Murray Bookchin’in Toplumsal Ekolojinin Felsefesi[1] kitabı üzerinden Bookchin’den bağımsız, kitabıyla yapılabilecek bir söyleşi(ya da kitaba yöneltilecek bazı soruların cevapları).

 

Kitabınızın birinci baskısında bulunan Frankfurt Okulu ve Theodor Adorno’ya ilişkin olumlu göndermeleri ve ekofeminizmin özünü oluşturan fikirlere ilişkin olumlu göndermeleri ikinci baskısında çıkartmışsınız. Niçin böyle bir şey yaptınız?

 

Frankfurt Okulu ve Theodor Adorno’ya ilişkin yaptığım olumlu göndermeleri kitabın sonraki baskısından çıkardım. Çünkü Adorno’nun çalışmalarına bugün baktığımda, onları oldukça “dağınık  ve başarısızlıkla kuramlaştırılmış” olarak görüyorum. Elbette o çalışmaların “parlaklığını” gözardı ettiğim söylenemez. Ekofeminizme gelince bu konuda tam bir düş kırıklığı yaşadığımı söyleyebilirim. Çünkü 1970’lerde, ben, “hiyerarşiye” genel olarak karşı çıktığımda, ekofeministlerde aynı tavrı gösterdiğinden onlara karşı olumlu düşüncelerim oluşmuştu. Oysa bugün gelinen noktada “feminist hareketin başlangıçtaki evrenselci ve eşitlikçi yaklaşımı önemli ölçüde kuruyup gitmiştir.” Toplumsal ekoloji anlayışının bu muhalif duruşlarla ortaklığı onun her türlü hiyerarşiye, statü gruplarına olan karşıtlığıydı. Doğanın “aşamalı ve birikimsel gelişimi üzerine eleştirel ve anlamlı bir ışık tutma” çabasıydı.

 

Marx’ın “tarih öncesinde yaşıyoruz” metaforuna katılıyor musunuz? Eğer katılıyorsanız, Marx’ın bu iyimser bakış açısına karşı şunu söylemekte mümkün müdür?: “Barbarlığa dönüş ussal bir toplum elde etmek kadar olasıdır” O halde, iyimserliğin ötesine geçerek, bu olup-bitenlere bakışımızı yeniden gözden geçirmeliyiz diyebilir misiniz?

 

“Marx’ın bu metaforuna katılıyor musunuz?” gibi bir soruya verilebilecek cevabın, bence zaten özünde bir olumluluk var. Geleceğe dair planlamalarımız, tahayyüllerimiz ve bugünün problemlerine dair birçok cevabımız varsa doğaldır bu olumluluk! Bu metafor, bu anlamıyla şimdiye kadar olanların ötesine geçip olması gerekeni en yetkin araçla, yani usla yeniden oluşturmayı amaçlayanlara bir milat olmaya soyunuyor. Burada Marx’ın “tarih öncesinde yaşıyoruz” demesi iyimserlik olsun diye söylenmiş bir söz değildir, çünkü varolan ne varsa hepsine baktığımızda eylemlerimizi yönlendiren şeyin özgür ve yabancılaşmamış bir düşün olmadığını görüyoruz. Şimdi böyle bir metafor bizim için iş görebilir ama nereye kadar diye sorabiliriz. Auschwitz gibi onlarca soy kırım örnekleri bizi tarih öncesine mıhlayabilir. Bakıyorsunuz  21.yy.’a girdik ve hâlâ Auschwitz’ler, gettolar var. O halde “tarih öncesinde yaşıyoruz” bizim için niçin bir milat olmasın? Bu fırsatı değerlendirmek bize hiç bir şey kaybettirmez. Doğal olan bu noktadan sonra tarihe bakışımızı yeniden biçimlendirebilmemizdir. Tarihte ve genel olarak varolanlar arasında ya usdışı olanın gücünü insani davranış üzerine yerleştireceğiz ya da  çeşitli kültürlerin dikkat çekici tutarlılığı üzerinde duracağız. İşte birinci seçim bizi tarih öncesinde kalmamızı sağlayacak, ikincisi ise “gerçek tarih” içerisine sokacak.

 

Tarihe bakışı, ya da geçmişi ele alırken, ona tarihsellik anlamında bir perspektif oluşturmak istediğimizde, iki tane us’tan mı bahsedeceğiz? Aynı şekilde iki tane doğadan mı bahsedeceğiz?

 

Burada öncelikle şunu açıklamak gerekli, aksi takdirde söylediklerim yanlış anlaşılabilir. İnsanların bir çoğu aydınlanmanın usuna artık karşı, çünkü; verimlilik, nesnellik, kalkınma derken insanlar kandırıldıklarını düşünüyorlar. Ben tabi bu tepkilerin ötesinde bir şey söylüyorum. Çünkü bu popüler tepkilerin kolay anlaşılabilir olduğunu düşünüyorum. Fakat şunu da gözden kaçırmamak gerektiğini söylemek isterim… “Manipülatif, araçsal, ve duygusuzca çözümlemeci olan özgül us biçiminden uzaklaşmak, kaçınmaya çalıştıklarımızdan daha az rahatsız edici olmayan sorunlar yaratmaktadır.” Tam da bu anlamıyla iki ustan bahsedebiliriz. Birincisi postmodernistlerin, tarihe göreceli olarak yaklaşanların kullandığı uzlaşımsal usundan, ya da tarihi ardışık dönümler ve gelişimsel görüngüler açısından bakanların diyalektik ustan. Ben de diyalektik us geleneğinin içine yer alarak, düşüncelerimi serimliyorum. Yine doğa ya da bu anlamıyla …

 

Pardon, doğayı öncelikle nasıl tanımlıyorsunuz ya da bu tanımlamalarda göz ardı etmememiz gereken nedir?

 

Doğayı tanımlamak oldukça güç bir iş. Bunun nedenlerinden biri doğayı tanımlayanın doğaya biçtiği rolle ilgili olarak tanımını şekillendirmesinden kaynaklanıyor. Yani teknoloji, günlük hayatı kolaylaştıran araçlar, her şey doğa tanımı içine alınıyor. Burada yapılması gereken, “doğa ne anlama gelirse gelsin, insanlığın hangi bakımdan ona ‘uyduğunu’ belirlemek zorunda…” olduğumuzdur. Bundan dolayı bende doğa sözcüğünü bir sıfat tamlaması şeklinde düşünüyorum. Yani “birinci ve ikinci doğa” olarak.

 

Tekrar doğaya ilişkin tanımlamalarınızı biraz açmanızı isteyeceğim, fakat öncelikle “gerçeklik” ile ilgili bir tanım ortaya koymanız gerekiyor diye düşünüyorum, çünkü kavramları farklı bir içerikle kullanmak söyleşiyi çıkmaza sokabilir …

 

Çok haklısınız. Us ve usdışı olanı, uzlaşımsal us ile diyalektik usu, birinci doğa ile ikinci doğayı… yani bazı koşutluk ve karşıtlıkları bağlamak veya sınırlarını çizmek gerekiyor. Bu da ancak gerçeklik kavramını nasıl aldığınıza bağlı olarak çözülebilecek bir durum. Yani “gerçeklik; yaşadıklarımızdır” dediğimizde bir hataya yöneliriz. Çünkü gerçeklik yaşadıklarımızdan daha fazla bir şeydir. Şöyle ki: “ussal olanın kendi gerçekliğini taşımasında bir anlam vardır, ama; usdışı olan varolan gerçeklikler ve ussal olan gerçekleşmemiş gerçeklikten söz edebiliriz. Biri deneysel gerçeklik, diğeri, diyalektik edimselliktir. Birincisi varolan gerçeklik durumu, ikincisi ussal sürecin bütün aşamalarının tam olarak yerine getirilmesinde oluşan edimsellik durumudur.” Sık sık vurguladığım “gizil güç”te işte bu süreçler mantığı içinde ele alınıp değerlendirilmelidir. Bütün bu söylediklerim bağlamında hemencecik şunu söylemek isterim. Birinci doğa ve ikinci doğa ayrımına gitmemin sebebi bir gerçeklik noktasından baktığımdan dolayıdır. İnsanı ne doğanın içinde ne de dışında bırakmamak için böyle bir ayrımı yaptım. Bu ayrımı nasıl yaptığımı biraz açacak olursam birinci doğayı biyolojik doğa, canlı ve etkileşimli bir organik dünyası olan, sürekli farklılaşan  ve karmaşıklaşan yaşam biçimlerinin birikimsel evriminden oluşan bir doğa olarak tanımladım. Her iki doğanın evrim geçiriyor olmaları ortaklıkları ama aynı türden evrimler değiller. İşte problemlerde bu noktalarda çıkıyor. Yani birinci doğa ikinciye, ikinci doğa birinci üzerine yansıtılarak, indirgenerek ya insan mekanik bir parça; ya da doğa buyuran, sömüren, hiyerarşik işleyişe sahipmiş gibi oluyor. Bütün bu indirgemeci tavırları yolumuzu tıkadığını görüyorum.

 

Sayın Bookchin özellikle ilk makalenizden (Bir Doğa Felsefesine Doğru)  hareketle Kant’ı ve Kant’tan yola çıkarak geliştirilmeye çalışan ekolojik görüşleri eleştiriyorsunuz. Buna neden ihtiyaç duydunuz?

 

Benim sadece Kant (ahlak) felsefesi ile özel bir sorunum yok. Benim bütün evrensellik savlarıyla ortaya çıkan filozofların felsefelerine itirazım var. Çünkü bu tip etik anlayışların “varsayımları, doğal tarihi anlamak ve onun etik içermelerini kavramak açısından yetersiz bir çerçeve sağlamaktadır.

 

Bu eleştiriniz “insanın doğasını” tanımlanabilir kılmak için mi?

 

Elbette toplumsal ekolojinin böyle bir kaygısı var. Ama özel olarak böyle bir kaygıyı taşımıyor. İnsanı doğanın evrim sürecinden koparmıyor, ama; sadece ona da bağlamıyor. Şüphesiz “gerçekte toplumsal ekoloji, kültürün doğal evriminde hiçbir şekilde kökleri olmadığını belirten nosyon ile (de) anlaşmazlığa” düşüyor. “Doğa özgürlükler alanıdır” ve bu anlamıyla da toplumsal ekoloji açısından tartışılan ve bulunmak istenen “doğal olanın içinde kültürel olanın köklerini” bulmak ve “doğal olanın toplumsal olana geçişini sağlayan biyolojik gelişme aşamalarını” tespit etmektedir.

 

Ekolojik özgürlük etiği neyi amaçlar?

 

İnsan doğaya aittir. Doğa da insanlığa. Bu bir tür bütünlük ilişkisidir. Ne biri diğeri için egemen olandır, ne de diğeri öbürü için boyun eğendir. Doğa ile toplum arasındaki ilişkide de aynı durum söz konusudur. Biri diğerini içinde yok etmez. Toplumsal ekoloji, işte bu bütünlüğü görüp, toplumsal olanla ekolojik olanı birleştirerek süreklilik içinde bir etiğin temelini atmaya çalışmaktır. Ekolojik Özgürlük Etiği, toplumsal ekolojinin bütünlükçü, bireyselliği güçlendirici, etkileşimci ve yaratıcı taraflarından beslenen, geçmişi açıklanabilir kılan, aynı zamanda geleceği de anlamlı kılan dereceli evrimin gerçek ilkelerini içerir.

 

Niçin kitaptaki tartışmanızı, özellikle de “Ekolojik Açıdan Düşünmek” adlı makalenizi, “Doğu düşüncesinin” kaynaklarından yararlanarak geliştirmek yerine “Batı düşüncesi” içinde kalarak çözümleme ve geliştirmeye çalıştınız?

 

Ben herhangi bir merkezi öne alarak çalışmamı yönlendirmeye kalkışmadım. Bu konuda bir tespit yapmam gerekirse şunu söylenebilirim. Avrupa merkeziyetçilik, Asya merkeziyetçilikten daha çok belalı değildir. Bu kıyaslamayı jeopolitik duruma, nüfusa göre yapmıyorum. Ekolojik düşüncenin ortaya koyduğu problemlere yol göstermesi açısından yapıyorum. Bu sorunuzu bir başka temelde cevaplamakta mümkün; “üzerimize yöntembilimsel açıdan saldıran doğululaştırılmış batıcılık ve varlıkbilimsel açıdan saldıran batılılaştırılmış doğuculuk eline karşın, bugün düşünceyle duygu arasındaki açıklık daralmıyor; aksine genişliyor. Bir an için bir geleneği kendi zemininde araştırmak ve ortaya koyduğu sorunları ve geliştirdiği çözümlerin neler olduğunu görmek iyi olacaktır.”

 

İnsanın doğaya müdahalesi gerekli midir? Ya da insan birinci doğaya geri dönebilir mi?

 

İnsanın doğaya müdahalesi kaçınılmazdır. Bunun tersini söylemek nesnellikten yoksunluktur. Burada tartışılması lazım gelen şey doğaya yapılacak müdahalenin nasıl olması gerektiğidir. Yoksa insan için birinci doğa artık yoktur. O ancak evrimle birinci doğaya bağlanabilir, zaten bu yönüyle de birinci doğa ile ikinci doğa birbirini kısıtlayan değil, bütünleyen tanımlar içerir. İnsan(lık)  “kendisini gizilgüç olarak, öz-bilinçli ve öz düşünümsel kılınmış doğa olarak”, görmelidir. Böyle olunca insanlık, kendini doğadan hem ahlaksal hem de zihinsel olarak” ayırmayacaktır. Bunun aksi tüm tutumlar birinci doğayı “pazar yönelimli çıkarlarla” şekillendirme çabasına insanı itecektir.

 

Bütün bu söyleminiz içinde Ekolojik Diyalektik’i nasıl tanımlıyorsunuz?

 

Diyalektik  sadece bir yöntem anlayışı değildir, yöntem olmaktan daha fazla bir şeydir. Diyalektik sadece değişim değil, gelişimdir; sadece devinim değil, sapmadır; sadece süreç değil, dolayımdır; sadece süreçli değil, birikimseldir… Bu bağlamda ekolojik bir diyalektik, öncesizliğe ve sonrasızlığa kök salmış klasik etik anlayışlarından farklıdır. Ekolojik diyalektik, gizilgücün nesnelliğinde kök salmış bir etiğe yol açar. Bu nedenle ekolojik etik olması gerekeni ve nesnelliğin eleştirisinde kurar.

 

Tarih, uygarlık ve ilerlemeyi göreci açıdan eleştirenlerin son zamanlarda çoğalmış olması, soldaki hareketlerin yenilgisi ile nasıl bir ilişkisi olabilir?

 

Bu sorumuza iki farklı karşılığı var. Birincisi dünyadaki teknolojik gelişmelerin bir sonucu olarak gösterilen popüler tepkiler ya da kendinden duyarlı hareketlerden kaynaklanan eleştirilerdir. İkincisi, asıl önemlisi, varolan sosyalizm deneyiminin yenilgisinin sonucu olarak, bir takım ideologların akademilerde yer bulmaları ile birlikte aktüel sorunlarla haşır neşir olmaya başlamalarıdır.

 

Söyleşi için teşekkür ederim.

 

Toplumsal Ekolojinin Felsefesi / Murray Bookchin/ Çev. Rahmi G. Öğdül/ Kabalcı Yay. İstanbul-1996

 

Murray Bookchin’in Toplumsal Ekolojinin Felsefesi kitabı üzerinden Bookchin’den bağımsız, kitabıyla yapılabilecek bir söyleşi(ya da kitaba yöneltilecek bazı soruların cevapları).

 

Kitabınızın birinci baskısında bulunan Frankfurt Okulu ve Theodor Adorno’ya ilişkin olumlu göndermeler ve ekofeminizmin özünü oluşturan fikirlere ilişki olumlu göndermeler ikinci baskıda çıkartılmış. Niçin böyle bir şey yaptınız?

“Frankfurt Okulu ve Thedor Adorno’ya ilişkin yaptığım olumlu göndermeleri çıkardım.Leszek Kolakowski gibi, ben de, biçeminin (zaman zaman) parlaklığına ve çoğunlukla kavrayışlı epigramlarına karşın, Adorno’nun yapıtlarının çoğunu entellektüel açıdan sorumsuz, dağınık ve başarısızlıkla kuramlaştırılmış olarak düşünmeye başladım. Bu, Adorno’nun yazıları us ve usun kaderine dair korkunç bir kötümserlik sergilese bile                 –başlamgıçta onun yapıtlarına ve Frankfurt Okulu’na beni çeken- olguculuk karşısında kurgul (spekülatif) usu savunmasını reddetmek anlamına gelmeyecektir.

… ekofeminizmin özünü oluşturan fikirlere yaptığım olumlu göndermeleri de çıkardım. 1970’lerde radikal feminizmin taşıdığı heyecan verici karşı çıkış, onun genel olarak hiyerarşiyi mahkum etmesiydi, ki on yıl önce ben de böyle bir bir suçlama yaptığım için bu tavır beni çekmişti (…) Hepsi olmasa da ekofeministlerin büyük çoğunluğu şimdi, kadınların erkeklere göre bilişsel ve ahlaksal açılardan ayrıcalıklı olduklarını söylemektedirler; buna karşın feminist haraketin başlangıçtaki evrenselci ve eşitlikçi yaklaşımı önemli ölçüde kuruyup gitmiştir.” (S.9)

 

Marx’ın “tarih öncesinde yaşıyoruz” metaforuna katılıyor musunuz? Eğer katılıyorsanız, Marx’ın iyimserliğine karşı şunu söylemekte mümkün müdür? “Barbarlığa bir dönüş ussal bir toplum elde etmek kadar olasıdır.” O halde, iyimserliğin ötesine geçerek, bu olup-bitenlere nasıl baktığımızı yeniden gözden geçirmeliyiz diyebilir misiniz?

“Burada, geçmişe nasıl bakacağımıza ilişkin ciddi bir karar vermemiz gerektiğine inanıyorum. Ya usdışı olanın gücünü, insani davranış üzerine yarleştirerek ve kültürleri birbirinden ayıran sonsuz farklılıklarını kabul ederken, çeşitli kültürlerin dikkat çekici tutarlılığının üzerinde duracağız ve benzerliklerinden genellemeler yapacağız. Birinci seçeneği seçmek, nihai olarak toplumsal gelişimi, tek tutarlılıkları ruhsal –toplumsal ve içsel olan, bütünüyle eşsiz kültürden oluşmuş birbirinden kopuk takımadalar düzeyine indirecektir. Eğer hayvanlara özgü usdışı davranma kapasitemiz, ussal olarak davranma insancıl gizilgücümüz üzerinde öncelik kazanırsa ve toplumsal gelişim bir olgunlaşma Tarihi yerine sadece bir Vakayiname topluluğu olursa, ussal bir topluma ulaşma mücadelesi için hiçbir temel kalmaz.” (S.14-15)

 

Tarihe bakışı, ya da geçmişi ele alırken, ona tarihsellik anlamında bir perspektif oluşturmak istediğimizde, iki tane us’tan mı bahsedeceğiz. Aynı şekilde iki tane doğadan mı bahsedeceğiz?

Burada öncelikle şunu açıklamak gerekli, aksi takdirde söylediklerimin anlaşılırlığı tehlikeye girebilir. “Bugün artan sayıdaki duyarlı insan, usun, verimliliğe, nesnelliğe ve etik kısıtlamalardan özgürleşmeye ilişkin soğuk savlarıyla yüzyıllardan beri ululanması –ya da özellikle nükleoidler ve silahlanma gibi yıkıcı teknolojileri beslemiş bir us biçimi- tarafından aldatıldıklarını hissediyorlar. Bu olumsuz popüler tepkiler anlaşılabilir. Ancak büyük ölçüde manipülatif, araçsal ve duygusuzca çözümlemeci olan özgül bir us biçiminden uzaklaşmak, kaçınmaya çalıştıklarımızdan daha az rahatsız edici olmayan sorunlar yaratmaktadır.” Tam da bu anlamıyla iş görebileceğimiz iki us’un olduğunu düşünüyorum. “Uzlaşımsal us bakış açısından, tarihsel değişimlerin nasıl olduğu veya tarihin ne anlam taşıdığı her zaman açık değildir. Uzlaşımsal usu kullanarak Tarihi inceleyen ve bu nedenle onu tahrip eden postmodernizme ve günümüzün tarihsel göreceliğine karşın, yakın geçmişte, evrim kuramlarından ve Marksçılıktan etkilenmiş pekçok tarihçinin, tarihi bir gelişimsel görüngü ve en azından öncekilere bağlı olan ardışık dönemler olarak kabul ettikleri bir dönem vardı. Diyalektik usun savunduğu bu gelenektir.” Ben de diyalektik us geleneğinin içine yer alarak, düşüncelerimi serimliyorum. (S.24-31)Tabi yine doğayı da …

 

Pardon, doğayı öncelikle nasıl tanımlıyorsunuz ya da bu tanımlamalarda gözardı etmememiz gereken nedir?

Doğayı tanımlamak, insan türünü doğanın bir parçası olarak ele aldığımızda daha da karmaşık bir görev olmaktadır. Teknoloji ve yapay ürünler topluluğuyla birlikte insan toplumu –çatışan toplumsal çıkarlar ve kurumlar gibi anlatımı güç özelliklerden söz etmiyoruz– insan dışındaki hayvanlardan daha mı az doğanın parçasıdır?

Doğa ne anlama gelirse gelsin, insanlığın hangi bakımdan ona “uyduğunu” belirlemek zorundayız …” (S.22-23) Bundan dolayı bende doğa sözcüğünü bir sıfat tamlaması şeklinde düşünüyorum. Yani “birinci doğa”, bundan “özellikle organik dünyanın birikimsel evrimine gönderme” yapıyorum, “ikinci doğa” ile de “toplumun evrimi ile hem süreklilik hem de süreksizlik içinde varolan” doğaya göndermeler yapıyorum.

 

Tekrar doğaya ilişkin tanımlamalarınızı biraz açmanızı iseyeceğim, fakat öncelikle “gerçeklik” ile ilgili bir tanım ortaya koymanız gerekiyor diye düşünüyorum, çünkü kavramları farklı bir içerikle kullanmak söyleşiyi çıkmaza sokabilir …

“Gerçeklik, sadece yaşadıklarımız değildir: ussal olanın kendi gerçekliğini taşımasında bir anlam vardır. Usdışı olan varolan gerçeklikler ve ussal olan gerçekleşmemiş gerçeklikler vardır.” (S.40) İşte bundan ötürü “gerçeklik sözcüğü, belirgin şekilde farklı iki anlam kazanır. Bir taraftan bir gizilgücün yerine getirilmesine gereksinmeci olmayan, doğrudan doğruya varolan deneysel “gerçeklik” –veya Hegel’in diliyle Realität-, öte yandan bir ussal sürecin tam olarak yerine getirilmesinden oluşan diyalektik “edimsellik” –Wirklichkeit- vardır.” (S.42) Bu nedenlede “gizilgüç” ve “Gerçek gelişimsel süreçler çözümlemeci olan, bir veri veya bir duragan görüngüye dayalı “acı gerekçelerin” mantığı ile değil, bir süreçler mantığı ile sınanmalıdır.” (S.45)Birinci doğa ve ikinci doğa “ayrımı” böyle bir noktadan bakıldığında insanı ne doğanın içinde ne de dışında bırakmamak için yapılması gereken bir “ayırım”dı. Birinci doğa, sadece “pencerenin arkasından görülen peyzaj değildir ne de yüce bir dağ zirvesinden gördüğümüz manzaradır. Doğa, kesinlikle bütün bu şeylerdir –aynı zamanda anlamlı bir biçimde bütün bunların fazlasıdır. Hepsinden önemlisi biyolojik doğa, canlı ve etkileşimli bir organik dünyası olan, sürekli farklılaşan ve giderek karmaşıklaşan yaşam biçimlerinin birikimsel evrimidir.” (S.48) “…bilinçsiz doğal gelişime “birinci doğa” diyebiliriz.” (S.49) “İkinci doğa; toplum ve insani içsel doğa ile eşanlamlıdır ve her ikiside iyi ya da kötü evrim geçirmektedir. Organik evrimin içinde temellenmesine karşın, toplumsal evrim organik evrimden çok farklıdır.” (S.51) Son cümlemde ki vurgulamamdan da anlaşılacağı üzere, insani tutumların birinci doğadan alınması yada birinci doğaya yöneltilmesi gerçek problemerimizin kaynağını oluşturuyor. “Buyurma, sömürge ve hiyerarşi gibi sözcükler insanların birbirleriyle ilişkisini betimleyen toplumsal terimlerdir; doğal dünyaya uygulanmaları yalnızca insan biçimsel bir tutumdur. (S.50)”

 

Sayın Bookchin özellikle ilk makalenizden(Bir Doğa Felsefesine Doğru)  hareketle Kant’ı ve Kant’tan yola çıkarak geliştirilmeye çalışan ekolojik görüşleri eleştiriyorsunuz. Buna neden ihtiyaç duydunuz?

“Kabul edildiği gibi, bir doğa felsefesine bu yaklaşımın, Kantçı yaklaşım gibi kendi kendini kuşatmış olduğu gözükebilir. Ancak Kantçı, yeni–Kantçı veya sibernetik ve olgucu felsefeleri bile içsel birlikleri veya içkin eleştiriye kapalı oluşları nedeniyle suçlamadım. Onlara itiraz edişim, onların evrensellik savlarıdır. Çünkü varsayımları, doğal tarihi anlamak ve onun etik içermelerini kavramak açısından yetersiz bir çerçeve sağlamaktadır.” (S.84)

 

Bu eleştiriniz “insanın doğasını” tanımlanabilir kılmak için mi?

“İnsan doğasını yeniden kazanmak sadece onun doğal evriminin yaratıcı süreciyle sürekliliğini geri getirmek değil, ayrıca onun farklılığını da tanımaktır. Yaşam –biçimlerinin evrime katılımlarını kavramak, doğanın başlangıç halindeki özgürlük alanı olduğunu anlamaktır. Vurgulamamız gereken -sadece zorunluluk değil– özgürlük ve katılımdır; uzlaşımsal doğa imgesinden köktenci bir kopuşu gerektiren bir vurgu. Gerçekte toplumsal ekoloji, kültürün doğal evrimde hiçbir şekilde kökleri olmadığını belirten nosyon ile anlaşmazlığa düşer. Daha doğrusu, toplumsal ekoloji doğal olanın içinde kültürel olanın köklerini araştırır ve doğal olanın toplumsal olana geçişini sağlayan biyolojik gelişmelerin aşamalarını bulmaya çalışır.” (S.103)

 

Toplumsal ekolojinin doğaya bakışını yeniden tanımlayabilir miyiz?

“İnsan yavrusunun ebeveyn bakımına uzun süreli bağımlı olmasıyla, doğrudan ebeveyn bakımının dışında ilk toplumsal ve kültürel bağ olarak kan bağıyla, sözde “cinsel iş bölümü”yle ve yaşa dayalı statü gruplarıyla ve hiyerarşinin kökeninde bu grupların oynadıkları rol ile zengin olarak dolayımlanmış, doğanın toplum içine doğru evreli, aşamalı ve birikimsel gelişimi üzerine eleştirel ve anlamlı bir ışık tutmaya çalışır.(S.105)

 

Ekolojik özgürlük etiği neyi amaçlar?

“Bir ekolojik özgürlük etiği, insani girişime nesnel bir doğrultu sağlayacaktır. Toplum ve doğayı bir uçta kaba bir biyolojizm, öteki uçta kaba bir ikicilik içinde alçatmaya gereksinmemiz yok. Özgürlüğü besleyen bir çeşitlilik, bütünleyiciliği arttıran bir etkileşimcilik, yaratıcılığı teşvik eden bir bütünlük, bireyselliği güçlendiren bir topluluk, daha büyük ussallığı yol açan, gelişen bir öznellik¸ hepsi nesnel bir etik için zemin sağlayan, aranılan niteliklerdir. Ayrıca bunlar geçmişi açıklanabilir kılmakla kalmayan, aynı zamanda geleceğide anlamlı kılan bir evrimin, dereceli bir evrimin gerçek ilkeleridir. (S.107)”“… Tıpkı insanların doğaya ait olması gibi, doğanında insanlığa ait olduğunu söylemek, boyun eğme ve egemenlik çevresinde yapılanmış bir ilişki yerine, doğa ile toplum arasında oldukça karşılıklı ve bütünleyci bir ilişkiyi ifade etmektir. Ne toplum ne de doğa bir diğerinin içinde yok olur.Toplumsal ekoloji her birinin  bütünselliğini yadsımadan, toplumsal olanı ekolojik olam-nla birleştirerek tözsel bir etiğe yol açan bir süreklilik içinde, her ikisinin de ayıt edici niteliklerini yeniden kazandırmaya çalışır. (S.109)”

 

Niçin tartışmanızı, “Ekolojik Açıdan Düşünmek” adlı makalenizdeki, “Doğu düşüncesinin” kaynaklarında da yararlanarak geliştirmek yerine “ Batı düşüncesi” için de kalarak çözümleme ve geliştirmeye çalışıyorsunuz?

“Eğer benim yaklaşımım çok fazla “Avrupa-merkezci” görünüyorsa, okuru uyarmalıyım ki Asya “merkezciliği” daha büyük beladır. Burada, jeopolitik ve nüfuza ilişkin düşüncelerden daha çok, ekolojik düşüncenin ortaya koyduğu sorunların bizlere yol göstermesi gerekiyor. Sonuçta karşı karşıya olduğumuz gerçek sorunlar, sadece nasıl ekolojik açıdan duygulanılacağı değil, aynı zamanda nasıl ekolojik açıdan düşünüleceğidir. Üzerimize yöntembilimsel açıdan saldıran doğulaştırılmış batıcılık ve varlıkbilimsel açıdan saldıran batılaştırılmış doğuculuk seline karşın, bugün düşünce ile duygu arasındaki açıklık daralmıyor, aksine giderek genişliyor. Bir an için, bir geleneği kendi zemininde araştırmak ve ortaya koyduğu sorunları ve geliştirdiği çözümlerin neler olduğunu görmek iyi olacaktır.” (S.118)

 

İnsanın doğaya müdahalesi gerekli midir? Ya da insan birinci doğaya geri dönebilir mi?

İnsanın doğaya müdahalesi doğal ve kaçınılmazdır. Böyle bir müdahalenin olmaması gerektiğini savunmak son derece şaşırtıcıdır. Çünkü insanlığın ikinci doğası basit biçimde biyolojinin ilk doğası üzerindeki dışsal bir yük değil, aynı zamanda birinci doğanın yapısındaki evrimsel sürecin de bir sonucudur. İnsanlığın doğayı dönüştürmesiyle ilişkili söz konusu olan, bu uygulamanın gelişigüzel kestirilmiş, hissedilmiş ya da sezilmiş değil ussal olarak geliştirilmiş nesnel bir ekolojik etikte tutarlı olup olmadığıdır. En azından böyle bir ekolojik etik, gezegenin insan tarafından gözetilmesini gerektirir. Kendisinin gizilgüç olarak, öz-bilinçli ve özdüşünümsel kılınmış doğa olduğunu göremeyen bir insanlık, kendini doğadan hem ahlaksal hem de zihinsel olarak ayıracaktır. Böyle bir durumda, ikinci doğa birinci doğa ile olan son bağlarından da gerçek anlamda yoksun kalacaktır; daha da kötüsü, bilincin kayboluşuyla ortaya çıkan boşluk, kör Pazar-yönelimli çıkarlarla ve bencil bir Pazar zihniyetiyle doldurulacaktır. Ne olursa olsun, şimdi oluşturduğu biçimiyle ikinci doğanın ‘teknolojik saptamalar’ ve politik reformlarla biyosferi yıkımdan kurtarmaması gibi, aynı şekilde ikinci doğadan birinci doğaya da dönüş yoktu.” (S.148)

 

Ekolojik diyalektik nedir?

“ Bir ekolojik diyalektik, Aristoteles ve Hegel’in evrimsel doğa kuramı kullanmadıklarını, akmakta olan bir süreklilikten daha çok doğal dünyayı bir scala naturae, bir “varlık merdiveni” olarak gördüklerini dile getirmek zorundadır. Bir ekolojik diyalektik, evrimi bu geleneğin içine yerleştirir ve scala naturae fikrinin yerine zengin olarak dolayımlı süreklilik fikrinin koyar. (S.141) … Diyalektik sadece değişim değil, gelişimdir; sadece devinim değil, sapmadır; sadece süreç değil, dolayımdır (mediation); ve sadece süreçli değil, birikimseldir.(S.142)  ….diyalektik  düzensiz devinim, sal değişim kinetiği değildir.(S.143)  … diyalektikten sadece ‘bir yöntem olarak söz edilmesi, diyalektiğin gerçek anlamını çarpıtır. (S.145)          “Ekolojik bir diyalektik, bir tanrının emirlerinde yada dünyasal üstü ve aşkın bir “gerçekliğin” öncesizliği –sonrasızlığında kökenleşmiş bir etiğe değil, gizilgücün nesnelliğinde kök salmış bir etiğe yol açar. Bu nedenle, “olması gereken”, yalnızca nesnel değildir, aynı zamanda verili gerçekliğin nesnel eleştirisini de oluşturur.” (S.147)

 

Tarih, uygarlık ve ilerlemeyi göreci açıdan eleştirenlerin son zamanlarda çoğalmış olması, soldaki haraketlerin yenilgisi ile nasıl bir ilişkisi olabilir?

“Tarihi, uygarlığı ve ilerlemeyi göreci açıdan eleştirenlerin büyük çoğunluğu, ciddi toplumsal kuramcılardan daha çok, son yıllarda sol ve “varoan sosyalizm”in başarısızlıklarını bütünüyle kabullenememiş, ürkmüş radikal ideologlara benziyorlar. Günümüz kuramında alkışlanan tutarsızlık, azımsanmayacak ölçüde Fransız akademik “solcular”ının Mayıs-Haziran 1968 olaylarına gösterdikleri tek-yanlı ve abartılmış tepkisinden, Fransız Komünist Partisi’nin daranışlarından ve daha da büyük bir ölçüde kutsal Anne Rusya’nın Çarizm’den, Stalinizm’e ve sonunda Yeltsinizm’e uzanan çeşitli değişimlerinden kaynaklanmaktadır. Büyük çoğunlukla, bu büyünün yitirilmesi; sabık “devrimciler”in kendilerine akademide yer bulmaları, sosyal demokrasiyi kucaklamaları veya varolan topluma bir tehdit oluşturmayan boş bir hiçliğe dönmeleri için bir kaçış yolu sağlar. Kendileri ile toplumun gerikalan kısmı arasında görecilikten kuşkucu bir engel kurmuşlardır. Ancak bu engel, eski Sol’un Hegel, Marx ve Lenin’den türetmeye çalıştığı tek-yanlı mutlakçılık denli entellektüel açıdan kırılgandır.” (S.169)

 

Özgürlük öz-bilinç ve işbirliğinin tüm amaçlarını sağlayan özgürlük diyalektiği kendisine nasıl (somut) yaşam olanağı bulacaktır?

“Açıkça ifade ediyorum ki, eğer haraket, esinlenilmiş bir gelecek inancı için çok gereksindiği, Bloch’un “umut ilkesi”ni çağlar boyunca insanlığı kuşatmış genel ortak sorunları onaylayan evrensel Tarihi; bir harekete toplumsal işlerin ussal yönetimini başarmada ortk bir mücadele temeli sağlayan ortak çıkarları; bir süreçsel ussallığı ve kişiselci (veya “özneler arası” ve “oydaşımsal” (consensual) temellerden daha fazlasına dayalı artan bir iyi fikrini; toplumsal gelişimin güçlü uygarlaştırıcı boyutlarını (ironik olarak, insanlığın kusurlarını eleştirirken çağdaş hiççilere çok yararlı olan boyutlar) ve tarihsel ilerlemeyi yadsırsa, hiç bir devrimci haraket büyüyemez. (…) Ussal olarak olması gereken ile güncel olarak varolan arasındaki fark ele alındığında, us zorunlu olarak özgür bir toplumda cisimlenmiş olmaybilir. Özgürlük alanı öngörebileceğimiz ölçüde engeniş biçimine ulaşırsa, ve hiyerarşi, sınıf, egemenlik ve sömürü ortadan kaldırılırsa, acımasız zorunluluktan ve korkudan kaçmış vahşiler olarak değil, en yüksek entellektüel anlayış ve etik dürüstlük taşıyarak, bütünüyle ussal, etik ve empatik ‘bilen hayvanlar’ gibi özgür varlıklar olarak bu alana girmeye mecbur kalacağız. (…) Uygarlık ile barbarlık arasında kararsızca gidip geldiğimiz bir zamanda, bütün değişik biçimleriyle usdışılığın havarileri, insanlığın sorunlarını açıklamak için değil, Tarihte ve insanın işlerinde ussallığın rolünün cesaret kırıcı biçimde yadsınması için yaşam bulmuş, bir karanlık dünyanın ölümcül iblisleridir. Benim endişem özgürlükçü bir sosyalist toplumun meydana geleceğine ilişkin -benim yaşımda (2000 yılında 82 yaşında), asla görme ayrıcalığımın olmayacak bir toplum- bilimsel “güvence”nin yokluğundan değil, böylesi çöküntü ve çaresizlik döneminde bile bu toplum için savaşılıp savaşılmayacağından kaynaklanmaktadır.” (S.191-193)

 

Söyleşi için teşekkür ederim.

 

[1] Toplumsal Ekolojinin Felsefesi / Murray Bookchin/ Çev. Rahmi G. Öğdül/ Kabalcı Yay. İstanbul-1996

 

Yorum Yap