marksist ya da değil, daha birçok edebiyat eleştirmenine ufuk açıcı bir yol göstericiliğe neden olmuştur. Gerçi Lukacs, 1962’de yazdığı Önsöz’de kendisini eleştirirken, bu yapıtın nasıl bir atmosferde oluştuğunu da belirtiyor ve yapıttan umulacaklar konusunda da belirli kısıtlamalar getiriyor. “Dolayısıyla, bugün biri çıkıp da Roman Kuramı’nı 1920’lerin ve 1930’ların önemli ideolojilerinin tarih-öncesini daha yakından tanımak için okursa, kitaba ilişkin olarak önerdiğim çizgilerde bir eleştirel okumadan yarar sağlayabilir. Ama kitabı kendine yol göstermesi umuduyla eline alırsa, yolunu daha da fazla karıştırmasından başka bir sonuç beklenemez” (36).

Gerçekte Lukacs eleştirisini bu noktaya taşıyor; ama yine de yapıtını tekrar yayınlatıyor. Bunun bir açıklaması olabilir; Lukacs’ın hâlâ görüşlerine sadık kalmaktadır ya da görüşleri değişse de bu yapıtı içten içe onaylayan bir savunuya sahiptir. Roman Kuramı’nın her şeye rağmen eleştiriye ihtiyacı olduğu kesindir; ama sanıldığı kadar yetersiz de değildir. Her şeyden önce bu yapıt, roman alanında yapılmış ilk ciddi çalışmalardan birisidir. Lukacs bu yapıtta, bir acemi yazar olmaktan çok, iyi bir Hegelci gibi, estetiğin alanında romanın yerinin ne olduğunu çok ciddi olarak ortaya koyuyor. Ayrıca Lukacs, Marksist olduktan sonra da Hegelci çizgisini korur. Onun yapıtlarının içeriği değişse de, bu çizgi hep varolmuştur.

Roman Kuramı iki bölümden oluşuyor: Birinci bölüm, “Büyük epik edebiyat biçimleri”; ikinci bölüm, “Roman Biçiminin bir tipolojisine doğru”. Birinci bölümde Lukacs, epik, tragedya ve felsefenin anlam ve ifade düzlemleri açısından konumlarını inceliyor. Bu edebi türlerde kahramanların, olay düzlemlerinin… ve birçok ayırıcı özelliğin içsel özellikleri inceleniyor ve karşılaştırılıyor. Lukacs tam bu noktada, romanın konumunu ve içsel gelişimini ele alıyor. İkinci bölümde ise Lukacs, romanın ortaya koyduğu teorik çerçevesine sadık kalarak modern dünyada serüvenini ele alıyor. Romanları sınıflandırıyor ve gerçek olan romanın ne olduğunu tipolojik olarak belirliyor.

Lukacs’ın Roman Kuramı’na biraz daha yakından bakıldığında, bazı kavramların her ne kadar birbiri ile ilişkili gösteriliyorsa da temelde ayrışık olduğunun gösterilmeye çalışıldığı hemen anlaşılacaktır. Lukacs’a göre bütünlüklü toplumlar tarihte varolmuştur. Antik Yunan, etik-siyaset-metafizik açısından organik bir bütünlüğe sahiptir. Ancak bu organik bütünlük, modern burjuva dünyasında atomize olmuş ve kuru bir mekanizm ile yitip gitmiştir, onun yerine artık kişiliğinden koparılmış yapay bir toplumsal dünya vardır.

Lukacs’a göre Antik-Yunan edebiyatında, özellikle Homeros ile kendisine net bir ifade bulan, bir epik dönem yaşanmıştır. Bu dönem somuttur ve anlam ile hayat arasında herhangi bir kopukluk söz konusu olmadığı gibi, anlam hayata içkin olarak vardır. Buradaki epik kahraman ya da olay herhangi bir yabancılaşma içinde var değildir. O kendi tekil görünümünü yerine getirirken, asıl kurucu gerçekliği yitirmez ve o, bütün içindeki her şeyin mükemmelliğine olan inancı ile kendine sınır koyar. Böylelikle epikteki her bir öğe, hem bütünü gerçekleştiren bir parça hem de bütünden ayrı bir kendi olmayı başarır. Ancak Lukacs’a göre bu içkinlik ilişkisi, trajedinin ortaya çıkması ile bozulur. Çünkü bu bütünlüğün var olduğu altın çağın Ütopik yapısı, trajedi ile birlikte ayrılmaya başlar. Anlam ile hayat arasındaki içkinlik, birtakım afetlerin ortaya çıkmasıyla parçalanır, sürgün edilmiş saf bir dünya kalır. Bu durumda, içkinliğin geri dönmesi arzulanır ve bu arzu,  içkinlik geri dönmese bile yine de canlılığını korur.  Trajik kahraman, epik kahramanın aksine, kesik kesik de olsa anlam ile hayatın içkinleştiği doruklara ulaşır, oysa bu epik bir kahraman için süreklidir. Bu trajik süreksizlik kahramanın dilini lirikleştirirken, onu yalnızlığa da mahkum eden bir varoluş sürecini beraberinde getirir. “Yalnızlık trajedinin asıl özüdür, çünkü yazgısıyla kendini gerçekleştiren ruhun yıldızlar arasında kardeşleri olsa bile yeryüzünde dünyevi bir dostu yoktur” (53).

Lukacs’a göre epik olan, hayatın bütünselliğinin yayılımına biçim verir; oysa dram, bu yayılımın derinleşmesini sağlar. Ama hayat ile anlam arasındaki bütünsellik bağı, felsefe ile, Platon ile kopar. Çünkü idealar alemi ile görünür gerçekler alemi arasındaki bağ dolayımsızlığını yitirmiştir. Trajedi yavaş yavaş tarih sahnesinden çekildikçe felsefe kendi parça-bütün ilişkisini kurmaya çalışır. Lukacs, Platon’un, altınçağa ancak mitolojiye, masallara başvurarak ya da zaman zaman entelektüel bir içerikle ulaşabileceğini düşünür. Ancak ütopik altınçağ yitip gitmiştir. Modern burjuva toplumunun mekanist ve atomist bireyi artık vardır ve roman bu noktada en önemli uğrağı oluşturur.

Lukacs, romanın oluşum koşullarını, edebiyat tarihi açısından önemli ilk yapıtlardan başlayarak açıklamaya çalışıyor. Özellikle Dante’nin İlahi Komedyası, Flaubert’in Duygusal Eğitim’i, Balzac’ın Sönmüş Hayaller, İnsanlık Komedyası, Goethe’nin Wilhelm Meister’ı, Tolstoy’un Savaş ve Barış’ı kuramsal açıdan örneklendiriliyor. Lukacs öncelikle epik ile roman arasındaki bağı ve romanın içsel biçimini ortaya çıkarıyor. “Roman, bütünselliğinin özünü, başlangıç ve son arasında içerir ve böylece bir bireyi de deneyimleri aracılığıyla tam bir dünya yaratmak ve bu dünyayı dengede tutmak zorunda olan kişinin sonsuz yüksekliklerine çıkarır- hiçbir epik bireyin, hatta Dante’nin bireyinin bile, erişemeyeceği yüksekliklerdir bunlar, çünkü epik birey önemini salt bireyselliğine değil, kendisine bahşedilen bir kayraya borçludur. Ama roman tam da bireyi yalnızca bu şekilde içerebildiği için, birey salt araç haline gelir ve yapıttaki merkezi konumu da, hayatın belli bir sorunsalını açığa çıkarmaya özellikle uygun oluşundan başka bir şeyi ifade etmez” (89). Lukacs tam da bu tanımlaması ile (yukarıda anlatılanları da düşünerek konuşmak gerekirse), ne derece Hegelci bir eğilim taşımış olduğunu açıkça ifade etmiş görünüyor. Çünkü Hegel için sanat, felsefi düşünüşün kendisinde aşmacalar içinde eriyecektir ve sanatsal oluş da belli bir zamansallık içinde anlaşılacaktır. Daha açık bir ifadeyle, Mısır ve Mezopotamya medeniyetlerinde sanatsal üründe anlam somut o nesneye içkindir ve dolayımsızdır; Antik Yunan’da bu, öznelliğin mükemmel gerçekleşmesine dönüşür. Böylece Hegel, sanatın belli bir zamanın ruhunu yansıttığını düşünür. Gerçekte Lukacs’ın çizdiği tablo da bu içeriği taşımaktadır.

Lukacs için roman, o bütüncül çağlardaki epiğin yerini tutar, sadece bir farkı vardır romanın, o da:  “Tanrı’nın terk ettiği bir dünyanın epiği” olmakla manidardır. O halde romancı, bu Tanrısız çağların mitini yeniden yaratandır. Roman kahramanı ise zorunlu olarak suçlu ya da delidir. Çünkü ancak modern olan ironiye sığınarak kendinin dünyadaki boşluğunu doldurur. O halde, roman, kapalı ve kendi içinde tutarlı bir yerleşiklik taşımaz; o, sürekli kendisini sorunsallar içinde yeniden keşfettirmekle meşguldür. Lukacs’a göre roman kompozisyonunun bileşenleri arasında,  birçok açıdan etik bir bağ vardır. Yani roman bu Tanrısız çağda, daimonik olanın etkisindeki eylem alanını ifade eder. Roman içselliğin serüvenini yansıtır. Burada kahramanın nesnelliği, ancak ironik bir mistisizmdir; yani insanın, Tanrı karşısındaki özgürlüğü kadar bir gerçekliği vardır.

Lukacs’a göre roman kahramanının ve romancının nesnelliği tartışması, Hegelci kategorilerin bir kez daha devreye girmesine neden olur. Çünkü Lukacs için özgürlük, ancak kuramsal olanla tarihsel-felsefi olanın diyalektiğine bağlı olarak gerçekleşir. Bu diyalektik ortaya “epiğin” çıkmasını yeniden sağlar. “Gerçeklik yaratan aşkın biçim, ancak gerçek bir aşkınlık bu biçimde içkinleşmiş olduğunda ortaya çıkabilir” (97).

Lukacs çalışmasının birinci bölümünde, özetle bu iddiaları temellendiriyor ve ikinci bölümde de bu gerçekliğin roman açısından nasıl gerçekleştiğini tartışmaya başlıyor. Soyut İdealizm olarak adlandırdığı dünya ile uyumlu roman aşamasında, özellikle Cervantes’in Don Kişot’unu örnek olarak alır. Çünkü Don Kişot’ta olduğu gibi bu tip romanda nesnel olay ve serüven vardır, kahraman kendisinin doğrulanmasını kendi çağında bulamaz. Lukacs’ın “Romantik Hayal Kırıklığı” adını verdiği roman ise, bu Soyut İdealizmin romanlarından farklı olarak, uzamsal bir boyuttan çok kahramanını zamansal bir boyutta tekrar tekrar derinleştirir. Flaubert’in Duygusal Eğitimi’nde olduğu gibi, kahraman edilgin halinden kurtulmak isteyebilir ve her şeyden önce anlam ile hayat arasında bir birlikteliği yeniden kurmayı ister. Kahraman dış dünya karşısında yeniliyor olmasına rağmen, kendi öznelliğinin geçmişinde bir bütünlüğe ulaşır. Çünkü kahraman, geçmişte böyle bir birlikteliğin varolduğunu kabul eder. Bu, doğal olarak, kahraman açısından hem umut vericidir hem de hayal kırıklığı içinde algılanır. İşte bu iki eğilimi, uzamsal genişlik ve zamansal derinliği, Lukacs, Tolstoy’un Savaş ve Barış’ında ve Goethe’nin Wilhelm Meister’inde birleştirmeyi deniyor.

Lukacs’ın roman kuramı için bazı kategorilerden hareketle genel bir tipolojiye ulaşıp Hegelci çatı ile birlikte epiğin Tanrısız bir dünyada ikame edilişini göstermeye çalıştığı bu yapıtı, birkaç açıdan problemli görünüyor. Başta Soyut İdealizm ve Romantik Hayal Kırıklığı uğrakları için seçtiği kategoriler gerçekten yeterli midir ya da bu seçimler ne derecede bir kategori gibi düşünülebilir? Ayrıca neden roman sanatı epiğin gerçekleştirilmesinde bir rol almış olsun ya da roman gerçekten bunları yaparken bir başka sanat benzer bir misyonu taşımamış olsun? Lukacs kesinlikle çok haklı olarak seçtiği örneğe dayanarak bir çözümleme yapıyor, ama gerçekte roman neden Tolstoy ya da Goethe’de tam anlamıyla sentez yapacak şekilde varolsun? Eğer roman bitmediyse gerçekten anlamın serimlenmesinin tek bir yolu mu vardır ya da tek-boyutlu bir diyalektik içkinlik varoluşu ortadan kaldırmaz mı, o halde artık olanları neyle açıklayacağız?

Lukacs sorduğumuz bazı soruları 1962’de yazdığı Önsöz’le bertaraf ediyor gerçi, ama yine de Hegelci bir çizgide felsefe yapmak isteyen herkes bu tip sorular sormak zorundadır?

Yorum Yap