“Güçsüzlük, her zamanki gibi, kurtuluşunu mucizelere inanmakta bulmuştu, afsunlarla düşmanı imgeleminden kovdu diye onu yendiğini sandı ve kendisini bekleyen geleceği ve bir gün yerine getirmeye niyetlendiği ama henüz zamanının geldiğine inanmadığı işleri ululamakla yetinerek, bugünü, içinde bulunulan zamanı anlama yeteneğini tamamen yitirdi (Marx 2002, 18).”

I.

Sanat her şeyden önce temsildir. Bu temsil öyle sezgisel ilişki bağları ile insanı kendine çeker ki insan yeniden yeniden kendi olur. Yani yalnızca sanat, insanın kendini içgörüsünde yakalayacağı kadar yakından tanımasına sebep olur. Ona hem görünen gerçekliğin genelliğinde hem de imgelemin özelinde oluşması için atıl bir enerji kazandırır. Gerçek sanat her daim insanı zenginleştiren enerjidir. Belki bu enerjiye psikanalitik açıdan başka bir isim verme şansı vardır. Zizek için bu, Lacan’cı bir terminoloji ile, yokluğu ya da varlığı önemli olmayan ama nihayetinde bir şeyin olma olanağını harekete geçiren şeydir(başkasıdır). Yani sanat yaratandır.

Sanat dünyayı görmek için baktığımız pencerenin engellerinden kurtulmaktır. Bu anlamıyla da saf bir görüyü gerçekleştirme olanağını taşımak iddiasındadır ama sanat yine de bilir ki saf bir görü iddia olmaktan öte yoktur. Her zaman görü bir dolayım ile vardır. O halde saf bir görü ancak arzudur. Sanat gördüklerimizin ötesine, bizi tarihsellik içinde bırakır. Orada ancak farklı disiplinlerin olanaklarıyla insan, özel ve genel farkındalığını geliştirir. Dünyada iletişim için kurduğumuz sembolik aktarım araçları, imgelem dünyasında bozulur, yıkılır, yeniden yeniden erir ve bileşimler oluşturarak öznel bir bütünlük oluşturur. Bu konuda herkes aynı şansa sahip değildir. Çünkü sanatsal düşün çoğu kez patolojik yapıdadır. Bu yüzden imgelem dünyası tamamen parçalanmış ya da zayıflamış insan, görünen dünya ile ilişkisini her zaman elinden kaçıracaktır.

Sanat der ki; dünya yaşamak içindir, ölüler yaşamaz, onlar yalnızca bu dünyaya düşmüş incidirler ve düşüşleri kendilerinden önceki nesillerin armağanıdır, inci oluşları ise şimdide yaşayanların varoluşlarının parçası olmaktan kaynaklanır. Sanat hem armağandır hem de incidir. Sanatçı ve alımlayıcı bir estet olarak, yani yaşama sanatçısı olarak sanatın yaratımına katılabilirler ya da sanatın olanaklarını kullanarak yaşama nüfuz edebilirler. Aksi halde herhangi bir “yaşam” olanaklıdır ama yaşamak olanaklı değildir. O halde sanat bir takım özel tekniklere sahip olan, bunları kullanmayı becerebilen ve ürün verme süreçlerine sahip bir disiplinin genel adı değildir. Sanat bir tür tükenişin değil, tüm zamanların bir ân’a sıkıştırılmasının ifadesidir, bu anlamıyla ölümsüzdür.

Gerçek sanatçılar kendi varoluş koşulları içinde yarattıkları üsluplarıyla her zaman başkalarının öyle ya da böyle katılabilecekleri hakikat anlarını yakalarlar. Bu anlamıyla sanatları, hem kendi öznel deneyimlerini olanaklı kılar hem de başkalarının kendileri olmaları için bu deneyimin izleyicisi olmalarına izin verir. Böylece ne zaman “yaşamak”tan söz edilse her şeye rağmen Prometheus’cu bir varoluş akla gelir. Çünkü görünen dünyanın koşulları, onun iktidar aygıtları her şeyi sarmalar. Ernst Fischer’in dediği gibi, nasıl Kral Midas her dokunduğunu altına çeviriyorsa kapitalizm de her şeyi paraya(metaya) çeviriyor (Fischer 1993, 47). Yani yaşamak ancak varolan belirleyici yapıların olanaksızmış gibi gösterdiği “insani” deneyimi yaratabilmek için “burada” olmayı göze almaktır. Mario Benedetti, Latin Amerika tarihi üzerine yaptığı incelemede Latin Amerika edebiyatının ve tüm dünya edebiyatının temelindeki en önemli kültürel hazinelerden birinin devrim olduğunu iddia ediyor. Çünkü edebiyatın yaşamın içinde, imgeleminde doğduğunu düşünüyor. Gerçek sanatın bu imkansızı isteme tutkusundan kesinlikle vazgeçmeyeceğini düşünüyor. Tıpkı devrimcinin her zamanki arzusu gibi. Örneğin Jose Artigas’ın 1816’da İspanyol ve Portekiz sömürgecilerine karşı  “Kimseden yardım bekleyemeyiz -kendi kendimizden başka” diye ifade ettiği yaşama verilmiş bir sözü farklı tarzda Fidel Castro’nun “yenilgiyi zafere çevirmek” sözüyle karşılaştırıyor. Artigas sömürgecilere karşı Castro da Batista hükümetine karşı olanaksızlıklar içinde bir halk ayaklanmasına öncülük etmişti. Sonuçta devrim, Moncada (* Fidel Castro, Abel Santamaria ve arkadaşları 26 Temmuz 1953’te Santiago de Cuba’da bulunan Moncada kışlasına saldırdı ve ağır bir yenilgi aldılar. Küba Devrimi 1 Ocak 1959’da Batista hükümetinin yenilgisi ile başarıya ulaştı.) yenilgisinin “yüreklilik, içtenlik ve soylu bir kararlılıkla” aşılması, yani “olanaksıza yapılan saldırının” olumlu sonuçlanması ile aşılmıştır (Benedetti 1995, 21-23).

Sanat günlük hayatın ya da görünen dünyanın sıradanlığına karşı devrimci dinamikler içinde yaşamaktır. Nasıl ki toplumsal devrimler köleleştirilen insanın varoluşunu toplumsal anlamda olanaksızlıklardan kurtarıyorsa, sanatsal dinamiklerde bu olanaksızlıklara saldırının sürekliliğini sağlar. Böylece burada olmak yabancılaşmanın bir sonucu olarak gerçekleşen benzeşmelerin ve hapsoluşların olanaksızlığını histerik olmayan bir şekilde yarmaktır. Ama yine de sanat burada ve şimdide olmanın sadece bir başka temsilidir. Sanat tek başına yaşamı oluşturamaz, yaşayanların deneyimlerini ve yaratımlarını olanaklı hale getirmelerinde derin bir motivasyon sağlar, onları yürekli, içten ve soylu kılar. 

II.

Dostoyevski’nin yeraltındaki kahramanı kendi kendine şöyle konuşur:

“… çamurlar içinde debelenip dururken bile, ‘birgün gelecek kahraman olacağım,’ diye avutuyordum kendimi. Yalnız kahramanlar çamura batabilirlerdi bence; sıradan insanların çamura batması çok yakışıksız kaçardı. İnsanın çamurunun bağışlanabilmesi için, yüce bir insan, bir kahraman olması gerekirdi. İşin en önemli yanı da, bütün bu ‘güzel ve yüksek’ duygular dalgasının tam sefahatından dibine daldığım zamanlarda kafamdan geçmesiydi (Dostoyevski 1999, 65).”

Dostoyevski’nin bu romanının kahramanı herhangi bir kişidir. Bu kişi kendi yaşamının kahramanı olmak ister. Sanki o kendi yaşamının gerçek olduğunu, yaşamış olduğunu göstermek isterken yaşamını yeniden keşfeder. Gerçi Yeraltından Notlar’da yazılanların, doğrudan iki bağlantısı vardır. Birincisi, o yıllarda Dostoyevski’nin yaşamının hastalıklı, yoksul ve içinden çıkılmaz derecedeki güçlü sefaletini yapıtın yansıtmış olduğu noktasındadır. İkincisi bu roman Çernişevski’nin “Ne Yapmalı” romanının “iyimser faydacı” yanına “felsefik” bir cevap oluşturur. Yani Dostoyevski püritan bir insani varoluşu reddetmekle kalmaz, onu sadece tek bir doğa içine de yerleştirmenin yanlış olduğunu da göstermeyi dener. İnsan bilerek de yanlış yapar, dolayısıyla akılcı ve pozitivist çabaların oluşturduğu ahlaki tutumlar insanların yaşamlarında çoğu kez geçersiz kalır. Elbette herkes benzer bir takım fizyolojik, biyolojik özelliklere sahip olmakla kalmaz. Aynı atmosferi paylaşmakla ortaklaşa bir düşünsel zemine basar. Bu yine de insanı anlamak için yetersiz kalacaktır. Çünkü insan kendini sürekli çeşitli yol ayrımlarında bulacaktır. Önemli olan işte bu yol ayrımlarını varolabilmek için kullanabilmektir.

Yeraltından Notlar’ın belirsiz, içimizden biri olan ya da adı unutulmuş bir insan olan kahramanı çok basit bir şeyleri yapmakta çoğu zaman zorluk içindedir. Örneğin, Nevsky Bulvarı’nda karşılaştığı subayı düşmanı olarak belirler ve ona yol vermeden bulvarda yürümek ister, onunla kendini eşitmiş gibi hissetmek ister, bu istek tam anlamıyla onlarca kez kurgulanır ve hiç kurgulanmadığı kadar basit bir şekilde çözümlenir. Bu hem kurgunun sonudur, hem de yaşama başlamanın olanağıdır. Çünkü yeraltı adamı Nevsky’e dolaşmaya gittiğinde birden subayla karşılaşır ve onunla “omuz omuza çarpışır”, gerçi subay bu çarpışmayı farketmez ama yeraltı adamı onurunu kurtarmış olmanın sevincini yaşar. Yine aynı kişi bu tür “çarpışma”ların enerjisini başkalarına bulaştırmaya başlar, çünkü yaşamak “üzüntülerle de dolu olsa” güzeldir. Yeraltı adamı karşısındaki fahişeye hiç istemediği halde bir farkındalık açılımı sunar. Çünkü yaşamak farklı olmak değildir, farkında olmaktır.

“İğrenerek başımı çevirdim. Artık kuru kuruya akıl hocalığı yapmayacaktım. Konuştuklarımın hepsini içimde duyarak gitgide coşuyordum. Kendi köşemde yıllarca yalnız başıma yaşamakla edindiğim yüce fikirleri bir başkasına açmak için ne zamandır dayanılmaz bir istek içinde kıvranıyordum. İçimde bir ateş parlamıştı sanki, asıl amacım ortaya çıkmıştı (Dostoyevski 1999, 108).”

Dostoyevski’nin isimsiz kahramanı sıradanlığını bir esrime içinde aşar ve sanki kaderinin ağlarını raslantısal olarak keşfeder. Ama gerçekte o, uzun bir içsel sorgulamayla tüm bunları keşfetmiştir. Çünkü o yıllarca histerik bir nevrotik gibi sürekli “nesnesi” ile karşılaşmaktan çekinmiştir, kendini başka bir durumun içine sokarak gizlemiştir ya da sonuçsuz adımlar atarak “nesnesinin” orada öyle kalmasını sağlamıştır. Oysa “nesneye” dokunmak için duyumsamaya ihtiyaç vardır ve duyumsamak çoğu kez bir yıkıma, bir acıya neden olur.

“Eli kolu bağlı bir tutsaksın. Burada hem kendini, hem de tüm benliğini satıyorsun. Belki ileride seni saran bu zincirlerden kurtulmak, onları koparmak isteyeceksin, ama uğraştığın oranda bu zincirler daha çok sıkıp saracak seni. Ah, o zincirler ne kadar kötüdür! Ben de bilirim onları… Bak görüyor musun? İşte o zincirlere sende bağlanmışsın! Bir daha güç kurtulabilirsin. Hep böyle yapıyorlar. Hepsi aynı kafada, ruhunu şeytana… (Dostoyevski 1999, 109)”

Yeraltı adamının yaptığı gerçekte fahişeye kendi deneyimini, kendi hayatını aktarmaktan, kendi utancını gözler önüne sermekten başka bir şey değildir. Bu yüzden o, arada bir sinirlerinin zayıflamış olmasından, boş yere kızcağızı üzmekten, ders vermiş gibi olmaktan dolayı kendisini içten içe azarlar. Ama yine de onu uyarmaktan kendini alamaz, onunla, Liza’yla aşk ve evlilik üzerine söyleşir. Aşkın “kutsal bir sır” olduğunu, “bir hazine”, “elmas” olduğunu söyler. “İşte bu aşk için pek çok kişi kendi ruhunu vermeye, bile bile ölüme koşmaya can atar. Peki, senin aşkının ne değeri var şimdi (Dostoyevski 1999, 118) ?” Sonunda yeraltı adamı bu konuşmadan kendini alıkoyacak bir kuruluğa ulaşır, sesi kısılır… Kendini fark eder, yeniden ve o, onun yeniden korkuyla irkilmesine neden olur, çünkü söylediklerinin kitabi olması değildir korkusunu bin kat arttıran, keşke öyle sıradan bir bahane olsaydı! Onu dehşete düşüren, kendi dehşetinin yarattığı ateşin başka birini büyük umutsuzluğu içinde aydınlatmış, görünür kılmış olmasıdır. Zavallı Liza’nın o küçücük göğsü hıçkırıklarla parçalanır, avutucu bir kaç söz artık anlamsızdır, yeraltı adamı kaçmak ister çünkü “bitkin düşmüş, ezilmiştir.” Dostoyevski gerçekte çamura düşmüş bu yeraltı adamını zincirlerinden kurtulması için yüce değerlerle yani “yüksek ve güzel” duygularla tanıştırır. Bu imkan yer altı adamını kurtarmakla da kalmaz başkalarına sirayet eden eleştirel bir insani tutumunun gelişmesini de sağlar. Böylece o “nesnesini” yitirmekten zevk alan biri,  histerik biri olmaktan uzaklaşır, kendi patolojik yapısını yaratıcı bir yaşama dönüştürür.

Başlangıçta Dostoyevski’nin yeraltı adamının kendi yaşamından izler taşıyabileceğini söylemiştik. Bu konuda Edward Halett Carr şöyle bir değerlendirmeye gider: “Yeraltından Notlar, Dostoyevski’ye büyük eserlerini esinleyen geniş insancıllıktan ve hoşgörüden yoksundur; yazıldığı ortamın acısını ve rahatsızlığını fazlasıyla yansıtmaktadır.” Ve herşeye rağmen bu roman “bir başkaldırı çığlığı olmaktan uzak”, hatta “dini Ortodoksinin savunusudur ( Carr 2002, 115-117).” Dostoyevski’nin o dönemlerde yazdığı mektuplar gözönünde bulundurulduğunda Carr’ın yorumu haklı görülebilir. Fakat Carr’ın da belirttiği gibi, bu roman yaşanılan dönemin ruh halini, her şeyden önce belli bir rahatsızlığın aşılma olanağını nasıl bir yüzleşme ile gerçekleştiğini gösterir. Yani yeraltı adamı kendini trajik bir damarda buldukça hem başkaları için sembolleşiyor, hem de kendi için zincirlerin, kaderin ötesinde özgüvenli bir yaşamın olanağını her yerde herkes için göstermiş oluyor. Bu anlamıyla Stefan Zweig’ın yaptığı yorum yeraltı adamını ve Dostoyevski’nin konumunu daha anlaşılır kılıyor: 

“Nietzsche için hayatın en ‘verimli’ kanunu olan kader sevgisi- kendi kaderine duyduğu sevgi- Dostoyevski’yi de kaderin düşmanlığını bir bolluk, çokluk ve verimlilik olarak yorumlamaya, başına gelen bir felaketi kendisinin kurtuluşa ulaştıracak bir yol olarak görmeye sevk etmiştir (Zweig 1998,112).”

Zweig, Dostoyevski ve Oscar Wilde arasında bir karşılaştırma yapıyor. Oscar Wilde hapiste kendini bitmiş biri olarak buldu, hapisten çıktığında ise çoktan bitmişti. Dostoyevski ise tam tersine tüm düşkünlerin kalbinde bir yer bulmadığında kendini acınası buluyordu, bu yüzden o hapisten çıktığında hayatına yeni başlamıştır. Zweig, Wilde ve Dostoyevski’yi aynı cevherden gelen kömür ve elmas’a benzetir, her ikisinde kader farklı sonuçlar yaratmıştır der. Dostoyevski bir çok açıdan Nietzsche’ye benzer. 

“Beethoven sağırlığından, Byron topallığından, Rousseau mesane rahatsızlığından şikayet ettikleri halde, Dostoyevski’nin ağzından tek şikayet çıkmamıştır bu konuda; üstelik iyilileşmeyi ciddi bir şekilde hiçbir zaman istememiş gibidir… Yazar olarak duyduğu tahlil etme ihtiyacı, insan olarak çektiği ıstıraba galebe çalmıştır; Dostoyevski, hastalığını inceleyerek, onu istediği şekilde kullanabilmiştir (Zweig 1998, 115).”

Bir kez daha dönüp gerek yeraltı adamına gerek; Dostoyevski’ye baktığımızda, kendi cehennemini görmiüş ve buradan Araf’a kaçan mümkünse de Cennet’e giden yolları bulmaya çalışan insani bir oluşum, trajik görünüşünü elde eder. Elbette yeraltı adamı Dostoyevski değildir, çünkü ortada bir roman var; otobiyografi değil. Ancak her iki kahramanın ortak özellikleri, her ikisini de kendi serüvenlerinin patolojik yanları ile yüzleşmek cesaretini göstermeleridir. Kaldı ki ne yeraltı adamı ne de Dostoyevski kapitalist toplumda “gerçek bir mücadelenin” nasıl olacağını tam olarak kestiremediklerinden tüm açılımlarını bir umutsuzluğa dönüştürmüşlerdir. Yeraltı adamı zavallı fahişe Liza’ya şöyle der: 

“Sümsük bir kocakarı gibi karşında göz yaşlarımı tutamayışımı da hiç bir zaman bağışlayamam! İşte bunlar için de, şimdi söylediklerim için de seni bağışlamayacağım! Çünkü bütün bunların tek sorumlusu sensin! Çünkü elime sen geçtin. Çünkü ben alçağın biriyim. Yeryüzündeki sürüngenlerin en iğrenci, en gülüncü, en zavallısı, en aptalı, en kıskancı benim. Aslında onların da benden kalır yerleri yok, ama, ne demeli, onlar utanma arlanma nedir bilmiyorlar. Bense…bense….en küçük gördüğüm bir insandan bile azar işitiyorum. işte böyle bir adamım ben (Dostoyevski 1999, 146).”

Dostoyevski’nin yaşamı da öykü ve romanlarındaki kahramanların büyük çoğunluğu gibi trajiktir ya da trajik bir damarın yüzleşme metaforu içinde varolurlar. Onun en büyük problemi yaşadığı çağı politik olarak değil, psikolojik açıdan yakalamış olmasıdır. Gerçi Dostoyevski’nin romanlarındaki dekor çağın bütün hengamesini gözler önüne serilir. Dolayısıyla kahramanların psikolojik yapılarındaki ahenksizlik ile yaşadıkları maddi dünya arasında bir bağ her zaman kurulur. Yeraltından Notlar onun büyük eserlerinin başlangıcındaki en önemli habercidir. Bu yazı da sadece onu ele aldık, dolayısıyla genellemelerle onun kahramanlarını tek bir kavramsal çerçeveye sıkıştırmak doğru olmaz. Ama illaki bir çerçeve çizmek gerekirse o da bu yapıtlardaki kahramanların trajik bir yapısı olduğudur. Fakat Zweig’ın da haklılıkla gösterdiği gibi, Dostoyevski’nin trajik tutumunun kaynağı farklıdır: 

“Eski Ahit’te rastladığımız bir kaderdir bu; kahramanlara yaraşır bir kaderdir; modern çağla, burjuva çağı ile ortak olan hiçbir yanı yoktur. Yakup peygamber gibi Dostoyevski’de melekle hiç durmadan savaşır, tanrıya hiç durmadan isyan eder; ama öte yandan Eyüp gibi kendini tanrının önünde olabildiğine küçültür, alçaltır. Hiç bir zaman kesinliğe ulaşamaz; tembellik onun harcı değildir; kendisini sevdiği için cezalandıran tanrının elini her zaman üzerinde hisseder (Zweig 1998, 94).”

Birinci bölümde de tespit ettiğimiz üzere gerçek bir sanat yapıtı ancak yaşamın kendisini sanatsal bir görü ile yakalayan kişi tarafından ortaya konabilecektir. Kaldı ki imkansızın politikasını dile getirmekten çok yaşama insanlık onuru adına yakışır biçimde katılmak ve bu yüzden tüm sıkıntıları aşmaya çabalamak, durmadan kendiyle ve olup bitenle yüzleşmek ancak ölümsüz olmanın yolunu açabilir. Dostoyevski böyle bir kişidir. Onun yapıtlarını ölümsüz kılan kahramanlarının yaşamın içinden seçilmiş, yaşayan ve sıradanlıklarından uyanmakta olan insanlar olmasıdır. Gerçekte Dostoyevski kaderine başkaldırarak trajik bir kahraman gibi farkında olduğu bir yaşam döngüsünü aşmak ister ama yine de o başkaları gibi kaderinin onu yenmesinden de çok fazla yıkılmaz. Onun bu özelliği Nietzsche’nin migren nöbetleri için yinelediği şu sözü hatırlatır: “Beni öldürmeyen şey bana güç veren şeydir.”

Dostoyevski’nin yeraltı adamı da nihayetinde böyle bir enerjiyi yaşamı için keşfeder. Bu keşiftir onu kendi kapanmışlığından çıkaran şeylerden biri. Yeraltı adamının, bu sıradan insanın; kitlelerin içinde sıkışan, bireyleşme sancısı yaşıyan, eylemini umutsuz bir gelecekte kurgulayan ve her şeye rağmen kitlelerin değerlerine ve egemenlerin politikasına boyun eğen insanın kendisini ancak bir yüzleşme içinde varoluşa getirir. Bu yüzleşme gerçekten kolay bir şey değildir. Çünkü boyun eğmenin, teslimiyetin yarattığı özgürlük günlük yaşamı daha da kolaylaştıracaktır. Oysa yüzleşme her zaman yalnızlık, kopuş, yitiriş, kayboluş, yeniden yapılanma… gibi durumları beraberinde getirecektir. Hemen hatırlatmak gerekir ki özgürlük yolundan dönüş imkansızdır, ama o yolculuğa baştan çıkmamak, sırt çevirmek olasıdır. Asıl sorunda bu sürecin deneyimlenmeye bir kere başlandıktan sonra geri dönüşün mümkün olmaması nedeniyle ortaya çıkar. İleriye doğru atılmayan her adım vicdanı ve psişik yapıyı yaralar. 

Dostoyevski’nin yeraltı adamına ne sanılabileceği gibi dar bir bakış açısından politik bir duruş kazandırılmaya çalışıyor ne de güçlü politik bir duruşa sahip değil diye yeraltı adamı aşağılanıyor. Burada yapmak istediğimiz yeraltı adamının çıktığı yolda yürümemiş olmasının onu yaşama sanatçısı olarak görmemizi engellediği noktaları göstermiş olmaktır. O imkansızı yani gerçekte kendi olma arzusunu bir şekliyle yenilgiye uğratarak yaşar, ama yine de kendi yürümediği yolda, vicdanı yaralı olarak kaldığı durumda bile okuyucusuna kendi serüvenin de hakikat nosyonunun bulunduğu söyler. İsyan eder, bu onu takip etmemizi engeller. Çünkü  artık Yeraltından Notlar’ı okumanın/ yazmanın imkanı yoktur, roman sona ermiştir. Gerçek yaşam işte o an başlamıştır. Tıpkı yenilgisi ile yüzleşen devrimcinin, yaşama sanatçısının yenilgilerini görerek, bir kere daha, daha iyi yen(il)mek için yaşama yeniden katılması ve onu inşa etmeyi sürdürmesi gibi.  

Bu yazının orijinaline şuradan bakabilirsiniz:

“Yeraltı Adamında Politik Bulgular”, Edebiyat ve Eleştiri, Sayı: 77, Eylül-Ekim 2004/5.

 

KAYNAKÇA

  • Mario Benedetti(1995), Edebiyat ve Devrim, (Çev. N. Oral), İstanbul: Belge Yay.
  • E.H.Carr(2002), Dostoyevski, (Çev. A. Gerçeker), İstanbul: İletişim Yay.
  • Dostoyevski(1999), Yeraltından Notlar, (Çev. A. Ekeş), İstanbul: Cem Yay.
  • Ernst Fischer(1993), Sanatın Gerekliliği, (Çev. C. Çapan), İstanbul: V Yay. 
  • Karl Marx(2002), Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i, (Çev.S.Belli), Ankara:Sol Yay.
  • Stefan Zweig(1998), Üç Büyük Usta, (Çev. A.Yörükan), İstanbul: T.İş Bankası Kültür Yay.

Yorum Yap