“Aşağısı, restorandan çok daha güvenliymiş.”

Hafıza ve hayalgücünün karanlık odası rüyadır. Rüya gerçeğin katmanları arasında nefes almayı, tutmayı ve vermeyi dizginsiz yaşamadır. Rüya çıkış kapısıdır. Bu yüzden rüyayı anlatmak, yorumlamak, anlamak ve sahiplenmek çoğu kez aydınlık odanın, dizginli yaşamın, giriş kapısının deneyimlenmesinde varolan gerçekliğin derinliğine ve açıklığının paylaşım niteliğine bağlıdır. Derinlik ve paylaşım arttıkça rüyanın örtüsü şeffaflaşır, azaldıkça rüyanın örtüsü kalınlaşır, dolayısıyla sembollerin, imgelerin konumlanma hızı, metamorfozu ve arzuların çapraşık dili üst üste biner. İçinden çıkılacak olan dil ya da öylece bırakılacak olan rüya deneyimi, işte budur.

Adorno’nun Rüya Kayıtları[1] kitabı bu anlamda düşünürün takipçilerinin ve okurlarının gönül bağlılıklarını tazelemeleri için biçilmiş bir kaftan. Adorno çekinmeden rüyalarını olabildiğince eksiksiz olarak “dile dökmüş”. Bazıları belki bu dile dökmeyi eksikli bulacaklardır. Çünkü rüyanın dolayımsız müdahili olmakla, onu dil aracılığıyla yansıtmanın arasında bir kopukluk/ kopuntululuk (fragmentleştirme) vardır. Her ne kadar rüyayı gören ile onu anlatan bir olsa da, birinde edilgen ve doğrudan bir konum diğerinde etkin ve dolayımlı bir konum vardır. Ayrıca etkin ve dolayımlı bir konum genellikle kaygılar ve korkularla ikircimli bir yapıyı içselleştirir, göze görünen istense de göründüğü gibi dile dökülmez. Bu nedenle dile dökmeyi eksikli bulacaklar haklıdırlar, fakat bu yine de dile dökülenin değersiz olduğunu göstermez. Nihayetinde Freud’un önem verdiği gibi, burada dikkat kesilmek gereken; dilsel sürçmelerdir, anlatılanın anlatanda yarattığı şoklardır, anlatının formsuzluğu, kabalığı, ele avuca sığdırılamazlığıdır. Bu yüzden mutlaklık arayışının varolduğu, bilginin otantik bir bilme olduğu her yerde bir anlatılamazlık, bir bütünleştirilemezlik sorunu vardır. Rüyada olan biten ile iman edenin esrimesinde, sanatçının sezgiselliğinde ortaya çıkan dile getirilemezlik sorununu bir şekliyle ortaklık taşır. Bu da baştan bazı tutumları devre dışı kılmayı gerektirir. Yani Adorno’nun ya da başka birinin rüya kayıtlarını okurken, dinlerken, anlamlandırmaya çalışırken karanlık odada dile dökülenden şüphenin yol bulmak için hiçbir işe yaramadığını hatırlamak olacaktır.

Adorno’nun Rüya Kayıtları’nı okurken gerçekliğin bastırılmışlığı kadar yeniden dirilişi de görünmektedir. Bunu anlamak için basit bir karşılaştırma yapmak yararlı olabilir. Julian Schnabel’in Türkiye’de de (Kelebek ve Dalgıç olarak) gösterime giren The Diving Bell and The Butterfly adlı filmi, felç geçiren ve sadece sol gözünü kullanabilen Jean Dominique Bauby’nin hikayesini anlatmaktadır. Bauby herşeyi anlıyor olmasına rağmen felçli bedeni ile hiçbir ifade imkanı bulamamaktadır, tek istisna sol gözü ve onunla ilişki kurmaya çalışan çevresindekilerin kurguladığı dildir. Adeta Platon’un “bedene hapsolmuş ruhu” gibi, sadece sınırlı bir seyre ve ifade imkanına sahip Bauby’i bu durumda ayakta tutan iki şey vardır: hafıza ve hayalgücü. Bu iki şey, hem kadim felsefenin “kendini bil”mek isteyenin hem de kendindeki görünmezin ve derinliğin zorlu bir tanışıklığı sağlar. Sol gözü ile harflerin kodlanmasını ve anlamlı dilsel yapılar olarak anlatının harf sözcük cümle şeklinde üretilmesini sağlayan Bauby kendini dışlaştırır. Ortaya çıkan şey uykudan miras değildir ama rüya ile aynı kaynaktan beslenen hafızanın zeminindendir. Adorno Rüya Kayıtları’nda açıkça Bauby’nin yaptığının tersini yapar, fakat yine de aynı noktaya ulaşır. Çünkü farkındalık, edilgenlik ve seyir, hatta uykunun geçici felç durumu. Her ikisi de kaygılar, korkular, bastırılmışlıklar, arzular, tutkular, hedefler ve kendilik arayışlarının arkaik ve primitif kümelenmesini dile döker. Bauby de kaybedecek şeyi kalmayınca bir dalgıç gibi dalarak, birazda kelebek gibi dans ederek içini dışına döker. Dalmanın ve dansın belirgin bir görünümü olmamasına rağmen, belki birkaç tutarlı ritim tutumağı vardır. İşte Rüya Kayıtları’nı anlamlı kılan, bu ritimlerin keşfi ve psişik yapının karanlığından çıkmak istemesi için bunu belirginleştirmesidir.

Rüya Kayıtları’na analitik bir yaklaşımla bakıldığında kabuğun hemen altında temel (ritimler) olarak cinsellik, ölüm, statü olarak sorunsallaştırılmış konular olarak belirir. Kayıtlar 1934’ten 1969’a kadar düzensiz girişimlerle tutulmuş, fakat rüyaların geçtiği mekanlar, konuların sahnesi genelde genelev, müzik ve tiyatro ile ilişkili bir salon, okul gibi bir akademik yer olmuş. Bütün bunlar aslında Adorno’nun temel ilgileri ve bu ilgilerini doyurabileceği mekanlar.

Daha yakından ele alındığında Adorno’nun rüyalarında ortaya çıkan cinsellik ya da bu arzu oldukça mahçup ve çoğu kez tatmin edilmeden kalmış, bu onun iktidar arzusunun karşılaşmadan, temastan ya da şiddetten ne derece kaçtığını, uzak kalma çabası içinde olduğunu da gösterir gibidir: “[Paris’teki Maison Drouot genelevindeyken] Gerçekten de, tek bir kıza bile ilişmeden, barda oturup bir biftek yedim; biftek beni o kadar mutlu etti ki, bütün dertlerimi unuttum. Beyaz sosla servis edilmişti” (10). “[Bir Amerikan genelevindeyken] Elbette, kızların şefi olan kadının da, biraz tombul olsa da çok çekici olduğu gözümden kaçmamıştı. Kadına bunu hakaretamiz bulmayacağını, genelevdeki konumu gözönünde bulundurarak önyargılı olmadığımı sandığımı ve çalıştırdığı kızlardan çok daha çekici olduğu için, benimle yatmak isteyip istemediğini bilmek istediğimi söyledim… Gururu okşanmış görünüyordu ama ardından gelen etraflı pazarlık sırasında rüya karardı” (22). “[İki enfes kadınla yataktayken] Kafam karışık bir halde onunla hukuki bir konuşma yapmaya, onu bu olayın, nihayete ermemiş bir cinsel birleşme olmaksızın hiçbir anlamı olmadığına ikna etmeye çalıştım. Bunu başaracağıma dair pek umudum olmadan uyandım”(23).

Adorno için ölümün üç temel sahnesi vardır. Birincisi idam, ikincisi intihar, üçüncüsü dünyanın sonu/ katostrofi. İdam daha yoğun bir kayıttır, çoğu kez idam mangasına komut verecek ya da onu izleyecek kişi Adorno’dur. Bu onun hınç duygusunu, yaşanılan onca sürgün, acı ve trajediden edindiği mirası gösterir gibidir. Hatta idam edileceklerin Naziler olması bu sanıyı güçlendirir. “Bir arenada benim emrim üzerine çok sayıda Nazi idam edilecekmiş. Kafaları kesilecekmiş, ama nedense bir engelden dolayı bu mümkün değilmiş… Bu canavarlık o kadar midemi bulandırıyor ki, gerçekten kusmak üzereyken uyanıyorum” (26-27). Adorno için intihar ise daha zayıf bir ölüm sahnesidir: “A.’yla birlikte intihar etme planımı konuştum. Sanki bu fikri önce o ifade etmiş gibi hatırlıyorum; her halükarda, teklifimi o soğukkanlı tutumunu bırakmadan, severek kabul ediyor… Daha sonra tiksintiye dönüşen bir hayal kırıklığıyla uyanıyorum” (62). Dünyanın sonu ile ölümü bir arada düşünmesi ise daha çok yaşamın sona ermesi anlamında gelişir görünmektedir: “Saat 8:20’de Werner Heisenberg bir konuşma daha yapacak. Dünyanın sonunu yorumlayan bu sesin canlı olmadığını, defalarca çalınan bir ses kaydı olduğunu düşünüyorum. Dünyanın sonu gelmiş olsaydı her şey aynen böyle olurdu hissiyle uyandım” (57).

Adorno’daki statü kaygısı, onun sınava girmek ve başarmak ile başlayan cümlelerinden beğenilmek isteyen talepleri arasındaki rüya anlatılarına değin hep vardır. Aslında bir şekliyle yazar ya da entelektüel olmanın, farkedilmenin ve karşılık konusunda yetersiz okur tepkiselliğinin kendisi, bunu aklın kendi derinliklerine sokar: “Rüyamda Kraucer bana göründü: Sevgili arkadaşım, kitap yazıp yazmadığımızın, bu kitapların iyi veya kötü olmalarının aslında hiç önemi yok. Bir yıl boyunca okunacaklar. Sonra da kütüphane raflarına yerleştirilecekler. Sonra rektörün biri gelecek ve kitapları çocuklara dağıtacak” (53). “Goethe üzerine altı saatlik bir kompozisyon yazmam gerekiyormuş. O anda merkezi önem teşkil eden bir tema bulmam gerektiğini anlıyorum… Çalışma sırasında bana tanınan süre içinde bunu bitiremeyeceğimden korkmaya ve kompozisyonu anlayacak bir öğretmen olmadığından, zayıf not alacağımdan endişelenmeye başlıyorum. Büyük korkuyla uyandım” (56-57).

Elbette Adorno’nun rüya kayıtlarını sadece analitik bir takım başlıklar altında sıralamak mümkün değil. Fakat yine de bir okurun kayıtlar karşısında dağılmaması ve hep aynı yazarla karşı karşıya olduğunu hatırlaması açısından bu gerekli.

Adorno’nun kayıtlarda kodlayarak ya da açıkça isimlerini vererek yazdığı, somut ve gerçek kişiler onu kendi gündelik ve felsefi düşünmesinde koşullamaktadır/ etkilemektedir. Fakat her iyi yazar/ düşünür bu koşulların kendisine farklı tepkiler verir ve asıl olarak kendi anlamını doğurma ve paylaşma gücünün ortaya sermek ister. Rüya Kayıtları tam da bu açıdan önemli. Son kayıtta asistan Jurgen Habermas’ın tavsiyesi oldukça abartılı ama yine de yaşlı hoca için kaile almaya değer: “… Aynı gece, daha geç saatte: Habermas bana, psikanalitik deneyimine dayanarak, beni rahatsız eden bir şeyi içime atmanın çok tehlikeli olduğunu, böyle yaparsam kansere yakalanmanın işten bile olmadığını söylüyor” (62). Adorno’nun bu uyarıda bir kez daha fark ettiği şudur: Rüyanın ev sahipliğinde doğan kayıtlar aslında bu dünyaya ait deneyimlerimizin bütünsel niteliğinin parçalarıdır/ kırıntılarıdır, üstelik bunların önemli nitelikleri vardır. Bu yüzden deşifre edilmelidirler. Adorno, kitabın editoryal notunda da belirtildiği gibi, bu kayıtları hemen uyanır uyanmaz tüm karmaşıklığı ile kaleme almış, dile dökmüştür. Bu da aslında rüyanın olabildiğince sahih görünümünü vermekle kalmamış, çıkarılacak incinin işlenmesini zorunlu hale getirmiştir. Bu işleme olmaksızın, fazlalıklardan arınmaksızın incinin parıltısının şok anlatısından ileri gitmeyen birer irkilti olarak kalmak dışında bütünün kendisi açısından anlamı olmayabilir.

Açıkçası rüya görmek ve onu kaydetmek, karanlık odanın düşüncede yarattığı etkiye bakmaktır. Adorno’nun Rüya Kayıtları’da bu anlamda zevkle okunabilir ve yazarı/ düşünürü farklı bir şekilde yeniden tanımak açısından değerlendirilmesi gereken bir fırsatı taşımaktadır.

[1] Theodor W. Adorno, Rüya Kayıtları, haz. Christoph Gödde- Henri Lonitz, çev. Şeyda Öztürk, (İstanbul: YKY, 2007).

Yorum Yap